11 Ekim 2015 Pazar

Aramızdan Ayrılışının 28’nci Yılında Amiral Korutürk





Aramızdan Ayrılışının 28’nci Yılında Amiral Korutürk

            Yarın Cumhuriyetin 6’ncı Cumhurbaşkanı ve 3’ncü Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fahri Korutürk’ün aramızdan ayrılışının 28’nci yıldönümü. Ankara’da Devlet Mezarlığında ve bilahare Deniz Kuvvetleri Komutanlığında yapılacak törenlerle anılacak. Eski semti Moda’da da onun hatırası sabah yapılacak bir törenle canlı tutulacak.
                  Amiral Korutürk, Türk denizciliğinde ilkeli, seçkin ve erdemli kimliği ile bizim neslimiz dahil binlerce denizciye örnek olmuş bir şahsiyettir. Denizci, diplomat, devlet adamı ve aile reisi kimliği ile gelecek kuşaklara ışık tutmuş, rota çizdirmiştir.
                  Sarsılmaz bir Atatürkçü. Korutürk, soyadının -1935 yılında Karpiç’te bir akşam yemeği tesadüfü sonucunda - Atatürk tarafından verilme onurunu her zaman taşıdı. Atatürk, Türk devrimlerini koruma sorumluluğunu gençlere devretmesinin bir işareti olarak, ona Korutürk soyadını önermişti.  O bu sorumluluğuna Türkiye’nin denizcileşmesi ve Deniz Kuvvetlerinin güçlenmesi hedeflerini de ekledi. Bu ideallere her zaman sadık kalmış bir deniz subayı ve amiral oldu. Mustafa Kemal’in sadık bir evladı olarak onun ‘’ Mükemmel ve kaadir ve bir donanmaya malik olmak gayedir’’ direktifine ve ‘’Denizciliği Türkün büyük ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız’’ hedefine daima bağlı kaldı.
                   Denizaltıcı Korutürk: Onun denizci kimliği suların altında gelişti. 1923 yılında teğmen olarak katıldığı donanmada 1927 yılında denizaltıcı oldu. Çok seçkin isimlerle Cumhuriyet Donanmasının en stratejik gücünün temelini atan neslin öncülerinden oldu. Bahriye kariyerinde en zor olanı seçti. Denizaltının gelecekte Türkiye’nin dahil olabileceği bir harpte, dayanabileceği ve güvenebileceği en etkin ve gelişmiş silah olduğunu biliyordu. Gemi komutanlığından, filo komutanlığına, komodorluğundan Deniz Kuvvetleri Komutanlığına kadar bu filonun gelişmesine çok büyük katkılarda bulundu.
                  Diplomat Korutürk. Onun diplomat ve devlet adamı kimliği tarihin yaratıcılığı ile şekillendi. 33 yaşında Cumhuriyet’in Lozan’dan sonra en önemli dış politika zaferi olan Montreux Boğazlar Sözleşmesinin müzakeresine katılan  heyet içinde yer aldı. Bu şanlı diplomasi zaferi ile 500 yıldır hakimiyetimizde olan Türk Boğazlarının 13 yıllık bir ayrılıktan sonra geri alınması, onun genç zihninde Kemalist yüceliği daha da büyüttü. Atatürk ve devrimci cumhuriyet hayranlığı daha da büyüdü.
                  II. Dünya Savaşı sırasında 39 yaşında Almanya’da ataşelik görevindeydi. Almanya’nın Boğazlardan Karadeniz’e Montreux Sözleşmesi hilafına denizaltı geçirme taleplerine ustaca göğüs gerdi. 47 yaşında Amiral, 54 yaşında Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu. Amirallik dönemi 27 Mayıs 1960 sonrası emeklilikle noktalandı ve çok sevdiği Deniz Kuvvetlerinden ayrılmak zorunda kaldı. İhtilal Hükümeti başta onu Dışişleri Bakanı yapmak istediyse de Büyükelçi Selim Sarper’in tavsiyesi üzerine karacı hakimiyetindeki MBK tarafından Moskova Büyükelçisi olarak görevlendirildi. Soğuk Savaş atmosferine ve Küba Füze Krizi gibi önemli olayların yaşanmasına  rağmen Türk-Sovyet ilişkilerinin geliştirilmesinde büyük katkısı oldu.
Cumhurbaşkanı Korutürk. 1973 yılında Türkiye’nin ilk ve tek Amiral Cumhurbaşkanı oldu. 1980’e kadar devam eden görevini zor şartlar altında icra etti. Bu dönemde Kıbrıs Barış Harekatının yapılmasına 16 Temmuz 1974 günü yapılan MGK toplantısında büyük destek vermesi tarihi kayıtlarda şu şekilde yerini almıştır: ‘’Beyler Kıbrıs Türklerini korumak için bir şeyler yapmak istiyorsanız, sırası şimdidir. Eğer şimdi yapmazsanız bir daha hiçbir zaman yapamazsanız.’’ Korutürk’ün bu dönemi Ermeni terörü, bitmek bilemeyen hükûmet krizleri, koalisyonlar ve iç savaş aşamasına gelen kardeş kavgası ile geçti. Devletin laikliğinden milim taviz vermedi. Türk-İslam sentezi denilen anti Kemalist siyasete karşı çıktı. Karacı hakimiyetindeki yüksek askeri komutanlığın 12 Eylül 1980 darbesinin ayak izlerini 1979 Aralık ayında bir muhtıra ile yaşadı. Bu muhtıraya kendisinden beklenen en uygun sivil cevabı verdi.
Erdem Sahibi Korutürk. Farklıydı. Centilmendi. Kültürlüydü. Dürüsttü. Demokrat  ve uygardı. Gerçek bir Hanımefendi olan ressam eşi Emel Korutürk ile sanata ve sanatçıya düşkündü. Devleti kişisel zenginlik ve güç aracı olarak asla kullanmamıştı. 7 yılık Çankaya görevinde iki oğlu ile kızının köşke belediye otobüsü ve dolmuş ile gidip gelmesi onun kişiliğinin evlatlarındaki bir yansımasıydı. Korutürk kısacası, kişiliğinden gelen  erdem, zarafet ve asaleti devlet ciddiyeti ile buluşturmayı hayata geçirebilen az sayıda devlet adamlarından birisi oldu. Hayatı boyunca iki kaynaktan gücünü aldı. İlki Atatürk’ün evladı olmak; ikincisi Türk bahriyelisi olmak.
Nur içinde yatsın. Önünde saygıyla eğiliyorum.


