22 Eylül 2014 Pazartesi

Amerikan Donanmasının bütçe sorunu

Description: IMG_0131 


Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Amerikan Donanmasının bütçe sorunu
Önce, 82 yıl önceye İngiltere’ye gidelim. 16 Eylül 1931 günü İngiltere’nin Invergordon deniz üssünde Kraliyet Donanması’nın denizcileri maaş kesintileri nedeniyle hükümeti protesto etti ve ayaklandı. Kabaca 100 yıl süren “Pax Britannica” döneminde küresel ticaretin anapara birimi olan İngiliz sterlininin denizaşırı koruyucusu Kraliyet Donanması, ilk kez sisteme karşı ayaklanıyordu. Üzerinde güneşin batmadığı, 13 sene önce Birinci Dünya Savaşından muzaffer çıkan imparatorlukta neler oluyordu? Donanma ekonomik nedenlerle neden ayaklanmıştı?  Birinci Dünya Savaşı bittiğinde İngiltere’nin ekonomik düzeni bozulmuş, finans sistemi alt üst olmuş, işsizlik tavan yapmıştı. Sosyal ve ekonomik dengesizlikler tarihte ilk kez İşçi Partisi’ni, 1924 yılında iktidara taşıdı. Her savaşın finansa ihtiyacı vardı. Onlar da savaşı Amerikan kredileri ile yürüttüler. ABD’de 1929 banka krizi patlayınca kriz dünya piyasalarını etkiledi ve savaş sonu İngiltere’ye akan Amerikan kredileri tamamen durdu. Invergordon ayaklanmasından beş gün sonra İngiliz Hükümeti iflas etti ve o güne dek uygulanan uluslararası finans sistemindeki altın standardına son verdi.  
Küçülen ABD Donanması.Yıl 2013. 82 yıl öncesinin İngiltere’sinin yerinde ABD; sterlinin yerinde dolar; Kraliyet Donanması’nın yerinde de Amerikan Donanması var. Tarih tekrar mı ediyor? Bugün, 14,7 trilyon dolar kamu borcuna saplanan ABD, soğuk savaşın galibi olmasına rağmen, küresel liderliğini artık sürdüremiyor.  Amerikan ekonomisinin sert güce dayalı, küresel “body guard”ı donanması küçülüyor. Son bir yıl içinde Amerikan savunma bütçesine üst üste iki darbe vuruldu. Son 2 yıl içinde Cumhuriyetçilerin büyük muhalefetine rağmen 10 yıllık savunma bütçesinden 472 milyar dolar kesinti (defense cut) ve üstüne üstlük bu kesintiden kısa süre sonra on yıllık savunma bütçesinden ilave 412 milyar dolara el koymaya (sequestration) karar verildi. Bu kesintiler Amerikan Donanmasının tedarik projeleri ile operatif faaliyetlerini alt üst etti. Bütçe kesintileri o kadar etkili oldu ki, ABD Atlantik Deniz Unsur Komutanı (eski adıyla Atlantik Filosu Komutanı) Amiral John Kirby, 2013 Mart ayı içinde Virginia’s Pilot gazetesinde “Komutanlar Kımıldayamıyor” diyerek hükümetini eleştirmek zorunda kaldı. 2013 baharında Basra Körfezi’ndeki görevine başlaması gereken USS Truman Uçak gemisi görev grubu parasızlık nedeniyle göreve beş ay geç kalktı. Kasım ayı içinde İngiliz Jane’s Defence Weekly dergisine konuşan USS George W.Bush Uçak Gemisi Görev Grubu Komutanı Tümamiral John Aquilino, USS Truman görev grubundan Basra Körfezi görevini devralacakları tarihin bütçe sorunları nedeniyle iki kez değiştirildiğini açıkladı.
