27 Nisan 2020 Pazartesi

Tarihi Değiştiren Mektup 100 Yaşında


Tarihi Değiştiren Mektup 100 Yaşında 
Tarihimizde devlet kaderini etkileyecek öyle mektuplar vardır ki, yeni rotalar belirlemiş, yeni fırsatlar çıkarmış kısacası bugünümüzü şekillendirmiştir. Bunların içinde şüphesiz en önemlisi Mustafa Kemal (Atatürk)’ün Rusya lideri Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 mektubudur. Büyük Millet Meclisinin açılışından 3 gün sonra Meclis Başkanı sıfatı ile Mustafa Kemal, TBMM’nin Moskova Hükümetine Birinci Teklifnamesi mektubunu imzalar. Bu belge milli iradenin resmi ilk dış politika girişimi, aynı zamanda Meclisin ilk görüştüğü konulardan biridir. Milli hükümet (İcra Vekilleri Heyeti) 4 Mayıs 1920’de kurulur. 5 Mayıs’taki ilk toplantısının birinci gündem maddesi Rusya ile ilişkiler konusudur. 26 Nisan mektubu emperyalizme karşı girişilecek ortak mücadeleden bahisle Rusya’dan 5 milyon altın, silah, cephane ve malzeme talep eder. Mektuba cevap, 3 Haziran 1920 de Dış İlişkiler Komiseri Georgiy Çiçerin imzasıyla gelir. Böylece emperyalizm ile eş zamanlı mücadele eden iki ülke arasında ilk resmi ilişki başlamış olur. 
Mektup ve Anadolu’nun Beka Sorunu. Mektubun Meclisin açılışından 3 gün sonra çok büyük bir öncelikle gönderilmesi ve bakanlar kurulunun (icra vekilleri heyeti) kurulduktan bir gün sonra Rusya ilişkileri gündemiyle toplanmasının pek çok nedeni vardır. Ancak en büyük neden ‘Beka’dır. Hayatta kalma gereğidir. Aynı sorun, Rusya için de geçerlidir. Zira iç savaş ve işgal altındadırlar. Her iki devletin birbirine ihtiyacı vardır. Emperyalizm Ankara’yı hem batıdan hem doğudan sıkıştırmaktadır. Anadolu topraklarında emperyalist devletlere ait 100 bin üzerinde bir işgal ordusu mevcuttur. Her coğrafi sektörde istila ve zulüm başlamıştır. Bu güçlerin yanında Damat Ferit’in Kuvayı İnzibatiyesi, millicilere karşı isyanlar ile Ermeni, Rum çeteciler Ankara’yı sıkıştırmaktadır. Meclis’in toplanması bile sonradan Mustafa Kemal’e isyan ve ihanet eden Çerkez Edhem gibi düzensiz çete gücünün taktik başarısı sayesinde mümkün olabilmiştir. Doğuda ise Kafkas Seddi vardır. Durum ümitsizdir. Batıda savaşmak için, doğuya sırtını yaslamak isteyen Mustafa Kemal Kafkas Seddini yıkmalıdır. Doğu sınırları halledilmelidir. Komutanlara çektiği 5 Şubat 1920 tarihli telgrafında, “Kafkas Seddi’ni Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz” demişti. 

Ermenistan’a ABD Desteği.  1920 yılının Nisan ayında emperyalizm acımasızca ilerliyordu. Büyük Ermenistan için düğmeye çoktan basılmıştı. 23 Nisan 1920 yani TBMM’nin ve milli iradenin dünyaya ilan edildiği gün, ABD Ermenistan hükümetini resmen tanıdığını ilan etmişti. Halbuki Ermenistan, Taşnak Partisinin iktidarında 28 Mayıs 1918’de kurulmuştu. Ancak ABD özellikle bugünü seçmişti. Mustafa Kemal’in Lenin’e mektup gönderdiği 26 Nisan 1920 tarihinde de San Remo/İtalya’da toplanan Müttefik Güçler Yüksek Konseyi ABD Başkanı Woodrow Wilson’a Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis’i içine alan ve denize çıkan Ermenistan sınırlarını çizme sürecinin hakemliğini yapma görevini teklif etmişti. ABD Başkanı, bu görevi 17 Mayıs 1920 de kabul etti. Birinci Dünya Savaşı sonrası yorgun ve zayıflamış Avrupa emperyalizmi, Ermenileri koruma ve kollama görevini ABD’ye vermişti. Wilson, 24 Kasım 1920’de bu görevi yerine getirdi. Osmanlı hanedanının imzaladığı Sevr Anlaşmasının hükümleri en büyük gerekçesiydi. 

Toplantı Talimatının Detayları. Mustafa Kemal strateji dehası idi. Henüz 4 yıl önce Birinci Dünya Savaşında Muş ve Bitlis’in geri alınmasında Çar Ordularına karşı savaşan Mustafa Kemal, bu kez devrim sonrası Bolşevik Rusya’dan destek talep ediyordu. Neticede mektuptan 15 gün sonra 11 Mayıs’ta Dışişleri Vekili Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Moskova’ya hareket etti. Ancak 19 Temmuz 1920 tarihinde varabildiler. Yanlarında 8 Mayıs 1336 (1920) tarihli 7 maddelik bir Toplantı Talimatı vardı. Bu gizli talimatın iki nüsha yazıldığını ve bir nüshasının Doğu Cephesi Komutanı (Eski adıyla 15. Kolordu) Kazım Karabekir Paşa’da kaldığını 1960 yılında yayınlanan İstiklal Harbimiz isimli hatıratından (Türkiye Yayınevi, Sayfa 769) öğreniyoruz.  Talimatın lafzı ve ruhu, o dönem Türk-Rus ilişkilerinin omurgasını çatan Mustafa Kemal, Kazım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy) Paşalar ile Dışişleri Vekili Bekir Sami ve İktisat Vekili Yusuf Kemal’in gelecek günlerde Türkiye’nin kaderini belirleyecek ilişkiye bakışının teorisini vermektedir. 7 madde içinden üç madde dikkat çekicidir. İkinci madde: ‘’Türkiye’nin isteği, milli sınırları içinde iç ve dış tam bağımsızlık içinde yaşamak ve bu temel isteğin sağlanması şartıyla Rusya ile kader ve gelecek birliğini (Tevhid-i Mukadderat ve İstikbal) kurmaktır.’’ Dördüncü Madde: ‘’Boğazlardan yararlanma tüm Karadeniz ülkelerine serbest olacaktır. Bunu sağlamak için İstanbul Boğazına tahkimat yapılmamak, İstanbul’a Rus Donanmasının gelmesinin bizim takdir ve isteğimize bağlı olmak üzere Çanakkale Boğazı tahkimatını Ruslarla birlikte savunmamızdır. Bu koşullardan daha fazlası Rusların Çanakkale tahkimatını bağımsız ellerinde bulundurmaları ya da İstanbul’a istedikleri zaman donanma göndermeleridir ki her iki durum da İstanbul’un elimizde bulundurulması kuralını bozar. Ruslara boğazların tam serbestiyetini anlaşma ile sağlamak ya da boğazların savunma ve denetimini Karadeniz sahildarlarının ortak meselesi olarak kabul ettirmek iyi bir çözüm yoludur.’’
Altıncı Madde: ’’Dışarıdan yapılacak yardım: Para, savaş araçları, makineler, gerekirse askeri birlikler (indelhace kıtaat-ı askeriye)’’

Karabekir’in Yaklaşımı. Karabekir hatıratında talimatın ikinci maddesini eleştiriyor. ‘’Burada en göze çarpan ikinci maddedeki Rusya ile kader ve gelecek birliği   konusudur. Eksikliği aranan madde de doğu sınırlarımızın durumudur. Kader birliği meselesi pek kapsamlı ve karmaşıktır. Heyette bulunan iki vekilin de kafası karışıktır. Bana şunu sordular: Her neye mahal olursa olsun batı devletleri ile mi anlaşmalı? yoksa Bolşeviklerle mi birleşmeli?  Yani açıkçası batı devletlerinin idaresine mi girmeli? Yoksa Bolşevik olup Sovyet hükümeti ile mi birleşmeli?  Bu da Rusların idaresine girmek demektir. Kendilerine ne o ne de öteki dedim. Meselenin iki değil, üçüncü yolu vardır. Her iki şekil de bağımsızlığımızı kaybetmek, yani ölmektir. Ölümün hançerle mi? Tabanca ile mi tercih olunmalıdır diye münakaşası faydasızdır…. Ruslarla yapılacak şey, madem ki ikimizin de düşmanı müşterektir şu hâlde tabii dostuz ve müttefikiz. Aramızda hudutlarımızı ve yapabileceğimiz işleri tespit edelim maddi manevi mütekabil yardımları taahhüt altına alarak, zaten ayrı ayrı başladığımız işlerimizi yürütelim. Bizim ihtiyacımız para, savaş malzeme ve araçlarıdır. Yapabileceğimiz ise dindaşlarımızın üzerine tesir ve Ermeni engelini kaldırmaktır.’’