4 Ekim 2015 Pazar

Denizlerin Diplerinin Önemi, Karaların Önüne Geçiyor

Description: IMG_0131 
Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Denizlerin Diplerinin Önemi, Karaların Önüne Geçiyor
Dünyanın nüfusu sanayi devrimi sonrası hızla arttı. 1820 yılında bir milyar olan küresel nüfus 1973 te 3 milyar, günümüzde 6,5 milyar oldu.  Bunun 2,5 milyarı Çin ve Hindistan’a ait.  Günümüzde her 15 yılda bir, dünya nüfusu 1 milyar insan artıyor. Bu durum devam ederse 2025 yılında dünya nüfusu 8,5 milyar olacak. Dünyanın mevcut kaynakları kapsamında bu durum ciddi sorunları berberinde getiriyor. Mevcut neo-liberal ekonomi politikaları ve küreselleşme gölgesinde, ekonomik sosyal ve çevresel kriz ve savaşlar kaçınılmaz şekilde insanlığın karşısına çıkıyor. Zira kaynaklar hem kıt, hem de vahşi kapitalizmin küresel hırsı kontrol altına alınamıyor. 1980’ler sonrası küreselleşme şemsiyesi altında uygulanan neo-liberal politikalar sonucu kaynakların tüketimi daha da hızlandı. Bu durum jeopolitiği etkileyecek kadar ciddi sonuçlar yaratıyor. Özellikle Çin ve Hindistan’da orta sınıfın gelişmesi, otomobil sayısının artması gibi pek çok alanda tüketim paternlerini değiştiriyor. Daha çok su, daha çok gıda, daha çok tekstil ve daha çok enerji ihtiyacı dünyanın her alanında karşımıza çıkıyor.
Petrol Azalıyor. Tüm alanlar içinde şüphesiz en öncelikli olan alan enerji. Burada da petrol ve doğal gaz karşımıza çıkıyor. Endüstriyel medeniyet petrolle 1800’lerin sonunda tanıştı. Ancak aradan henüz 150 yıl geçmeden karalardaki çıkarılabilir petrol kaynaklarının çoğu tüketildi. Yani atalarımızın milyonlarca yıl tüketmeden sakladığı petrolü çok değil, 3-4 insan nesli tüketme aşamasına getirdi. Hidrokarbon kaynakları bugün küresel ulaştırmanın yüzde 85’i ile elektrik üretiminin yüzde 25’ini sağlıyor. Gıda endüstrisinde özellikle gübre üretiminde yoğun kullanılıyor. Ayrıca tekstilde kullanılan sanayii hammaddelerinin pek çoğu petrol ve yan ürünlerine bağlı. Dolayısıyla sadece arabamızın benzinini yakarak değil, yediğimiz ve giydiğimizle bile petrol harcıyoruz. Sorun da tam burada başlıyor.
Denizler asıl mücadele alanına dönüşüyor. Karada bilinen rezervlerde petrol tepe (peak) yaptığından artık yeni alanlarda petrol aramak gerekiyor. Bu da büyük yatırım gerektiriyor. (Kabaca 25 trilyon dolar) ABD’nin Ortadoğu müdahaleleri ile Ortadoğu ve Afrika’daki pek çok iç savaş ve Kuzey Buz Denizi, Doğu Akdeniz, Güney/Doğu Çin Denizi ve Japon/Kore Denizlerindeki  deniz yetki alanı ihtilaflarının altında bu gerçek yatıyor. ABD’de kaya gazının ve kaya petrolünün endüstriye kazandırılması da bu yönelişi etkilemiyor. Zira kaya gazı ve petrolün çıkarılmasıyla, normal petrol ve doğal gaz çıkarılması arasında yatırım maliyeti ve idame masrafları açısında çok ciddi farklar var.  Bu nedenle dev şirketler ve etki alanındaki devletler geleneksel hidrokarbon kaynak alanları ve denizlerdeki kaynaklara yönelişi sürdürüyor.