Uçak Gemisi Grupları azalıyor. Uçak gemisi görev grupları açık deniz alanlarını kullandıklarından hiçbir ülkeden izin almadan rakiplerin karasularının (çoğunluk ülke için kıyıdan 12 mil) sınırlarına kadar dayanabiliyor ve üzerindeki 100’e yakın savaş uçağının ateş gücü ile görev verildiğinde emperyalizm adına ölüm kusabiliyorlar. Bütçe kısıtlamaları nedeniyle 11 olan uçak gemisi görev grubu sayısı 8’e düşüyor. Bu durum Amerikan Deniz Kuvvetlerinde büyük eleştirilere neden oluyor. Zaten çok önemli yeni gemi inşa projelerinin iptal edilmesine isyan eden denizciler, emperyal Amerikan gücünün sembolü olan uçak gemilerinin sayısının azaltılmasına tepkili. Çok değil 3 sene önce dünyanın herhangi bir yerinde oluşacak krizlere müdahale etmek için bir hafta içinde hazır hale getirilebilecek 3 uçak gemisi ve 3 amfibi hazır görev grubu mevcut iken, bugün bu sayı her iki grup için bire düştü. Bütçe kısıntıları göreve gidecek gemilerin zorunlu harekâta hazırlık eğitimlerini ve tatbikatları da etkiliyor.
Öncelik Pasifik’te.  Daha da ilginci, Amerikan Donanması artık Latin Amerika, Akdeniz ve Basra Körfezi’ndeki pek çok görevlendirmeyi ya iptal ediyor ya da gemi sayısını asgaride tutuyor. Suriye’ye askeri bir müdahaleye Amerikan Hükümeti’nin soğuk durmasının önemli nedenlerinden birisi şüphesiz bütçe kısıtlaması. Doğal olarak ulusal çıkarlarının öncelik sırası da bu kararı etkilemiş gözüküyor. Bu durumda Asya-Pasifik bölgede yükselen Çin etkisi nedeniyle 2012 yılından itibaren etkinleşen yeni Pivot (eksen) stratejisinin de rolü var.  ABD’nin önceliği ne Atlantik ne de Ortadoğu. Öncelik Pasifik bölgesi. Bu konuyu önceki yazılarımda detaylı bir şekilde izah etmiştim. Deniz jeopolitiği gözlüğü ile bakıldığında bölgedeki iki ŞİÖ müttefiki Çin ve Rusya Federasyonu, Avrasya’nın kuzey ve doğu kıyılarını kontrol ediyor. Dünya deniz ticareti yüklerinin neredeyse yarısı Avrasya’nın doğusundaki sulardan geçiyor. Ayıca ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin (Japonya, Güney Kore, Kamboçya, Filipinler, Endonezya, Tayvan, Malezya, Brunei ve Vietnam) hemen hemen hepsinin Çin ile deniz yetki alanları sınırlandırması ve bizim Kardak benzeri ada/adacık/kayalıklara yönelik  egemenlik sorunları var. Bu sorunlar ABD’nin de taraf olabileceği ciddi çatışma riskleri taşıyor. Son iki yıldır ABD Deniz Kuvvetleri dergisi (USNI Proceedings) ve Deniz Harp Akademisi Bültenlerinde (Naval War College Review) çok sayıda Çin Donanması analizleri ile Amerikan Deniz Kuvvetlerinin küçülmesini (özellikle uçak gemileri) eleştiren makaleler yer alırken ilginçtir, Ortadoğu, Suriye ya da Akdeniz ile ilgili makale sayısı yok denecek kadar az. 