Zorlukların Dayatması. Diğer yandan 4 ve 6. Maddeler milli güçlerin kurtuluş savaşını devam ettirebilmek için ne denli zor durumda olduklarının göstergesidir. Çanakkale’nin tahkimatının gerekirse birlikte yapılmasının düşünülmesi donanma yokluğunun ve 1,5 yıl önce biten Birinci Dünya Savaşında yaşananların kurucularımız üzerinde yarattığı psikolojinin bir sonucudur. (Mondros’tan 3 gün sonra 3 Kasım 1918’den itibaren boğazdaki mayınların taranması, tüm bataryaların imhası başlamıştır.) 

Sağlam Temeller Birinci ve 1921 Ocak ayındaki ikinci görüşmeden sonra artık sağlam temeller atılmıştır. Her iki taraf da aklın, karşılıklı saygı ve erdemin gereği bir nevi Karabekir’in üçüncü yoluna sadık kalır. Rusya, Türkiye’de Bolşevizm hareketlerini desteklemez. Türkiye, Sakarya’nın doğusuna çekilecek kadar zor durumda kalsa da emperyalizmle mücadeleden ödün vermez. Dişi ile tırnağı ile savaşır. 16 Mart 1921’de Moskova’da Türk-Sovyet Antlaşması imzalanır. 16 Mart tarihi bilhassa seçilmiştir. Şehzadebaşı Katliamı ve İstanbul işgalinin yıldönümüdür. 
Çok Önceden Başlatılan Yardımlar. Diğer yandan anlaşmanın imzalanmasından 9 ay öncesinde Rusya, milli güçlere ilk deniz sevkiyatını başlatır. Bu bile iki devrimci liderin birbirine olan güveninin bir işaretiydi.  Rusya’dan 300 bin tona yakın silah ve cephane taşıyan sevkiyatlar büyük taarruza kadar devam etti. ‘’Gözüm Sakarya’da Kulağım İnebolu’da’’ diyen Mustafa Kemal’in süvarileri, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi. Savaş bitmişti. Mustafa Kemal büyük zaferden emin olarak 8 ay önce, 4 Ocak 1922’de Lenin’e son mektubunu yazar. Şöyle der: ‘’Türkler ve Rusların, tarihi, yüzyıllarca süren kanlı savaşların gürültüsüyle dol­durduktan sonra, bu kadar çabuk ve bu kadar bütünsel bir şekilde uzlaşmaları, öteki milletleri şaşkınlığa uğratmıştır. Bu anlamda da Türkiye, Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusya’sına Batı Av­rupa’ya olduğundan çok daha yakındır…Türkiye, Sovyet Rusya’ya karşı takip ettiği siyasetten geri adım atmaya­caktır ve bu konuya dair yayılmış bütün söylentiler katiyen yanlıştır…Yine aynı şekilde sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya do­laylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dâhil olmayacağız.’’

Günümüze Dersler. Atlantik sistemin ve Washington Konsensüsünün derinden çatırdadığı, Asya yüzyılının başladığı, COVİD-19 sonrası yeni küresel sistemin oluşmaya başladığı günümüzde, tam tamına 100 yıl önce bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin imkânsız gibi görünen kurtuluş ve kuruluşunu mümkün kılacak süreci başlatacak bir mektubun yazıldığı yakıcı ve öldürücü koşulları düşünürsek, bugün umutlu ve ümitli olmak için pek çok nedenimiz vardır. Devletlerin ebedi düşman veya dostları yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’nun 16 kez, Mustafa Kemal Atatürk’ün ise 1916 Mart’ında savaştığı Ruslarla, cumhuriyetin kuruluşunun yolunun taşlarının döşeneceğini kim düşünebilirdi? Demek ki tarihin yaratıcılığı insanın önünde. 23 Nisan 1920 koşullarında sorulsa, mecliste sadece bir kişi bugünleri hayal edebilirdi. Yaşayan kuşaklar 100 yıl öncesinden ders almalı, Atatürk’ün bağımsız Türkiye’yi kurarken verdiği mücadeleyi hatırlamalıdır. Onun stratejik zekâsı ve jeopolitik aklının ürünü olan Moskova ile pragmatik iş birliğinin en sonunda kendine özgü ulus-devlet modeline hayat verdiği gerçeği geleceğimize rehberlik etmelidir. 







22 Nisan 2020 Çarşamba

Yunanistan Ne Yapmalı?


 