Deniz Dibi Madenciliği Gelişiyor. Devletlerin denizcilik gücüne özellikle 20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra katılan bir alan  deniz diplerinin altındaki hidrokarbon kaynakları başta olmak üzere, her türlü madenin su üstüne çıkarılmasını sağlayan deniz dibi madenciliği (Seabed mining) oldu. Günümüzde bu sektör, devletleri savaşa zorlayacak büyüklükteki çıkarların yoğunlaştığı bir alana dönüştü. Bu nedenle başta Doğu ve Güney Çin Denizleri ile Doğu Akdeniz ve Kuzey Buz Denizi’ndeki zengin kaynak potansiyeli bilinen sondaj alanları, günümüzün yeni altın madenleridir. 1960 yılında ilk modern deniz sondaj platformları geliştirildi. Sadece ABD firmalarının deniz dibi madenciliği için yaptığı yatırımların toplam değeri günümüzde bir trilyon dolar civarındadır. Bu sektör içinde hidrografi, oşinografi, jeoloji, sismoloji, metalürji ve sanayinin birçok kolu iç içe geçmiş haldedir. 2010 yılı itibarıyla, dünyada tüketilen petrolün kabaca % 30’u, doğal gazın % 50’si denizlerden çıkarıldı. Başlangıçta 400 metre derinliğe kadar olan sahalarda çıkarılırken 1985 sonrası bu limitler de aşıldı. 2000 yılından itibaren derinlik limiti ortadan kalktı. 2009 yılında ABD’de 1.500 metreden daha derin deniz dibindeki kuyulardan elde edilen petrol miktarı % 34 oranında arttı. Günümüzde 11.000 metrede kuyu açmak mümkün hale geldi. Bazı istatistiklere göre, 2020 yılında küresel temelde günlük üretilen petrolün % 10’u 400 metreden daha derinlerde açılan kuyulardan sağlanacak.
Gelecek nesillerin ödeyeceği bedel. Diğer yandan Japonya’daki 2011 Takashima nükleer santral faciasından sonra gelişmiş devletlerin nükleer santralları kapatmaya başlamasıyla birlikte, denizlerdeki enerji kaynaklarının önemi daha da arttı. Günümüzde artık sadece hidrokarbon kaynakları değil, özellikle bilgisayar ve haberleşme teknolojilerinde yoğun olarak kullanılan nadir metallerin (rare earth metals) de deniz diplerinin altındaki tabakadan çıkarılma aşamasına gelindi. Bu durum denizlerin değerini daha da arttırıyor. Bu gerçekler ışığında Türkiye’nin halkı ve devleti ile denizler ve diplerinin önemini kavramasını beklememiz gerçekçi olur. Ancak olgular bu yönde değil. Bırakalım diplerini denizin kendisine bile çok uzağız. Halkımız ve hatta aydınlarımızın çoğu, Deniz Kuvvetlerine devlet desteği ile kurulan kumpasın ardındaki nedenlerden birinin, Doğu Akdeniz enerji paylaşımı olduğunu bilmiyor. Doğu Akdeniz’deki enerji mücadelesinde Türkiye’nin Ergenekon, Poyrazköy, Balyoz ve Askeri Casusluk kumpas davaları ile oyun dışına itilmesinin bedelini, dilerim gelecek nesiller ağır ödemez.