Küçülen ABD Donanması ve Balyoz kararları. ABD deniz gücü günümüzde ciddi bir darboğazdan geçiyor. Görünen o ki bu dar boğazın değişen küresel dengeler nedeniyle yakın veya orta vadede sonlanma potansiyeli de yok. Soğuk Savaş sonrası zafer dönemini ABD mirasyedi gibi yaşadı. Her ne kadar ABD, Irak, Afganistan ve BOP projelerinde 1,3 trilyon dolara varan büyük bütçeler harcamasına rağmen sonuçta hiç birinde somut bir başarı sağlayamadıysa da kabul etmeliyiz ki iki alanda somut sonuç elde edebilmiştir. Bunlardan ilki Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin kurulması diğeri de tertip davalar üzerinden Türk Silahlı Kuvvetlerinin esir alınması ve özellikle Cumhuriyet Donanmasına ağır darbe indirilmesidir.  ABD, başta Akdeniz olmak üzere, donanma varlığının geri çekileceği yerlerde güçlü rakipler bırakmıyor. 9 Ekim 2013 Yargıtay Balyoz kararlarının hüküm kesinleştirdiği 237 askeri personelin 134’ünün denizci olması bu stratejiye hizmet etmektedir. Ulusal çıkar odaklı, tecrübe ve bilgi birikimine sahip üstün nitelikli 33’ü amiral bu seçkin denizcilerin sahte dijital delilerle dayalı Balyoz davası sonucu tasfiye edilmesi Deniz Kuvvetlerinin gelecek 30 yılının komuta yapısını paramparça etmiştir. Bu durumun özellikle Doğu Akdeniz’de yarattığı fırsattan kimler yararlanıyor? Neden bir anda yeni Kıbrıs görüşmeleri başlatılıyor?


21 Eylül 2014 Pazar

Barzani’nin Kürdistan Haritası, Kıbrıs ve Akdeniz

Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Barzani’nin Kürdistan Haritası, Kıbrıs ve Akdeniz
Irak Federal Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin 17 Kasım 2013 günü “Kuzey Kürdistan”a Hoş geldiniz! sloganıyla karşılandığı Diyarbakır ziyaretinin hemen ardından partisi KDP’nin internet sitesinde İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin 21 ilini kapsayan büyük Kürdistan haritası yayımlandı. Bu haritanın, 2006 Baharında ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde emekli Albay Ralph Peters tarafından yayınlanan “Kan Sınırları: Daha iyi bir Ortadoğu Nasıl görünürdü?” isimli makalesindeki haritadan en önemli farkı, Barzani’nin hayalindeki Kürdistan’ın Akdeniz’de de kıyısı olmasıydı. Amerikalı Albay 2006 yılındaki haritasında Kürtlere Karadeniz’de dar bir kıyı verip, henüz Akdeniz’de kıyı vermezken, Barzani’nin 2013 haritası İskenderun Körfezimizde neredeyse Yumurtalık limanının güneyinde kalan tüm sahillerimizi sözde Kürdistan’a dâhil etmiş. Karadeniz’den kıyı almamış. Akdeniz’de kabaca 30 millik bir kıyı şeridinden bahsedebiliriz. (Cezaevinde deniz haritamız olmadığından, daha belirgin bir görüntü sunamadım. Okuyucularımın anlayışla karşılayacağını umuyorum.)
Denize çıkan Kürdistan. Barzani’nin hayalindeki, ABD, AB ve İsrail üçlüsünün himayesinde kurulabilecek sözde Kürdistan, bu kıyı şeridine sahip olduğu takdirde karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, bitişik bölge, balıkçılık bölgesi gibi deniz hukukunun tanıdığı deniz yetki alanlarına sahip olacaktır. Öncelikle donanma ve sahil güvenlik komutanlığı kurarken, deniz ticaret filosu, yeni liman işletmeleri, Kürt petrollerinin Akdeniz’e çıkışını sağlayacak yeni enerji terminalleri geliştirebilecektir. BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) ve Kerkük-Yumurtalık petrol boru hatlarının geçtiği iller zaten kendi sınırları içinde kaldığından Ortadoğu’nun Basra Körfezine rakip yeni petrol çıkış terminali Kürt limanları olacaktır.