Mavi Vatan 
Amiral Cem Gürdeniz
Yunanistan Ne Yapmalı? 
Osmanlı İmparatorluğuna karşı bir ayaklanma sonucu 1830 yılında kurulduğunda başlarına bir Alman soylusu olan Otto isimli kral getirildi. 3 yıl önce Navarin’de demirli bulunan Osmanlı - Mısır karma deniz filosunu İngiliz, Fransız ve Rus ortak donanması yakmış, İyon Denizinde Osmanlı deniz gücü varlığı büyük yara almıştı. Mora’da başlayan isyan kuzeye yayılmış ve büyük Türk katliamları yaşanmıştı. Ege’de Kiklat Adaları kaybedilmiş, adaları geri alacak ve koruyacak donanma olmadığından 15. Yüzyılda başlayan mutlak Türk egemenliği adalar cephesinde ilk darbesini almıştı. Bugün Navarin Kıyısı güney ucundaki Pylos şehrinin en güzel yerinde büyük bir anıt vardır. Üç ayrı yüzünde İngiliz, Fransız ve Rus amirallerin rölyefleri bulunur. Anıtta tek bir Yunan kahramanının adı yoktur. Kısacası Yunanistan’ı 19. Yüzyıl emperyalizmi kurmuştur. 
Kumar Masasında Kurulan Yunanistan. İşin bir de finansal yönü var. 1821 sonrası başlayan isyan sonrasında Yunanistan’ın kuruluşuna destek için geçici Yunan Hükümetine verilen 3 milyon pound civarındaki borç üzerine Londra borsasında 1824 ve 1825 yıllarında hisse senetleri çıkarılmış; bu hisseler 1830’da tavan yaparak İngiltere’de yeni zenginler türemiştir. Yani Yunanistan kumar masasında kurulmuştur. Yunanistan’a o dönem milli gelirinin % 120 si civarında borç verilmesini başka nasıl izah edebiliriz? Verilen borcun da İngiltere’den her çeşit silah, cephane ve üniforma satın almak için kullanıldığı da ekleyelim. Yunanistan bu finansal kaynağı Pan Hellenizm, Ortodoks Hıristiyanlık inancı ve Türk düşmanlığı ile şekillenen milli yüksek stratejik hedefi olan Megali İdea (Büyük Fikir) çerçevesinde kullandı ve 1830’dan günümüze kadar devam eden kumarda kazanılmış vekil bir devlet olarak emperyalizme hizmet etti. 
Temel Sorunlar Yunanistan’ın temelde iki sorunu olduğunu değerlendiriyorum. Birincisi tarih boyunca kaderlerinin batı tarafından şekillendirilmesine izin vermeleri. İkincisi ayakları yere basmayan, milli güce dayanmayan, gerçekçi olmayan, hayallere dayalı bir devlet siyasetine sahip olmaları.  Bugün her iki sorunun uzantıları ile yaşamaya devam ediyorlar. Yunanistan’ın nüfusu yok. Ekonomisi küçük. Toprakları verimsiz. Endüstrisi yok. Hizmet sektörünün turizm ve gemicilik dışında ekonomiye önemli katma değeri yok. 
Kurdukları Hayal Dünyası Yunanistan küçüklüğü ile ters orantılı devlet ve millet ideolojik bütünlüğe sahip. Öncelikle büyük bir tutku ile ırki ve kültürel temelde MÖ 300’lerin Atina, Sparta ve Makedonya mirasına yani Helenistik çağın günümüzdeki temsilcileri ve demokrasinin beşiği olma ayrıcalığına, o nedenle de batı değerlerinin temelini oluşturduklarına; 19. Yüzyılda ortaya atılan Bizans kavramı üzerinden de Doğu Roma İmparatorluğunun mirasçısı olduklarına inanıyorlar. Kısacası eski çağlarda ticaret dili olan Grekçenin konuşulduğu her yerin kendilerine ait olduğu gibi takıntıları var. Aynı takıntı Kıbrıs ve Makedonya için de var. Karadeniz kıyıları için de var. Diğer yandan göz önünde tutulması gereken bir özellikleri var. Güçlerinin çok ötesinde çok büyük kültürel ideolojik bütünlük ve jeopolitik hedef birliğine sahipler. Bu alanda bizden çok daha iyi durumdalar. (Türkiye’de ulusalcılık hastalık diyebilen; Türk Milleti kavramına, Atatürk’e dayanamayan kitleler var.) Diğer taraftan Yunanistan ideolojik yapılanmada Türk düşmanlığını mükemmel kullanıyor. Türkiye’de laik bir iktidar olduğunda yayılmacı/işgalci Türk; İslamist iktidar olduğunda yayılmacı/neo-Osmanlı Türk söylemleri ile her durumda Türk düşmanlığını canlı tutuyorlar. Aya Sofya’da bir gün mutlaka ayin yapacaklarına inanıyorlar. 
Daima Batının Desteği ile Yaşadılar. Milli gücü zayıf olduğundan, Yunanistan yüksek ideallerine büyük güçleri kullanarak erişmeyi iyi biliyor. 19. Yüzyıldan itibaren sanayisiz ve donanmasız tarım imparatorluğu konumundaki Osmanlıya karşı, arkalarına emperyalizmi alarak sürekli genişlediler. Denizci karaktere her zaman sahip olan Yunan yönetimleri Birinci İnönü Savaşına kadar doğuya doğru genişlemesini sürdürdü. Bu süreçte asli güç unsuru donanmaları oldu. 1897 Türk Yunan Savaşında karada büyük zafer elde ettiğimiz halde masada kaybeden ve Girit’i teslim eden taraf biz olduk. Balkan Savaşında Çatalca’ya kadar geldiler. İki ayda Osmanlı egemenlğindeki Ege Adalarını işgal ettiler. Birinci Dünya Savaşının başında 1914 sonbaharında Britanya Hükümetine Gelibolu Yarımadasına Kraliyet Donanması ile birlikte saldırmayı teklif edecek kadar ileri gittiler. Sınırları yoktu. 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e çıktıklarında askerlerin ilk gün parolası ‘’Paleologos (son Bizans Hanedanı)’’ işareti ‘’Konstantinopolis’’ idi. 
Yunan Genişlemesini Atatürk Durdurdu. Bu genişleme Küçük Asya Faciası ile 9 Eylül 1922 sabahı sona erdi. Mustafa Kemal Yunan istilacılarına çok büyük bir yenilgi yaşattı. 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs’ta ikinci yenilgiyi yaşadılar. Her iki yenilgiye rağmen NATO ve AB üyeliği ile Türkiye’deki Atlantik damarı iyi kullanarak Ege’de pek çok sorun alanında emrivakilere dayalı bir statü yakaladılar. Hemen hemen tüm krizleri onlar başlattı ve Türkiye reaksiyoner durumda bırakıldı. Ancak Deniz Kuvvetlerimizin olağanüstü gayretleri sayesinde Türk siyasası başta 12 mil ve kıta sahanlığı sorunları ile Kardak Krizine müdahalede hata yapmadı. Ancak bu girişimler, sorunların hiçbirini çözmedi sadece dondurdu. 
 Yunan Emrivakileri Dönemi Kapanmıştır. 21. Yüzyıl başında Yunanistan bu kez Doğu Akdeniz gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldı. Doğu Akdeniz’de Türkiye’den Ege’dekine benzer bir siyasa bekleyen Yunanistan, jeopolitik sürprizle karşılaştı. Zira Doğu Akdeniz krizi, kenar kuşağın yıkılmaya yüz tuttuğu, tek kutuplu dünyanın çok kutuplu düzene evrildiği ve Türk Amerikan ittifakının, Türk Amerikan krizine dönüştüğü bir döneme denk geldi. Türkiye geri adım atmadı. Sorunu dondurmadı. Acilen batıdan yardım istediler. Doğrudan bir yardım gelmedi. Türkiye caydırılamadı. Kendi gücüne dayanmayan Yunanistan’a Türkiye Cumhuriyeti  9 Eylül 1922 ve 20 Temmuz 1974’den sonra bu kez askeri bir çatışma olmadan büyük bir yenilgi tattırdı. Zira Yunanistan 21. yüzyıl başına kadar başta savunma sanayi olmak üzere endüstrileşme, ekonomik büyüme, insani sermayesini genişleterek milli hedeflerine erişmedi. Entrikalar, harici ittifaklar ve Batıdaki Yunan hayranlığı sayesinde hedeflerine erişti. Emperyalizmin izin verdiği ölçüde geliştiler. Müflis kumarbaz durumunda ülkelerini 2008 sonrası iflas ettirdiler. 
Ders Almıyorlar. Bugün hala yaşananlardan ders almış görünmüyorlar. Gerek hükümet gerekse medyada Türk düşmanlığı ve aleyhtarlığı artarak devam ediyor. Aklı başında bilge ve akil insanların varlığı bu gürültücü çoğunluğa sesini duyuramıyor. Hala Ege ve Doğu Akdeniz’in ev sahibi olduklarına inanıyorlar. Bir türlü Türkiye’nin Deniz Kuvvetleri boyutunda ileri seviyede denizcileştiğine, milli güce dayalı bir donanmaya sahip olduğuna inanamıyorlar. İnanmak istemiyorlar. Covid19 krizinde bile bu gücün neredeyse 3000 denizci ile 1,5 aydır önemli bir güçle denizde varlık gösterdiğini; tersanelerimizde TCG Anadolu başta olmak üzere tüm yeni gemi inşa projelerinin aksamadan devam ettiğini görmek istemiyorlar.  
Yunanistan ne Yapmalı? Bu sorunun tek ve basit bir cevabı var. Yunanistan içerde kendi geçmişinin hayal dünyasında yaşayabilir. Sonsuz fanteziler kurabilir. Ama bunu dışarıya Ege’ye, Akdeniz’e, Karadeniz’e Türkiye’nin egemenlik ve çıkar alanlarına taşımamalıdır. Haddini bilmelidir. Donanmasız Osmanlının hatalarını Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet asla tekrarlamaz. Cumhuriyet hakkı olan Mavi Vatanın bir damlasının kaybına izin vermez. Artık Ege’deki kronik sorunların çözümü için masaya oturmanın vakti gelmiştir. Zira her kronik hastalığın mutlaka terminal bir safhası vardır. Bu safhaya gelmeden 400 yıl birlikte yaşamış iki millet bir araya gelerek sorunları barış içinde halletmelidir. 
KİTAP TAVSİYESİ: Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı, 27 Kasım 2019 Türk Libya Deniz Sınır Mutabakat Muhtırasının Mimarı Tümamiral Cihat Yaycı’nın Türk Tarih Kurumundan çıkan ‘’Yunanistan Talepleri -Ege Sorunu (Soru ve Cevaplarla)’’ isimli kitabı bu makalemde bahse konu Ege Sorunlarına akıcı, analitik ve bütüncül yaklaşımla ışık tutmakta, çok önemli tavsiyeler sunmaktadır. Başta Hükümet olmak üzere akademisyenler ve konuya meraklılar için son derece önemli bir dokumandır. Deniz Hukuku külliyatımıza kazandırdığı bu yeni eser için Amiral Yaycı’yı kutluyorum.






15 Nisan 2020 Çarşamba

Küresel Sistem Demir Tarıyor


 