Gıda Güvenliği ve Güneydoğumuz

Gıda Güvenliği  ve Güneydoğumuz

Ortalama bir Amerikalı aylık gelirinin onda birini gıdaya harcıyor. Bu oran az gelişmiş  ülkelerdeki insanlar için onda yedi civarında. ABD ve AB gibi gelişmiş dünya ülkelerinde gıda arzındaki fiyat artışları, sosyal dengeleri kolayca bozmuyor. Ancak gelişmemiş ülkelerde deprem etkisi yaratıyor. 2010 yılında dünya buğday fiyatları mahsul azlığı nedeniyle yüzde 75 arttığında küresel gıda krizi baş göstermiş, 2010 ve 2011 yılında yaşanan Arap Baharındaki halk ayaklanmalarında söz konusu fiyat artışlarının rolü büyük olmuştu.
Gelişmiş ülkeler ürün fazlasını yardımda kullanmıyor, kendisine saklıyor.
Günümüzde gıda sorunu aşırı nüfus artışından, su kıtlığından ve küresel ısınma kaynaklı anormal hava koşullarından kaynaklanıyor. (Mevsim normalleri ısısının 1° C artması mahsulü yüzde 10 düşürüyor.) Eskiden ABD gibi gelişmiş endüstriyel ülkeler küresel bir gıda krizi olduğunda mevcut ürün fazlasını kıtlık çeken ülkelere yardımda kullanıyor ve böylece siyasi etkisini de kullanmış oluyordu. Ancak 21’nci yüzyılda artık hiç bir ülke ürün fazlasını bu şekilde kullanmıyor. Bunun iki temel nedeni var. Öncelikle dünya nüfusu hızla artıyor. Ülkeler kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra ancak ticaret amacıyla fazla mahsulü satıyor. Ayrıca ABD gibi tarım devi ülkeler, ihtiyaç fazlası üründen yakıt elde ediyor. 2010 yılında ABD 400 milyon ton tahıl elde etti ve bunun 126 milyon tonundan otomobil yakıtı elde etti. Küresel nüfus artışı gıda güvenliğinde en büyük risk alanı. 2014 Temmuz ayı değerleri ile küresel nüfus 7,174,611,584. Bu sayının çoğu genç insanlardan oluşuyor. Dünya nüfusu her 15 yılda  yaklaşık bir milyar kişi artıyor. Dakikada 108 ölüme karşılık, 255 doğum oluyor. Diğer yandan gıda gereksinimini sadece insanlar için de düşünmemek gerekir. Zira artan nüfus, daha çok et, yumurta yani canlı hayvanlardan elde edilen gıdaları da tüketiyor. Dolayısıyla bu hayvanları besleyecek tarımsal ürünlerde de talep artışı yaşanıyor.
Yer altı suları tüketilince ne yapılacak bilinmiyor.
Gıda fiyatlarındaki artışın bir nedeni de su kıtlığı. Su kıtlığının da pek çok nedeni var. Başta iklim değişikliği geliyor. Küresel ısınma sonucu oluşan kuraklıklar yer altında biriken suların tüketilmesini tetikliyor. Bu durum günümüzde Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerinde had safhada yaşanıyor. Azalan su, tahıl üretimini düşürüyor. Günümüzde yer altı sularının aşırı kullanımına bağımlı şekilde beslenen insan sayısı yarım milyar civarında. Başta Çin, Hindistan ve Ortadoğu ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede yer altı suları aşırı kullanım sonucu tüketilince ne yapılacak bilinmiyor.
Artan gıda ihtiyacı, ülkeleri başka ülkelerde tarım alanı kiralamaya zorluyor.