Kıbrıs’ı da kaybediyoruz. Şimdilik Kürdistan’ı bir kenara bırakalım ve Kıbrıs’a gidelim. BM liderliğinde yürütülen yeni Kıbrıs çözüm süreci, önümüzdeki Mart ayında referanduma gidecek kadar hırslı ve iddialı bir takvim sunuyor. Kötümser olalım ve Kıbrıs’ta KKTC ve Türkiye’yi Annan Planından bile daha geriye götürecek yeni planının kabul edildiğini ve KKTC’nin fiilen ortadan kalktığını düşünelim. Referandumda Türklerin onayı ile adadaki 40 bin civarındaki Türk askeri varlığının ortadan kalktığını farz edelim.
Bazı haber başlıkları. Hayal gücümüzü biraz daha zorlayalım ve örneğin 2023 yılına gidelim.  Sözde Büyük Kürdistan kurulmuş, yeni Kıbrıs AB’nin Doğu Akdeniz’deki yeni doğal gaz deposu ve ileri askeri üssü olmuş. O günlerde çıkan gazetelerin manşetlerine ve haber özetlerine şöyle bir göz atalım.
Türk savaş gemisine taciz: Doğu Akdeniz’de İskenderun Körfezi açıklarında Kıbrıs, Kürdistan, İsrail, Yunanistan ve ABD savaş gemilerinin katıldığı tatbikatı izleyen Türk savaş gemisi taciz edildi.
Kürt–İsrail Ortak Deniz Harekatı: Kürdistan Hükümet sözcüsü, Kürt petrollerinin İskenderun Körfezindeki Akdeniz’e çıkış terminal limanlarının deniz güvenliği için İsrail Deniz Kuvvetleri ile Kürdistan Deniz Kuvvetlerinin müşterek bir deniz güvenlik harekatı başlatacaklarını ve bu maksatla İsrail’e İskenderun Körfezinde deniz üssü kolaylığı sağlayacaklarını açıkladı.
Eğer moraliniz bozulmadıysa bir haber daha verelim.
AB Türkiye’yi barbarlıkla suçladı: AB Komisyonu yaptığı son açıklamayla, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Cumhuriyeti ile sonuçlandırdığı Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma antlaşmasını tanımayan Türkiye’yi barbarlık ve korsanlıkla suçladı. Bu antlaşmayı gerekirse güç kullanarak koruyacağını açıklayan AB Komisyon Başkanı, Kıbrıs’ta bulunan AB deniz ve hava güçlerinin sayılarının artırılacağını açıkladı.    
Tarih, insandan daha yaratıcıdır. Şimdi tekrar günümüze dönelim. Başından beri haykırıyoruz. Kıbrıs’ı kaybetmek, Doğu Akdeniz’i kaybetmek ve Antalya Körfezine hapsolmak demektir. Kıbrıs’taki askeri varlığımızı geri çekmek bir daha asla Kıbrıs’a Türk askerinin dönmemesi demektir. Kıbrıs’tan Türk askerini çekmek, Ege’de Yunanistan’ın her türlü emrivakisine davetiye çıkarmak demektir. Sözde Kürdistan’a giden yolların parke taşlarını döşemek 21 ilimizle birlikte İskenderun kıyıları ve ötesindeki “Mavi Vatanı” da kaybetmek demektir.
Ne kadar ilginç değil mi? “Kuzey Kürdistan’a Hoş Geldiniz” söylemi ile Kıbrıs’ta “en kısa sürede çözüme erişeceğimize inanıyoruz” söylemleri aynı anda yandaş medyada yer alabiliyor. Aynı günlerde darbe bahanesi ile Yargıtay, Doğu Akdeniz’deki en büyük kalemiz Cumhuriyet Donanmasının 33’ü amiral 134 denizcisini tasfiye ediyor.  Ancak unutmayın bu toprakların geçmişinde tarihin yaratıcılığı emperyalizmin yaratıcılığından daha büyüktür. 1923’te kurduk, bir daha kurarız. 