Küresel Sistem Demir Tarıyor
Denizcilerin, özellikle gemi komutanı veya kaptanların en büyük kâbusu geminin demir taramasıdır. Rüzgâr altına ya da akıntı yönüne doğru kademe kademe sürüklenen gemi bir noktadan sonra ne makinesinin ne de demir ve zincirinin karşı koymasını dinlemez ve sonunda karaya oturur. Karaya oturan gemi eğer kumluk bir alanda oturmuşsa daha sonra kurtulma şansı olabilir. Ancak kayalıklara doğru sürüklenerek karaya oturmuşsa belirli bir süre sonra parçalanarak su almaya başlar ve kurtarılmayacak duruma gelir. Artık bir enkazdır. 
Devletler de karaya oturur. Savaşlar, iç savaşlar, taht savaşları, ayaklanmalar, ekonomik krizler, doğal afetler, salgın hastalıklar gibi nedenlerle devletler de karaya oturabilir. Bazıları bu olağanüstü koşullardan enkaza dönüşmeden kurtulabilirler. Bazılarının bu olanağı olmaz. Tarihten silinirler. Bazıları da enkaz üzerine yeni bir ruhla yeni bir kimlikle ve taze bir güçle yeni bir devlet kurarlar. 
Dünya demir tarıyor. Dünya Savaşları, iklim değişikliği, çevre felaketleri, doğal afetler, küresel ısınma, ekonomik krizler ve salgın hastalıklarda da dünya demir tarar. Ancak Homo Sapiensten bu yana dünyada yaşamış olan 100 milyarın üzerindeki insanın kurduğu topluluk, kabile, millet, devlet sistemleri her ne kadar milyonlarca yıl önce insanın kontrolü dışında beş ayrı yok olma (extinction) süreci ile karşı karşıya kalsa da topyekûn ortadan kalkma tehdidi ile hiçbir zaman karşılaşmadı. Bu nedenle çeşitli nedenlerle demir tarayan dünya, asla karaya oturup enkaza dönmedi. 
Nükleer Tehdit. Ancak 1945 sonrasında yerküre ilk kez insan marifeti ile kendi kendini yok edecek ve altıncı yok olma sürecine girecek kendini yok etme (self extinction) potansiyeline sahip bir dönemi başlattı. Bu sürecin işaret fişeği Japonya’da nükleer silahın patlatılmasıydı. Nükleer silahlar insanlık tarihinin yarattığı en büyük yıkıcı güç oldu. İnsanlık, tarihinde ilk kez kendi kendini yok edecek süreci kendi iradesi ile başlatıyordu. Bu irade Amerikan iradesiydi. Bu nedenledir ki Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan Amerikan atom bombalarının mimarı Oppenheimer, Manhattan projesinin ilk testi başarılı olunca kutsal bir Hint kitabında okuduğu şu cümleleri sarf etmişti: ‘’Şimdi ben ölüm ve dünyaların yok edicisi oldum.’’ 2012 kayıtlarına göre, dünyada 8 devlet (ABD, RF, İngiltere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, İsrail, K.Kore) her an kullanıma hazır 4400 nükleer silaha sahip. Eğer depolarda tutulanlar dahil edilirse kabaca 19 000 nükleer silahtan bahsediliyor. Yıkım gücü dünyada neredeyse canlı bırakmayacak kadar büyük. Canlı kalanlar da radyasyon tehdidi ile yaşamak zorundalar. 
Çevresel Tehdit. Diğer yıkım çevreden geldi. 18. Yüzyıl sonunda Sanayi devriminin; 20. Yüzyıl başlarında petrol çağının başlamasıyla yerküredeki en gelişmiş canlı türü olan insan, doğayı kontrol etme gücünü katladı. Bu süreci başlatan asıl sebep, insan oğlunun kazanma hırsının kontrol altına alınamamasıydı.  Liberal kapitalist batı hem kazanmak hem sömürmek hem iyi yaşamak istiyordu. 21. yüzyıla girdiğimizde kabaca 4,5 milyar yaşında olan yerkürede insan, 200 bin yıldır varlığını sürdürüyordu. Medeniyetlerin en erkeni 10 bin yıl öncesine; Tek tanrılı dinlerin ilk kitabı bile kabaca 5 bin yıl öncesine dayanıyordu. Son 260 yılı saymazsak insanlık ve ekonomi kas ve rüzgâr gücü üzerinde yükseldi. 1773 yılında İngiliz James Watt’ın sitim makinesini bulmasından sonra her şey değişti. Yerkürenin sunduğu olanaklar ile önce kömür, yüz yıl sonra petrol, endüstriyel medeniyeti insan aklının tahmin edemeyeceği boyutlarda geliştirdi. Ancak doğayı da mahvetti. Petrol, enerjiden, plastiğe, gübreden kimya sanayine insan hayatının her alanına nüfuz etti. 21. yüzyıl biterken doğalgaz talebi artmaya başladı.Neticede hidrokarbonlar yani petrol, doğal gaz ve kömür insanlığa tarihte emsali olmayan büyük bir enerji arzı ile gelişme sağlarken, başta karbondioksit salınımları ve plastik, gübre vb. desteklediği yan ürünler ile doğayı mahvetti. Bugün insan dışındaki biyolojik tüm varlıklar yer kürede insan olmasa 100 kat daha az yok olacaklar. 1970’den sonra insan nüfusu 2 kat artarken, vahşi hayvan nüfusu tam 2 kat azaldı. Bazı bilim insanları bu dönemi altıncı yok olma dönemi olarak isimlendiriyor. Atmosferdeki CO2 seviyesi milyonarca yıllık tarihte yaşanmadık ölçüde yüksek. Okyanusların binlerce metre derinliklerindeki dünyana oksijen temin eden organizmalar ölüyor. Denizler, nehriler ve göller ölüyor. Küresel ısınma sunucu buzullar eriyor. Deniz seviyesi yükseliyor. Kuraklıklar, su baskınları, kasırgalar artıyor. Katı atıklar yüzünden okyanuslarda Türkiye büyüklüğünde plastik adalar oluşuyor. 
COVİD19 Yerküre eriyen buzulları, yok olan canlı türleri, perişan edilen yağmur ormanları, neoliberal kapitalist sömürüye teslim edilen tüm varlıkları ile imdat sinyalini veriyordu. Yani yer küre demir tarıyordu. Kapitalist sistem, 18. yüzyıldan sonra dünya gemisinin kaptan köşküne geçmişti. Protestan ahlakı ile şekillenen kapitalizm emperyalizme evrilmiş, iki dünya savaşını ve soğuk savaşı kazanmış olmanın rahatlık ve şımarıklığı ile neo liberal kapitalizme dönüşmüştü.  Sözde demokrasi maskesi altında emperyalist etki alanını genişleten bu sistem, sahip olduğu sermaye gücü, kültürel güç, psikolojik üstünlük ve yok edici nükleer askeri gücü kullanarak ulus devletlerin doğal kaynaklarını kontrol edecek tüm mekanizmaları ortadan kaldırdı. Artık doğanın kontrolü neoliberal elitlerin eline geçmişti. Sınır tanımıyorlardı.  Gemi, 21. Yüzyılın ilk yarısında doğanın tüm uyarılarına rağmen ısrarla karaya oturmaya kararlıydı. Zira sistem yanlıştı; teori yanlıştı. Pratik yanlıştı. İnsanlık intihar ediyordu. Tüm dünyan nüfusunun %1’lik bölümü, küresel gelirin %80’ine sahipti. Gelir dengesizliği, nüfus artışı, doğanın yok edilişi artık iç içe geçmişti. Bu dengesizlik sadece insanın insanı sömürmesinden kaynaklanmıyordu. Bu aynı zamanda neo liberal kapitalist ekonominin doğayı sömürmesinden de kaynaklanıyordu. Nükleer silahları geliştiren küresel sistem bu sefer doğayı yok ediyordu. Covid19 bu süreci durdurdu. Diğer taraftan küresel ekonomik sistemin demir taramasını hızlandırdı. 
Yeni Dünya Düzeninde Gemiyi Kurtarmak. Bir aydır neredeyse 3 milyar insanı evine hapseden virüs, dünyanın ve doğanın kurtulabileceğini ispat etti. Yaratacağı yeni düzen milyonlarca ölü ve yaralı ile mahvolmuş şehirler ve devletleri yaratan bir dünya savaşı üzerinden değil, salgın bir hastalık üzerinden kendine yol açıyor. Batı, yarattığı iki devasa kötülüğün (nükleer ve çevre tahribatı) daha büyük felaketlere yol açmadan kontrol altına alınması gerçekliği ile yüzleşiyor. Ulus devletlerin güçlenme döneminin önü açılıyor. Bu yeni dönemde Kemalizm öğretisinin yani altı okun her birinin sükûnet, refah, barış ve istikrar için her devlete rehber olacağını söyleyebiliriz. Zira Kemalizm doğaya, insan hayatına, devlete, millete saygılıdır. Devletçi, halkçı, laik, milliyetçi, cumhuriyetçi ve devrimcidir. Asya çağında Kemalizm’i rehber edinecek yenilenen dünya, karaya oturan insanlığı selametle açık denize çıkaracak tek reçetedir. Türkiye’de yeni arayış içinde, hala çöken Atlantik sistemden medet umanlar ve ulusalcılığı hastalık olarak görenlere hatırlatalım. Titanik 108 yıl önce, 14 Nisan 1912 günü gece 2335’de buzdağına çarptığında, kaptan dahil yolcu ve mürettebattan yani 2200 kişiden hiç kimse geminin 2 saat 45 dakika sonra batacağını tahmin etmiyordu. Ne yazık! Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan bu topraklar, bugün bile Titanik artıklarını yaratmaya devam edebiliyor. Sorun onların ortaya çıkması değil. Onların dedelerini Mütareke döneminde gördük. 1919 yılında Sadrazam Damat Ferit, İngiltere Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe'a şöyle diyordu: ‘’Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah'tan sonra İngiltere'dir." Sorun bu gibilerin batmakta olan güneşi doğuyor diye pazarlamaları ve bu yüzsüz yalana inananların varlığıdır. Bu güzel ülkede kısa dönem çıkarları nedeniyle bu yalana hala inanan ve inanmak isteyenleri kripto FETÖ’cüler, açık Atatürk düşmanları  ve sahte Atatürkçülerin yoğunlaştığı günümüz konjonktüründe ikaz etmek görevimizdir. 







8 Nisan 2020 Çarşamba

Karantina Günlerinde Denizci Tavsiyeler


Mart 2020 başından bu yana gündemimizi her yönü ile meşgul eden Kovid-19 salgını gerek yazılı gerekse görsel ve sosyal medyada çok boyutlu analiz ediliyor. Özellikle 65 yaş ve üzerine sokağa çıkma yasağı ile genel olarak evinde kal prensibiyle hareket serbestisi kısıtlanan milyonlar içinde bu durumdan şikâyet edenler ve psikolojik olarak menfi etkilenen kitleler var. Kendilerini bir nevi ev hapsinde gören bu kesimlere bu kez değişik bir yazı ile farklı bir perspektif sunmak isterim. Bu perspektif temelini kumpas bir dava sonucu haksız ve hukuksuz şekilde iki farklı hapishanede geçirilen 3,5 yıldan almaktadır. Bazen kıyas yapmak ve başkalarının tecrübelerini öğrenmek en büyük yardımcı olabilir. 

KENDİ VATANINDA TUTSAK OLMAK

ABD destekli FETÖ ve işbirlikçilerinin kurgulayıp uyguladığı Balyoz kumpası sonucunda, 11 Şubat 2011 günü Tümamiral rütbesi ile girdiğim Hasdal Askeri Tutukevinden, 5 Eylül 2012 tarihinde tasfiye edilmiş emekli bir Amiral olarak Silivri Cezaevine nakledildim. 2012 yılı Yüksek Askeri Şurasının mevcut kanun ve yönetmeliklere aykırı şekilde aldığı karar, beni büyük bir sadakat ile bağlı olduğum Cumhuriyet Donanmasından ayırmıştı. Böylece, Hasdal ve Silivri Hapishanelerinde 19 Haziran 2013 tarihine kadar FETÖ ve Atatürk karşıtı cephenin tutsağı olarak toplamda 3 yıl 7 ay kendi vatanımda tutsak oldum. Sahte Balyoz davasında kısa süreli (bir ay) ilk tutuklandığım 24 Şubat 2010 gününe kadar bırakalım bir mahkeme ile muhatap olmayı, 52 yıllık hayatımda trafik cezam bile yoktu. 