Su kıtlığında ayrıca ekilebilir alanların ve ormanların tahribatı, neoliberal kapitalizmin gelişmekte olan ülkelerden aç gözlü bir şekilde toprak satın alması ve bu alanları sulaması da rol oynuyor. Diğer taraftan günümüzde dünyada ekilebilir alanların üçte biri erozyon tehdidi altında. Artan gıda ihtiyacı, yetersiz arz ve  azalan su ile ekili alanlar gıda güvensizliği yaşayan ülkeleri başka ülkelerde tarım alanı kiralamaya zorluyor. Dünya tarihinde böyle bir durum ilk kez yaşanıyor. Bugün Çin, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi pek çok ülke dünyanın değişik yerlerinde tarım arazisi kiralıyor. Sonuç ortada. Gıda ve su eksikliği nedeniyle  yaklaşık 1 milyar insan yeterli gıdaya erişemiyor ve her gün aç yatıyor.
2002 yılında tarımın milli gelirdeki payı yüzde 14 iken bugün yüzde 8’e düştü.
Türkiye’de yaklaşık 59 milyon insan, ayda 1200 lira altında bir gelirle geçiniyor. Nüfusumuzun beşte biri yoksulluk sınırı altında.  İki milyon insanımız günde iki dolarla yaşıyor. Türkiye 2003 yılına kadar gıda güvenliğinde kendi kendine yeten bir ülke idi. Zirai ürün ithalatına bağımlı değildi. Tarımın milli gelirdeki payı 2002 yılında yüzde 14 civarındaydı. Bugün bu değer yüzde 8’e düştü. 20 milyon hektar üzerindeki  ekilebilir   tarım arazisi  ile 214 ülke içinde 15'inci sırada yer alan Türkiye, gıdada kendine yetemiyor ve ithalat yapıyor. Bu durum şimdilik büyük sosyal dengesizliklere neden olmuyor. Ancak sürdürülebilir değil. Nüfusumuzun yüzde 74’ü şehirlerde yaşıyor. Bu nedenle gelecekte yaşanacak bir gıda krizinde büyük şehirlerde sosyal patlamalar kaçınılmaz olabilir.
Türkiye için gıda ve su güvenliği, enerji güvenliğinden bile önemlidir.
Su ve gıda olmadan hayat olmaz. Bu kapsamda geleceği her iki hayati alanda da planlamalıyız. Maalesef suyumuz ve ekilebilir arazilerimiz yanlış hükümet politikaları ve tarımda küçülmeyi dayatan AB hayali sonucu her geçen gün azalıyor. Ekilebilir alanlarla suyu buluşturabilen ülkeler, 21’nci yüzyılda gıda güvenliğini garantiliyor. GAP projesi ile güneydoğuda hedeflenen de tam budur. Barzani’nin 2013 yılında yayınladığı Büyük Kürdistan haritasına baktığımızda GAP bölgesi Türkiye Kürdistan’ı olarak Büyük Kürdistan’da yerini almış. Türkiye’deki ayrılıkçılar bunu gizlemiyor. HDP’ye oy veren ve PKK’nın IŞID ile savaştığı için iyi olduğuna inanan entelektüel görünümlü siyaset cahillerine hatırlatalım:  Türkiye'de sulanabilir 8,5 milyon hektar arazinin yüzde 20'si, GAP Bölgesi'nde yer alıyor. Dicle ve Fırat sayesinde sadece sulama ihtiyacı değil, yılda 27 milyar kilovat-saat hidroelektrik enerji üretimi ile ülke enerji ihtiyacının büyük bir bölümünün karşılanması da sağlanacak. Yani Güneydoğu, jeopolitik değeri ve petrol/doğal gaz potansiyeli bir yana gıda, su ve hidroelektrik enerji potansiyeli ile torunlarımızın gelecekteki hayat garantisidir. Bu garantinin koruyucusu da devletin kendisidir. (27. 9. 2015)