    

Siyaset değişir, coğrafya değişmez. Kıbrıs’a dikkat.

Description: IMG_0131 


Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Siyaset değişir, coğrafya değişmez. Kıbrıs’a dikkat.
2004 ANNAN Planı fiyaskosundan sonra BM öncülüğünde Kıbrıs görüşmeleri yeniden başladı. Kıbrıslı Rumların hakkını teslim etmek lazım. Onların sayesinde Annan Planından yara almadan kurtulabildik. Eğer o plan, AB havucuna teslim olan soydaşlarımız gibi Rumlar tarafından da kabul edilseydi, bugün Türk soydaşlarımız iflas eden Kıbrıs ekonomisi sonucunda, mevduatlarına el koyan federal hükümeti her halde Türkiye’ye şikâyet ediyor olacaktı. Ya da Kıbrıs güneyindeki zengin doğal gaz yataklarından pay almaya çalıştıklarında ikinci sınıf vatandaş konumunda dışlanarak denizden uzak tutulacaklardı.
Rumlar ada bizim diyor. Kıbrıslı Rumlar adanın tümüyle onlara ait olduğunu, Avrupalı olmayan Türklerin, ancak onlara tabi bir azınlık statüsünü kabul etmeleri halinde birlikte yaşayabileceklerini saklamıyorlar. Türkleri aptal, cahil ve barbar olarak görüyorlar. Dini liderleri Baş Piskopos Hrisostomas 2004 referandumu öncesinde içindeki Türk kinini bu yönde defalarca kusmuştu. Adadaki Türkler atalarının bu kin nedeniyle 1964,1967 ve 1974’te toplu katliamlara uğradığını, köy ve kasabalarından zorla sürüldüklerini, 1960 Antlaşması sonrasında adı konmamış ekonomik bir ambargoya maruz kalarak fakirleştirildiklerini yaşanmamış kabul ederek, emperyalizmin desteklediği Annan Planına can simidi gibi sarıldılar. Annan Planı, adadaki Türklerin kendi iradeleri ile köleleşmelerinin en somut aracıydı.
KKTC’nin merhum kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın, Mart 2004 içinde İsviçre Burgenstock’da Annan Planı için karşı tarafla son kez toplanan Türk heyetine yazdığı mektup KKTC ve Türk siyaset adamlarına ve diplomatlarına bugün de ders veren içeriktedir. Şöyle diyordu: “İki kesimlilik bozulmuştur, tanınmayacak şekilde sulandırılmaktadır ve ileride Rumların kuzeye sahip olmasını önleyecek diye bize sunulan tedbirler de kalıcı değildir. AB normlarına aykırı addedilecekleri ve zamanla ortadan kaldırılacakları açıktır. Olmazsa olmazlarımızı tatmin edecek derogasyonları alamıyoruz. 1960 Anlaşması üç yıl devam edebilmişti. Halkımızın çoğunu göçmen ve topraksız bırakacak olan bu yeni zorlama, kanımca hepimizi derinden üzecek sonuçları verecektir.
 2004 referandumu sırasında emperyalizme “yes be annem” gibi anlamlı ve seviyeli bir sözle boyun eğen soydaşlarımız ve Türk Hükümeti % 68’lik evet oyuna karşı sonuçta iyi çocuk ödülünü alamadı. AB Komisyonu referandum sonrası KKTC’ye ekonomik veya siyasi çıkar sağlayacak hiçbir tavizde bulunmadı. Kıbrıs mücadelesine 1974’te Kıbrıslı Rumların hukuksuzluğu nedeniyle sürüklendik ancak mücadeleden mağlup değil galip ayrıldık. O halde galibin haklarını talepten neden vaz geçiyoruz ?