FARKINDALIK GÜÇ VERİR

Büyük bir haksızlığa uğramış olmaya rağmen, yaşananın büyük siyasi bir hesaplaşma ve Mustafa Kemal Atatürk’ten intikam süreci olduğunun farkında olmak, 3,5 yılın her gününe güçlü başlamak için büyük bir nedendi. Silivri’de kabaca 60 metrekarelik kısıtlı yaşam alanında, açık hava ve gökyüzünün bile sınırlı olduğu bir ortamda; ailenizle haftada bir kez bir saat kapalı ve yine bir kez 10 dakika telefon görüşme şartlarına bedenen ve ruhen dayanmalıydınız. Bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk ve Mavi Vatan için bedel ödüyor olmanın bilinç iklimi altında duyduğum huzur dışında, en büyük gücü denizci olmaktan aldım. 

HAPİS HAYATI DENİZCİLERİ ZORLAMAZ

Zira denizdeki yaşantı başta doğa ile mücadele; daha sonra dar bir alanda diğer insanlarla birlikte yaşamak; sevdiklerinizden, kişisel konforunuzdan ve önceliklerinizden haftalarca, bazen aylarca ayrı kalmaya katlanmak demektir. Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizciler özgürlüğünden bilerek geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. 
Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz. İradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler hapis hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler. 1755 yılında İngiltere'de yayımlanan "Life of Johnson" isimli eserinde Boswell şunları söylüyordu: “Kendini bilerek tutsak edecek bir niyeti olmayan hiç kimse denizci olmayacaktır. Bir gemide olmak denizde boğulma şansı da olan hapishanede olmakla eşdeğerdir. Hapishanedeki adamın en azından daha geniş yaşam alanı, daha iyi yemeği ve arkadaşları vardır.”
İşte ben ve pek çok denizci arkadaşım Hasdal ve Silivri isimli beton gemilerde zorlu bir deniz seyrine katıldığımız kabullenmesiyle hapishane günlerimizi denizdeymiş gibi geçirdik. Beden ve ruh sağlığına dikkat ettik. Rutinden uzaklaşmadık. Beton gemilerin ve bu gemilerde seyrin en önemli özellikleri hiç yalpaya düşmemeleri ve varış limanı ile varış zamanının belirsizliği idi. Değişen tek şey zaman ve hapishane avlusundan görülebilen kısıtlı sayıdaki gök cisimlerinin hareketleriydi. 

RUHU BESLEMEK

Böyle bir düşünce sistematiği içinde Hasdal ve Silivri'de deniz ve aile özlemimi gidermek için ruhun beslenmesi şarttı. Bunun için şahsen üç şeyle uğraştım. Okumak, Yazmak ve sanatla uğraşmak. 

KİTAP HAYATTIR

Hasdal ve Silivri'de geçirdiğim 3,5 yıl içinde 350 civarında kitap okudum, 2500 sayfaya yakın kitap yazdım. Bu kitaplar Cumhuriyet Donanmasının gelişimi ve denizcilik gücü üzerine odaklandı. Yazdıklarımın ilk ürünü 2013 yılında “Hedefteki Donanma” isimli kitap ile kamuoyuna sunuldu. Bu kitabı daha sonra 2017 yılına kadar 4 ayrı kitap takip etti. Diğer bir uğraşım sanat oldu. Özellikle Silivri'de gemi maketleri ve dioramalar yapmaya başladım. Yaratıcılıkla değişim geçiren malzemeler örneğin şeker karıştırma çubuğundan güverte tahtası, kürdandan direk, diş macunundan deniz gibi uygulamalar ile çocukluğumda yaşadığım ortamları ve gitmeyi hayal ettiğim yerleri modelledim. Bedenim tutsak alınsa bile, ruhumu diş macunundan yapılan denizde yüzecek; kâğıttan bir kotrada yelken yapabilecek kadar özgür hissedebiliyordum. 

HAPİS VE İRADE

Kısaca, hapis insanı gerçek kimliği ile buluşturan bir sınavdır. Sınav sonunda, her fırtınalı seyirden gemisini emniyetle limana döndüren kaptan gibi, daha güçlü ve daha tecrübeli çıkarsınız. Nelson Mandela'nın dediği gibi: “İnsan direngenliği, ruhunun adaletsizliğe direnme yeteneğini bizzat hapishanede buluyor. Ve burada... Liderlik vasıflarına, adaletsizliğe karşı nerede olursa olsun mücadele etmeye kararlı bir insanın niteliklerine sahip olmak için yüksek okullardan mezun olmak gerekmediğini öğreniyorsunuz...”

KOVİD-19

Sonuç olarak kovid-19 nedeniyle evlerinde zorunlu kalan kitlelere tavsiyem şudur. Aileniz, sevdikleriniz, yuvanızla birliktesiniz. Kurallara uyarak kutsal yaşam hakkınızı elinizden alma fırsatı vermediğiniz, direndiğiniz ve katlandığınız sürece salgına yenilmezsiniz. Kovid-19 ile mücadele kurallarına uyma konusunda iradeniz sizi aksine zorladığında direnin, sonunda kazanacak olan sizsiniz. Bu süreçte yol gösterici tek rehber bilimdir. Uzmanların tavsiyeleridir. İnsani değerlerin yerlerde süründüğü batıda sürü bağışıklığı ve gevşek karantina uygulamaları altında hayatını kaybeden yaşlılar, sadece hükümetlerin aldığı yanlış kararlardan etkilenmedi. Başlangıçtan bu yana yapılan ikazlara kulak asmadılar. Başta İtalya olmak üzere pek çok ülkede, gençler ileri yaştakilerle özellikle ev içinde yan yana gelerek hastalığı onlara bulaştırdılar. Kendileri büyük bir çoğunlukla bir veya iki haftada hastalığı atlatırken, büyükleri bunu başaramadı. Türkiye’nin gençleri ve ileri yaştakileri bu süreçten ders almalıdır. Büyüklerimize sabır ve onları dışarıya çeken iradelerine direnme tavsiyesi yapalım. Gençlere de Atatürk'ün sözleri ile hatırlatma yapmak isterim. Şöyle diyor Ölümsüz Başkomutan: “Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur.”
Vefat eden her yaşlımız, geleceğin büyük kubbesinden düşen bir tuğladır. Sözde medeni batı alemine inat Türkler olarak yaşlılarımıza bu zor dönemde destek olalım. Onları el üstünde tutalım. Yaşlılarımız da evde kalmayı bir nevi seferberlik zamanı görevi bilsinler. Son sözümüz: Evde Kal Güzel Türkiye’m.
***
67 yıl önce elim bir kaza sonucu kaybettiğimiz ve Mavi Vatan derinliklerine emanet ettiğimiz TCG Dumlupınar denizaltımızın 81 şehidini rahmet ve minnetle anıyoruz. Vatan Sağ Olsun sözleri ile Türk milletinin kalbinde çok özel yeri olan aziz şehitlerimiz, bugün de tertemiz ruhları ile Çanakkale Boğaz karakol görevine devam ediyorlar. O görev sonsuza kadar devam edecek. Tanrı devletimizin bekasının en büyük sigortası Cumhuriyet Donanmasını ve Denizaltı Filomuzu her türlü kötülük ve beladan korusun.