                 

                 




Okyanuslarda Taşlar Yerinden Oynamaya Başlıyor

Description: IMG_0131 


Mavi Vatan

Amiral Cem Gürdeniz
Okyanuslarda Taşlar Yerinden Oynamaya Başlıyor

                  ABD Donanmasına ait USS Wyoming isimli nükleer balistik füze denizaltısı (SSBN), İskoçya’nın Hebrid Denizi kıyısındaki İngiliz Faslane nükleer denizaltı üssüne 16 Eylül günü bir liman ziyareti gerçekleştirdi. Bu ziyareti ABD Stratejik Komutanlığı rutin bir ziyaret olarak tanımladı. Ancak bu ziyaret rutin değildi. Soğuk savaşta bile yaşanmamış, karşılıklı tehditlerin tavan yaptığı bir konjonktürde gerçekleşmişti ve en önemlisi basın bildirisiyle kamuoyuna duyurulmuş bir ziyaretti.
Balistik nükleer denizaltılar liman ziyareti yapmaz. Soğuk savaş boyunca balistik füze denizaltıları, basın bildirileri ile duyurularak hiç bir liman ziyareti gerçekleştirmedi. Deniz stratejisinde hareketleri ve varlığı en gizli tutulan unsurlar nükleer balistik füze denizaltılarıdır. ABD böylesine sıra dışı bir hamleyi Kırım ve Doğu Ukrayna’daki gelişmeler paralelinde, NATO’nun artan kışkırtıcı askeri varlığına meydan okuyan Putin’e stratejik bir cevap olarak yapmıştı. Ziyaretin İngiltere topraklarına yapılıyor olması da Anglo-Amerikan jeopolitik işbirliğinin bir yansımasıydı. Ziyaretin bir sene önceden planlandığı duyurulmuşsa da, bu açıklama inandırıcı gelmiyor. Zira gelişmeler bu ziyaretin ani bir kararla verilmiş olabileceğine işaret ediyor.
Rusya suyun altında güçleniyor. Ziyaretten bir hafta önce medyada Pentagon kaynaklı haberler dolaştı. Rusya’nın, ‘’Kanyon’’ kod isimli insansız su altı aracı (drone) geliştirdiği ve bu aracın nükleer silahlarla donatılacağı haberleri gündemi meşgul etti. Rusya bu araçlar dışında nükleer yeteneklerini geliştirmeye devam ediyor. 40, yeni nesil uzun menzilli balistik nükleer füzeyi envanterine katmasının yanısıra,   ‘’Yasen’’ sınıfı nükleer saldırı denizaltısı (SSN) ve ‘’Borey’’ sınıfı balistik füze denizaltısı inşa programlarını sürdürüyor. Bu yetenek artışını Devlet Başkanı Putin’in söylemleri ile desteklemesi Avrupa-Atlantik blokta yeni arayışlara neden oluyor. USS Wyoming’in ziyaretini de bu yeni arayışlar kapsamında değerlendirmek gerekir.
Nükleer silahlar öne çıkıyor. Soğuk savaşta olaylar bu kadar hızlı gelişmiyor ve taraflar tırmanmanın kontrol dışına çıkmasına izin vermiyordu. Avrupa–Atlantik bloğun Irak, Libya ve Suriye’de yarattığı siyasi askeri, ekonomik ve sosyal depremlerle NATO ve AB’nin Avrupa’da Rusya’nın hayati çıkarlarını tehdit edecek kadar genişlemesi, Rusya’yı nükleer silah kartını hatırlatmaya zorladı. Bu kartın Gürcistan ve Kırım krizlerinde etkinlikle işlemesi Putin’i rahatlattı. Diğer taraftan Kırım müdahalesi sonrasında NATO’nun Avrupa’da Rusya’nın güvenlik alanına müdahale edecek düzeyde askeri yığınaklanmaya geçmesi, Rusya’yı kışkırtıyor. Bunun yanısıra Rusya’nın devam eden Suriye krizindeki politika belirleyici siyasi etkisi her geçen gün