Coğrafya kaderdir. Tarihin kimler için tekrar ettiğini söylemeyelim. Merak edenler öğrenir. Ancak görünen o ki bugünlerde tekrar ediyor. 2014 Mart ayında adada yeni referandumdan bahsediliyor. Bazı yazarlar yeni görüşmeleri İsrail doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması projesine bile bağlıyor.  İşin özü şudur. Siyasetler değişebilir. Annan Planı gider, Moon Planı gelir. Bunların hiç biri Anadolu ile Kıbrıs coğrafyasını değiştirmez. Kıbrıs’ın kuzeyi ile Anadolu’nun jeopolitik ayrılmazlığı esastır.
90 yıl önceye Lozan’a gidelim. Jeopolitik açıdan Lozan Antlaşması Akdeniz ve Ege’den kopma anlamına gelir. Bunun temel nedeni donanmasızlıktır. Bu antlaşmada Gökçeada ve Bozcaada dışındaki tüm adalardan vaz geçtik. Aynı durum Kıbrıs için de geçerlidir. Böylece Ege için 15’inci yüzyıldan, Kıbrıs için 16’ncı yüzyıldan 1923’e kadar kabaca 400 yıllık birikimi kaybetmiş olduk. Ancak tarihin yaratıcılığı Kıbrıs’ta 1974 krizi, Ege’de 1996 Kardak krizi ile Lozan sonrası dönemin jeopolitik fırsatlarını Türkiye’ye sunabildi.  Kıbrıs’taki askeri başarımız sadece adadaki soydaşlarımızın güvenliğini sağlamamış aynı zamanda Ege’deki Yunan emrivakilerini de rehine almıştır. Unutulmamalıdır. Coğrafya kaderdir. Bu kaderi şekillendirmek devletin görevidir. Devletin jeopolitik çıkarları kısa ve orta dönemlere yönelik değildir. Yüzyılları kapsar. Anadolu jeopolitiği Ege adaları ve Kıbrıs ile kuşatılmışlığı reddeder. Milattan önceki İyonya-Atina, rekabetinden, günümüzün Yunanistan-Türkiye rekabetine değişen bir şey yoktur. Temel neden coğrafyadır.  
Tarih tekrar etmemeli. Soğuk savaş sonrası barış ve huzur içinde yaşayan çok uluslu birçok devlet küresel hegemonyanın arzusu paralelinde parçalandı. Kıbrıs’ta durum çok farklı. Birbiri ile beraber yaşayamadığı bilinen iki kesim birleştirilmeye çalışılıyor. KKTC’ye dayatılan İki toplumlu iki kesimli devlet sonucunda Denktaş’ın tabiri olan “Osmos” yolu ile adadaki Türk varlığının köleleşeceği bilinen bir gerçek. Adaya yüzyıllarca kalıcı barış getirecek tek çözüm bağımsız KKTC’dir. Annan planı dayatıldığında başta ABD olmak üzere küresel hegemonya siyasi, ekonomik ve askeri olarak çok güçlüydü. Bugün durum farklıdır. Küresel emperyalizm geriliyor. Bugün yaşanan durum Birinci Dünya Savaşı sonunda savaştan galip çıkmalarına rağmen zayıflayan İngiltere ve Fransa’nın durumuna benziyor. O karmaşa içinde Osmanlı küllerinden yeni Türkiye Cumhuriyeti üstelik bir kurtuluş savaşı ile kurulmuştu. Günümüzde, KKTC ve Türkiye’nin Atlantik hegemonyasının yaşadığı ağır ekonomik krize rağmen yangından mal kaçırırcasına Kıbrıs’ta çözüm tuzağına düşmelerini anlamak mümkün değildir.  Bu kez Rumların referandumda hayır deme olasılığı var mı onu bilemeyiz ama Türklerin tarihten ders alarak bu görüşmelerden kaçınması ve tarihi tekrarlatmaması gerektiğini düşünmek zorundayız. Bu siyasetin değil, coğrafyanın gereğidir.