31 Mart 2020 Salı

algın, Bölgesel Jeopolitik ve İstanbul Kanalı

Description: IMG_0131 




Salgın, Bölgesel Jeopolitik ve İstanbul Kanalı
Covid19 salgını sadece fay hatlarını kıran bir deprem değil, dünyayı her yönü ile değiştirecek tsunamiler, artçı depremler ve artçı şoklar yaratan; yaratmaya devam eden ve uzun süre yaratacak bir devrimin ta kendisi oldu.  Halen yaşananları ve kısa sürede yarattığı sonuçları barutsuz bir dünya savaşına benzetebiliriz. Savaşlar devletlerin milli güçlerinin er meydanıdır. Halkın savaş azim iradesi ile beslenen milli güç faktörleri savaşın sonucunu belirler. Alman Şansölyesi ne diyor? ‘’İkinci Dünya Savaşından bu yana gördüğümüz en büyük meydan okuma!’’ Evet bu meydan okuma, doğa ile insan arasında. Şu an için kazananı doğa. Ancak bu savaş, diğer yandan salgını kontrol altına alma ve salgının sonuçları ile her boyutta mücadele konusunda devletlerin yetenek ve olanak envanterini; halkın disiplinini; devletin örgütleme ve müdahale becerisini; seçilmiş alanlarda yaratıcılık ve üretim kapasitesini kısacası gerçek bir savaş ortamına yakın şartlarda her devletin milli gücünü test etti.
Virüs Doğayı Koruyan Durumda. İnsanoğlunu evinden çıkarmayan bir virüs, erişim ve yerleşimde sınır tanımadan kendini doğanın koruyucusu ilan etti. Küresel, bölgesel ve neredeyse ülkesel ulaşım yarı yarıya azaldı. Karbondioksit salınımı ile başta plastikler olmak üzere katı ve sıvı atıklar azaldı. İnsan hareketlerini durma noktasına getirirken, tüketim çılgınlığına son verdi. Serveti olanlar için bu gücün bir anlamı olmadığını ispat etti. Herkesi eşitledi.
Değişim Kaçınılmaz. Artık insan hayatını ve faaliyetini ilgilendiren ve akla gelen hemen hemen her alanda alışılagelmiş paradigmalar, doktrin ve kavramlar yeniden gözden geçirilecek. Eski kalıplara, düşünce pratiklerine, stratejik şablonlara sadık kalanlar yeni dönemin yakıcı sorunlarına cevap vermekte zorlanacak. Zira yeni dönemin belirleyici parametrelerine tarihin ve doğanın durdurulmaz akışı karar veriyor. İnsanoğlu teknolojide ne kadar ileri gitse de doğanın yaratıcı ve yıkıcı gücü karşısında durmak zorunda kalıyor.
Denge Mutlaka Sağlanacak. Ancak tarihin gösterdiği gerçek de ortada. İnsanlık yıllarca da sürse savaş ve salgınları her koşulda, büyük bedellerle de olsa  atlatmış.  Daha doğrusu homeostasis yani denge her koşulda sağlanmış. Şüphesiz Covid19 krizi de aşılacaktır. Devletler bu aşamada sadece Covid19 krizini yönetmeye değil aynı zamanda Covid19 sonrası dönemin jeopolitik, ekonomik, teknolojik, sosyolojik, kültürel ve demografik  yeni şekillendirmelerine de hazırlık yapıyorlar. Bu zaten devlet olmanın gereğidir. Tüm devletlerin şu an için birinci önceliği hastalığın yayılmasını önlerken, ölüm sayısını asgariye çekmektir. Diğer yandan sosyal patlamaları önleyecek ve mevcut rejimlerini sürdürecek  şekilde ekonomik çarkları eski ayarına oturtmak aynı derecede önemlidir. Burada aynen bir savaşta olduğu gibi gıda, su ve enerji güvenliği ile emekçi kitlelerin finansal güvenliği şüphesiz öncelik alacaktır.
Jeopolitik Mücadele Durmaz. Ancak tüm bunlar yaşanırken jeopolitik mücadele de devam edecektir. Hiç bir ülke salgın var diye başta egemenlik sorunları olmak üzere  jeopolitik çekim alanlarından uzaklaşmayacaktır. Dünyada güç ve çıkar mücadelesi bitmeyeceğine göre, devletler bugün yaşanan salgın hastalık ya da biyolojik savaş örneğini jeopolitik alanda mücadele yeteneklerini geliştirme maksadıyla kullanacaktır. Örneğin salgının gündeme oturduğu; devletin çöken hizmet sektörü nedeniyle piyasaya 2 trilyon dolar sürmeye giriştiği; Başkanın Milli Muhafızları görevlendirme yetkisini kullandığı; 1929 krizinden daha büyük bir krizle karşılaşıldığı bir ortamda ABD yönetimi Arap Denizinde bulunan iki uçak gemisi grubu ile İran’a baskı yapmaya devam ediyor. Avrupa’nın güvenliği için var edilmiş NATO, Avrupa’nın her yönü ile iflas ettiği bugünkü konjonktürün her türlü olumsuzluk ve salgının büyüme riskine; pek çok Avrupa ülkesinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş olmasına rağmen Defender EUROPE 20 Tatbikatından vaz geçmiyor. Demek ki, jeopolitik öncelikler rota değiştirmiyor.

Bölgesel Jeopolitik. Covid19’un gündemimize girdiği Aralık 2019 sonrası yaşananlar yeni jeopolitik dönemin ip uçlarını şimdiden ortaya çıkarıyor. Çok kutuplu, Asya yüzyılının öne çıktığı bir dönemde Pandeminin başta Çin, Güney Kore, Japonya gibi Asya ülkelerinde en az hasarla atlatılmış olmasından ABD, AB ve Türkiye’nin dersler çıkarması gerekiyor. Halkçı ve sosyal devletlerin, dijital teknolojiyi bir kuvvet çarpanı olarak kullandığı bir savaştan bahsediyoruz. Bu savaşın galipleri küresel ve bölgesel jeopolitiğin pek çok parametresini etkileyecek potansiyele sahiptir.
Kemalizm Yeniden. Şüphesiz neoliberal ekonomik politika uygulayan ülkeler en azından sağlık sektöründe Keynesyan politikalar uygulayan devletler yanında sınıfta kaldılar. Tarihi boyunca her dönemde çok büyük çaplı salgınlardan çok çekmiş, bedel ödemiş olan Çin’in devlet politikası en çok Türkiye’nin ders alması gereken örnekler sunuyor. Zamanında Hıfzıssıhhayı kurmuş, başta tüberküloz, trahoma, frengi ile baş etmiş, milli olanaklarla aşı üretmiş ve zor anlarında aşı göndererek Çin’e yardım etmiş Türkiye, şimdi de Çin’den gelen tıbbi destek ve tavsiyeler ile rota çiziyor. Çin’i başarılı kılan temel devletçi, halkçı ve sosyal devlet prensiplerini karma ekonomi modeli ile uygulayan Çin’in aslında Kemalizm’i uyguladığını söylememiz yanlış olmaz. O zaman Türkiye’nin bu başarılı politikaya geri dönmesi yeni dönemin en acil gereksinimidir.  Kamucu, üretici, tüketimde minimalist, laik, halkçı, sosyal, demokratik bir hukuk devleti olarak cumhuriyeti daha yükseğe taşımamız aydınlık geleceğin yegane reçetesidir. Muhafazakar demokrasi söylemiyle 2002’den bu yana iktidarda kalan siyasi parti ile neoliberal Atlantikçi politikaları takip eden ana muhalefet partisinin, yani her ikisinin de  Kemalizm’e yani kurucu ideolojiye dönme ve dışarıdan ithal politikaları terk etme zamanı gelmiştir. Dış Politika ve güvenlik politikalarına gelince.
Türkiye AB İlişkileri. AB yaşamının en önemli var oluş krizi ile karşı karşıyadır. En ciddi ve yaşamsal bir krizde başta İtalya ve İspanya olmak üzere birlik üyelerine eşgüdüm ve işbirliği içinde yardım edememiştir. Ortak AB hayalinin simgesi olan Şengen fiiliyatta bitmiştir. Türkiye çökme aşamasına gelen bu Birlik ile Covid19 sonrası dönem ilişkilerinde, başta Gümrük Birliği’ni masaya yatırarak, devam edip etmeme konusunda karar vermelidir.
Türkiye – Yunanistan İlişkileri. AB’nin çatırdadığı, varoluş nedenini sorgulamaya başladığı; karşılıklı yardım ve dayanışmanın ortadan kalktığı bir konjonktürde Yunanistan’ın geleceğe yönelik yeni bir durum muhakemesi yapması gerekiyor. Şartlar 1922 Eylül’ünden farklı değildir. Yunanistan, Türkiye’nin bölgesel gücü ve üstünlüğünü kabul ederek 1923-1955 arasında yaşanan Türk - Yunan işbirliği ve karşılıklı uyum dönemini yeniden başlatabilir. Arkasında güvenebileceği AB’nin en azından önümüzdeki 3 yıl birlik olarak hareket edemeyeceğini kabul etmek ve Türkiye ile yeni bir başlangıç yapmak zorunda kalacağını düşünmek zorundadır. Pan Helenist, Enosis’ci, Megali İdea soslu hayalperest politikalardan ve sosyo politik iklimden vaz geçme zamanı çoktan gelmiştir. Covid19 sonrası dönemde kuruluş dönemi ayarlarına geri dönmekten başka seçeneği kalmayan  Türkiye ile bölgesel işbirliğine gitmesi ve özellikle Ege ve D. Akdeniz’de Türk mavi vatanına yönelik egemenlik iddialarından vaz geçmesi gelecek nesillere barış ve huzur getirecektir. Bu rota dışında Türkiye ile güç mücadelesine girerek, mevcut sorunları kriz potansiyeline taşımak, Yunanistan’ın hem kalkınmasını hem refahını, hem de huzurunu olumsuz etkileyecektir.
Türkiye – Kıbrıs Jeopolitiği Covid19 ada devletlerinin her açıdan stratejik kırılganlık potansiyelini ispat etti. KKTC halkı umarım, Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında birleşik federal bir devle çatısı altındayken böylesi bir pandemi ile karşılaşmış olsaydı,  kıt tıbbi olanaklar paralelinde kendilerine Rum çoğunluğun hastanelerinde yer bulup bulamayacaklarını sorgulama fırsatı bulmuştur. Yeni dönemde KKTC, Kıbrıs Devletinden tamamen boşanmalı ve Kıbrıs Türk Cumhuriyetini kuracak süreci başlatmalıdır. O nedenle BM  çatısı altında yapılacak görüşmeler bu boşanmanın şartlarına yönelik olmalıdır.
Doğu Akdeniz Politikası. Türkiye en kısa zamanda Suriye’de sınır güvenliği, terörle mücadele ve Kukla sözde bir Kürt Devletinin kurulmamasına yönelik asgari şartları sağlayacak askeri hedefleri sağlamalı ve bu süreci Astana ve Soçi süreçleri üzerinden Rusya Federasyonu; Adana Mutabakatı üzerinden Suriye Devleti ile yürütmelidir. Covid19 sonrası Türkiye’nin İdlib karadeliğinde harcayacak ne fazladan enerjisi ne de önceliği olacaktır. Bu şekilde Suriyeli mültecilerin vatanlarına dönme süreci de hızlandırılabilecektir. Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarımızda, Yunanistan, GKRY, İsrail ve Mısır Türkiye aleyhindeki siyasi ve askeri uygulamalarını terk edene  kadar mevcut sismik ve sondaj faaliyetlerimiz kuvvet ve gayret ekonomisi göz önünde tutularak devam ettirilmelidir. Libya’daki kuvvetlerimizin acil bir durum karşısında desteklenmesi; gerektiğinde tıbbi tahliye dahil geri çekilmeleri için Batı Akdeniz’de her türlü müdahaleye hazır deniz gücümüzün varlığı devam ettirilmelidir. Bu kapsamda Donanmamızın Covid19 krizine en uzak şekilde dinamik, diri ve her an harekata hazır güç olarak tutulması ve desteklenmesi devletin en üst seviye öncelikleri arasında olmalıdır.
Karadeniz Politikası. Montreux Sözleşmesinin koruyuculuğu altında Karadeniz’deki deniz güvenliğinin devamı asli politikamız olmalıdır. Bu çerçevede Rusya ile ilişkilerde İdlib tuzağına benzer tuzaklara bir daha düşmeden, dengeli ve karşılıklı işbirliğine dayalı dış politikamız devam ettirilmelidir. Covid19 sonrası komşularla yakın ilişkiler ve sınır ötesi yakın ticaret önemini artıracaktır. Karadeniz sahildarlarımız ile bu kapsamda ilişkilerin güçlendirilmesi, Kars Bakü Tiflis demiryolu hattı  ve kısa mesafe deniz ulaştırması ile geniş Karadeniz bölgesinde ticaretin geliştirilmesi hedeflenmelidir.
İstanbul Kanalı. ABD ve AB’nin Covid19’a karşı en üst seviyede ekonomik tedbirleri, neredeyse askeri tedbirlerle desteklenen acil durum uygulamaları ile desteklediği; dünyanın son yüzyılda gördüğü en ciddi pandeminin ülkemizde can alıcı şekilde yaşandığı bir dönemde, kamuoyunun önemli bölümünün başından bu yana karşı çıktığı İstanbul Kanal projesinde geçen hafta içinde ihaleye çıkıldı. Ulusal birlik ve beraberliğe en üst seviyede ihtiyaç duyulan bir konjonktürde, söz konusu ihale süreci çok ciddi kırılma yaratmıştır. Bu uygulama, tıbbi ve ekonomik cephelerde ciddi bir savaşın devam ettiği ortamda gerek devlet ciddiyeti, gerekse toplumsal mutabakat ideali ile örtüşmemiştir. Olay salt devlet bürokrasisi gereği olarak görülmemelidir. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde bu karar son derece yanlış olmuştur. Hatadan derhal dönülmesi, devlet itibarı ve inandırıcılığı için elzemdir.