artıyor. Son dört aydır Tartus Limanına yönelik askeri yığınaklanma ve Duma’dan geçen Suriye’de sert güç kullanma yetkisi bu etkiyi daha da artırıyor. Bu yığınaklanma Karadeniz üzerinden destekleniyor. Diğer yandan Novorosysky-Tartus hattı deniz trafiğinin yoğunlaşması ve Doğu Akdeniz’de artan Rus deniz varlığı, ABD ve NATO’nun kışkırtıcılığını artırıyor. Rusya bu kışkırtmaları Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını geliştirmek  için kullanıyor. (Şu sıralarda devam eden büyük çaplı deniz tatbikatı buna bir örnektir. Bu tatbikatta gemilerde nükleer silahlar bulunacağının basında yer alması da dikkat çekiyor. Hâlbuki bu yeni bir şey değil. Rus savaş gemilerinde nükleer silahların bulunması bir sürpriz değil.)
Çin Donanması Alaska Açıklarında . ABD ve Rusya arasında yaşanan bu durum  Rusya ile stratejik işbirliği içinde olan Çin’in  donanma gücünün gelişmesini ve stratejik beklentilerini artırıyor. Öyle ki Çin, geçen aylarda Güney Çin Denizindeki Spratly ve Paracel adacıkları civarındaki suni adacıklarında askeri varlık göstermenin yanısıra kalıcı askeri tesis inşaatlarını da hızlandırdı. Geçen hafta Güney Çin Denizinde Spratly adalarının doğusundaki Fiery Cross Kayalıklarındaki uçuş pistini tamamladı. Bu arada ilk kez bir denizaltısını Pakistan’a liman ziyaretine gönderdi. Bu gelişme Çin’in Hint Okyanusunda nükleer denizaltıları ile karakol görevlerine başlama niyetinin ortaya çıkmasının  ardından yaşandı. Her ne kadar ziyareti yapan denizaltı bir dizel elektrik denizaltı olsa da, Çin denizaltılarının uzak denizlerde varlık göstermeye başlayacaklarının bir göstergesi olarak görülmelidir. Eylül ayı başında da tarihte ilk kez, beş Çin savaş gemisi Bering Denizinde ABD’ye ait Alaska sahillerinin açığındaki Aluetian Adaları civarında zararsız geçiş hakkını kullandılar.
Okyanuslarda yeni dönem. Rusya’nın Ortadoğu’da aktif olarak muharip harekata giriştiği yeni dönemde okyanuslarda da küresel dengeler ağır ağır değişiyor. Ne Çin, ne de Rus donanmaları henüz ABD Donanması ile açık denizde bir hesaplaşmayı göze alamaz. Ancak her iki donanma sahip oldukları denizaltılar ve füzeler (özellikle Çin’in DF-21 füzeleri) ile ABD Donanmasına ve ABD çıkarlarına büyük zarar verecek yetenektedir. Benzer şekilde ABD Donanması artık hiç bir koşulda Rusya ve Çin ana karasına yakın denizlerde, bir savaşı başlatma inisiyatifini göze almayacaktır. Gelişmeler, Rusya’nın, Amerikan çıkarlarına Suriye örneğinde olduğu gibi geri planda nükleer kartı kullanarak meydan okumaya devam edeceğini gösteriyor. Çin’in  yeni küresel oyuncu olarak çevre denizlerinden okyanuslara çıkışı ile dünya yepyeni bir döneme giriyor. Bu durum ABD’nin küresel hedef ve politikalarına karşı yeni bir kontrol ve denge durumu yaratacaktır. ABD’nin okyanuslardaki mutlak hakimiyeti, Rusya, Çin ve bütçe baskısı altına girmiştir. Yeni Amerikan Deniz Kuvvetleri Komutanı -denizaltıcı - Oramiral John Richardson’ın işinin çok zor olduğunu belirtelim.