26 Mart 2020 Perşembe

Covid-19 ile Washington Oydaşmasına Veda

Description: IMG_0131 



Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Covid-19 ile Washington Oydaşmasına Veda
Küresel liderlikler veya hegemonya 100-150 yılda bir el değiştirir. Değiştiğinde küresel sistemin omurgası da değişir. 1648 Westphalia Antlaşması, Fransız Devrimi gibi önemli dönüm noktaları 17. ve 18. Yüzyılda yaşanan değişim örnekleridir. 19. Yüzyılda, Napolyon Savaşları sonrası Viyana Konferansı (1815) ile Avrupa’nın kurtarıcısı olarak Büyük Britanya ortaya çıkmıştı. Futboldan, İngiliz kumaşına, İngilizceden denizciliğe her alanda dünyayı etkileyen yeni küresel lider onlar olmuştu.
20. Yüzyılda ABD Liderliği. Birinci Dünya Savaşını İngilizler ABD’den borçlanarak yürütmüş, sonunda galip çıksa da ekonomisi çökmüştü. Bu savaştan sonra imparatorluklar dönemi kapanmış, Rusya’da sosyalizm Türkiye’de Kemalizm dönemi başlamıştı. Mazlum uluslar uyanıyordu. Britanya öncülüğünde kurulan Milletler Cemiyeti İkinci Dünya Savaşını önleyememiş ama bu savaştan da galip çıkmışlardı. Ancak artık ABD’nin küresel liderliğini tanımak zorundaydılar. Neticede her şey ekonomik güce dayanıyordu. 1890 yılında Britanya’yı üretimde geçen ABD, İkinci Dünya Savaşından ekonomik bir dev olarak çıktı ve Britanya’ya son darbeyi 1956 Süveyş Krizinde vurdu. Artık Amerikan hegemonyası başlamıştı. Onu engelleyebilecek yegane denge ve kontrol unsuru Sovyetler Birliği ve nükleer güç idi. O nedenle dünya, nükleer silahların karşılıklı garantilenmiş yok olma (MAD) tehdidi altında her iki dünya savaşında yaşanan milyonlarca insanın ölümünü görmeden, soğuk savaş altında Berlin duvarının yıkıldığı 1989 yılına kadar görece bir istikrar dönemi yaşadı. Nüfus ve refah arttı. 1970’lerde 3,5 milyar olan nüfus 21. yüzyıl başında 7,5 milyar oldu. 1971’de ABD, bir oldu bitti ile doların uluslararası ticaretteki konumunu pekiştirdi. 1970’lerde neo-liberal ekonomik sistem vites büyülttü. Hijyen, tıp, gıda sektörü, haberleşme ve ulaştırma öyle gelişti ki, 70’lerden sonra Atlantikçi küresel ekonomik sistem, artan dünya nüfusunu sömürülecek tüketici kitle olarak görmeye başladı.
Soğuk Savaş Sonrası Dönem. 1989 sonrası SSCB yıkıldı ve ABD hegemonyası zafer sarhoşluğu içinde neo-liberal kapitalizmi küreselleşme adı altında bütün dünyaya dayattı. Tek kutuplu kontrolsüz dünyada haritalar değiştirildi, hükümetler devrildi. Devletler küçülürken, özelleştirmeler ve dev firmalar altın çağını yaşadı. Bu arada finans/kapital sektörü tarihinde olmadığı kadar büyüdü. Paradan para kazanma dönemi ile finans, üretimin; tüketim tasarrufun; maddi haz, manevi/ahlaki hazzın önüne geçti. Sömürülmesi ve kullanılması gereken kitleler jeopolitik teorilerin izin verdiği ölçüde dönüştürüldü. SSCB yıkıldıktan sonra Rusya kapitalist oldu. 70’lerin sonunda Çin zaten karma ekonomik modele geçmişti.
Neoliberal Felaket. 21. yüzyıl başında neoliberal kapitalizm ve Atlantikçi demokrasi ile şekillendirilen sosyo psikolojik iklim, doğayı tahrip eden, ferdiyetçi, hazcı ve insani temel değerlerden uzaklaşmış, tüketen ama düşünmeyen, hedonist kitleler yarattı. Bu kitleler gerek enerji ile hammaddeye erişim, gerekse yeni pazarların yaratılması için Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de kanlı müdahalelere göz yumdu. En azından hükümetlerini sorgulamadı ve kendi devletlerinin yarattığı suni terör tehdidi ile korkutulmayı kabullendi. Zayıf devletler parçalanıp halkları kan banyosu yaparken, finans kapital dünyasının sınır tanımayan elitleri, borçlanarak tüketen orta sınıfı artırdı. Bir yandan da pazarlarını genişletmeyi hedefledi. Bir nesil öncesi fakir olan orta sınıfların refah patlaması ile artan talepleri devletleri jeopolitik ve ekonomik mücadelede acımasız yaptı. Sistem baştan yanlış kurulmuştu. Washington oydaşması liberal demokratik düzen içinde herkese bir Amerikalı gibi yaşama ideali sunuyordu. Sadece tüketim çerçevesinde değil, batı değerleri kavramıyla da oydaşmaya uymak neredeyse mecburi tutuluyordu. Bu değerlere karşı çıkanlar düşman kabul edilip cezalandırılıyordu. Tükenen Dünya. Ama gerçekler böyle değildi. Washington oydaşması ucuz emeği sömürmek için küreselleşmeyi teşvik etmiş; Küresel üretim entegrasyonunun karşılıklı bağımlılık içinde  sağladığı yeni iklim içinde  özellikle Asya - Pasifik kalkınmış; Çin ve Hindistan ekonomileri olağanüstü büyümüş, ticaret aksı doğuya dönmüştü. Son 25 yılda küresel ölçekte 2,6 milyar insanın orta sınıfa geçmesi büyük bir başarı olmuştu. Ancak silah ters tepti. Asya Pasifik, gücünü üretimden alırken, Amerikan sistemi tam aksine uzaklaşmış; tüketim modeli daha da büyümüştü. Bu aşamada artık doğanın tahribatı da kaçınılmaz olmuştu. Karbondioksit salınımından, tüketim maddelerinin arz ve talep dengesine kadar küresel sistem sürdürülebilir olmaktan uzaklaşmıştı. 1973 yılında denizler üzerinde taşınan ticaret yükleri 3,5 milyar tondu. Geçen sene 12 milyar ton oldu. Küreselleşme böyle devam etseydi, 2030 yılında 25 milyar ton olması bekleniyordu. Doğaya verilen tahribat küresel ısınmadan, hava kirliliğine; asidifikasyondan okyanuslarda oluşan çöp adalara kadar acımasızca devam etti. Bu durumun sürdürülemez olduğu her kesim tarafından dile getiriliyordu.
Kim Dur Diyecek? Birileri, arkasına Atlantik sistemin askeri gücünü alan finans/kapital dünyasına dur demeliydi. Birileri dünyaya azla yetinmeyi öğretmeliydi. Birileri küreselleşmenin tüketimi artırıp ulusalcı her engeli aşmasına izin vermemeliydi. Birileri devletlerin seçilmiş bir azınlığın mutluluk ve kazancı için değil, halkın huzur ve refahı için örgütlendiğini hatırlatmalıydı.
Covid19 İkazı. Bu virüs, dünyaya müthiş bir kendine gel ikazı çekti. Mikron çapında bir virüs küresel jeopolitik fay hatlarının kırılmasında ve paradigma değişikliğine gidilmesinde Westpahlia, Fransız Devrimi, ya da 1956 krizi kadar etkili oldu. Covid19 krizi belki bir silahlı çatışma yani savaş değildi, ancak yarattığı etki ancak dünya savaşı ile kıyaslanabilecek seviyede gerçekleşti. Pandeminin  oluşum nedenlerine değil de, yarattığı sonuçlara bakarsak karşımıza karmaşık bir tablo çıkıyor. Bazı çevrecilere göre dünya en azından bir kaç haftadır nefes alıyor. Kendine gelmeye çalışıyor. Örneğin Wuhan’da hava kirliliği kalmadı. Diğer taraftan Neo liberal, ABD dolarına bağımlı, küreselleşmeci sistem artık çöküyor. Reel ekonomi, terk ettiği cepheyi finans/kapital odaklardan geri almanın kapısını açıyor. 2008 finansal krizinde olduğu gibi faizlerle oynamak ya da piyasaya para sürmek, çalışmayan fabrikadan ekmek çıkarmaya yetmiyor.
Herkes Aslında Yalnız. Bu süreçte görüldü ki tüm devletler aslında yalnız. Bırakalım küreselleşmeyi, AB ve NATO gibi dev yapılar bile bu süreçte krizi göğüsleyemedi. Zorda kalanlara yardım edemedi. Sorun küresel. Tedavi ülkesel. Covid19, kar odaklı kapitalizmin sosyal ahlakı terk ettiği ve küresel reçetelerin olmadığı bir ortamda, sosyal devletin veya halkçılığın yaşamsal olduğunu tüm dünyaya hatırlattı. Bu kapsamda her ikisinin de  güçlü olduğu Çin, 21.yüzyılın örnek devlet modeli olarak ortaya çıktı. Küreselleşmecilik geri çekilirken, artık devletler kendi kendine yeterlilik seviyelerini yukarıya çekeceklerdir. Ekonomiler içe dönerken, bölgesel işbirlikleri ve sınır ticareti öne çıkacaktır. Tarım ve sanayinin payı hizmet sektörünün üzerine çıkacaktır. Özellikle tarımda, su kaynaklarında kendine yeterlilik  önem arz edecektir.
ABD Dönemi Kapanıyor. ABD’nin artık oyun kuramayacağı veya kurduğu hiç bir oyunu sonlandıramayacağı bir kez daha görüldü. ABD’nin, diğer ülkelere yardımı bir yana, kendine yardım edemiyor. IMF gibi ABD güdümündeki bir kurumun bu zor dönemde Venezuela’nın kredi talebini reddetmesi ya da tüm ulusların dayanışma içinde olması gereken bir ortamda, İran’a insani malzemeler dahil ABD kısıtlamalarının devamı, küresel Amerikan imajını yerle bir etti. Bu durum ABD Çin rekabetini daha da artıracak, Çin daha net şekilde mazlumların yanında yerini alacaktır.
Sosyo Ekonomik Tsunamiler. Covid 19, Dünyada ulusalcılığı  ve içe yönelişi tekrar etkin hale getirecektir. ABD, Fransa, Almanya gibi G7 devleri ülke liderlerinin bile bir savaştayız söylemi, her ne kadar Covid-19 ile savaş gibi görünse de, aslında yeni kurulacak küresel ekonomik sisteme geçişin hazırlığı olarak görülmelidir. Şüphe yok ki küresel sistem yeniyi kurarken büyük zorluklar çekilecektir. Covid19 atlatılsa da, artçı siyasi ve ekonomik depremleriyle, akışı bozulan, resesyon ikazları altında kaosa sürüklenen küresel ekonomik sistemin yaratacağı sosyo ekonomik tsunami kaçınılmaz olacaktır.  ABD’de son 3 ayda silah satışlarının yüzde 40 arttığını; ABD Başkanının savaş dönemi yetkileri istediğini hatırlatmak isterim. Artık tehdidinin dışardan değil içerden gelmesinin bekleneceği işsizlik ve arz talep dengesizliklerine bağlı sosyo ekonomik kriz dönemine giriliyor. Yeni ekonomik sistem yerleşene  kadar şüphesiz her ülke içerde ciddi sorunlarla karşılaşacaktır.
Çin Yükseliyor. Covid 19 sonrası görüldü ki böylesi bir felaket senaryosuna devlet ve halk katmanları ile en hazır devlet Çin. Şüphesiz bu kriz Çin’in yeni dünya liderliği yolundaki siciline büyük katkı sağlayacaktır. Zira çok ciddi ve ölümcül biyolojik bir tehdit ile mücadelede gerek teknoloji gerekse devletin tüm imkanları kullanılarak kısa sürede inanılmaz başarı elde edilebilmiştir. Bu süreci ABD askeri stratejistlerinin dikkatli değerlendireceklerine şüphe yoktur. Çin halkının değil  konvansiyonel, nükleer bir saldırıya bile aynı disiplinle cevap vereceğine artık şüphe yoktur. Yaşananlar biyolojik silah ve karşı tedbirlere yönelik yatırımları artıracaktır. Artık silah AR/GE yatırımları kadar savunma yatırımının pandemi ve benzeri biyolojik saldırılara karşı savunmaya ayrılacağını söyleyebiliriz.
Türkiye dersleri. Bu süreçten ülkemizin çıkaracağı en önemli ders şüphesiz Kemalizm’in 100 yıl önce öğrettikleri ile aynıdır. Bilim her şeydir. Gerçek sadece ve sadece bilimde saklıdır. İnanç, bilimin sunduğu gerçeği destekler. Covid19 bizlere bilimin en hakiki rehber olduğunu bir kez daha öğretti. Diğer yandan bu kriz gösterdi ki halkın sağlığı ve refahı siyasi beklentilerin çok önünde olmalıdır. Çin’in 15 milyonluk Wuhan şehrinde kısa sürede sokağa çıkma yasağı uygulaması buna güzel bir örnektir. Türkiye bir takım nedenlerle sokağa çıkma yasağını uygulamadı. Ayrıca yurt dışından gelenlere karantina uygulamasında istenen disiplin ve etkinliği sağlayamadı. Test uygulamasında (HIV testlerinde olduğu gibi) bilgi devlette kalacak şekilde daha yaygın bir uygulama yapılabilirdi. Bu kriz devlette üst seviyede Hıfzıssıhha Kurumunun varlığına büyük ihtiyaç duyulduğunu ispat etti. Halen Genel Müdürlük bile olmayan bu kurum tekrar hak ettiği olanak ve güce kavuşturulmalıdır.
Ekonomik Kırılganlık. 21. Yüzyılda üretim ekonomisini başarmak zorundayız. Bunu devletçi yönlendirme ile karma ekonomik bir model içinde başarılmalıyız. Tüketim ve hizmet sektörüne dayanan ekonomilerin kırılganlığı yüksektir. Türkiye 1980 sonrası bu tuzağa maalesef düşmüştür. Bu satırlar yazılırken Covid19 sürecinin ekonomimize getireceği ağır yük ve işsizlik gibi sosyal sorunlar gündeme gelmeye başlamıştı. Bu sorunları milli seferberlikle aşmamız gerekir. Başta Kanal İstanbul gibi topluma ve ekonomiye katma değer sağlamayacak hayali projelerden vaz geçilmelidir. İzmir İktisat Konferansının ruhu tekrar yakalanmalıdır. Atlantik makyajı ve yönlendirmeleri başta AB ile gümrük birliği olmak üzere gözden geçirilmelidir.

Emperyalizm Direnecektir. Sonuç olarak Washington oydaşması bu krizle son nefesini vermeye zorlanmıştır. Bu aşamadan sonra emperyalizmin Covid19 gibi hayatta kalabilmek için her şeyi yapacağını beklemek gerekir. Bu süreçte Türkiye kuruluş ayarlarına yani Kemalist devlete geri dönerek başta Rusya ve Çin olmak üzere Asya ile işbirliğini güçlendirmeli, kutsal kase olarak gördüğü AB’nin ve ABD’nin gerek insani değerler, gerekse kriz yönetiminde sergilediği başarısız süreçlerden ders çıkarmalıdır.