24 Eylül 2020 Perşembe

Mavi Vatana Emperyalist Saldırılar

 Mavi Vatana Emperyalist Saldırılar 

Cem Gürdeniz

                ‘’Avrupa Birliği Yakında Türkiye’ye sopasını gösterecek’’ (18 Eylül 2020) Bu sözler, Almanya’nın Atina Büyükelçisi Ernst Reichel’e ait. Yanlış anlamayın bir futbol holiganına ait sözler değil. Yazık, Atlantikçi Almanya’nın düştüğü durum işte bu. 

ABD Senatörü Menendez: ‘’Açıkça konuşalım. Ege’yi tartışmaya açan tek ülke Türkiye. Bu sular Yunanistan'a ait.  Bu sular Yunanistan'a ait ve ABD Dışişleri Bakanlığı, kesin surette ve açık bir şekilde Türkiye'nin bölgedeki gerginlikten tek başına sorumlu olduğunu ifade etmelidir.’’(22 Temmuz 2020)

Emperyalizm 100 yıl sonra tekrar Türk Milletine sopa gösteriyor. Sopa neden gösteriliyor? Türkiye Mavi Vatanını savunduğu için. 

 

Mavi vatan bir başkaldırıdır. Mavi Vatan, ABD ve AB’nin 21. Yüzyılda Türkiye’ye Ege ve Akdeniz’de çizdiği sınırlara bir başkaldırıdır. Bir manifestodur. Anadolu’ya sıkıştırılmaya, Ege’den Akdeniz’e çıkışın kapanışına, Akdeniz’de Antalya Körfezine hapsedilmeye bir meydan okumadır. Büyüyen bir bedene dar gelen bir elbiseyi zorla giydirmeye direnmedir. Kafese sokulmaya çalışılan bir aslanın karşı koymasıdır. Son günlerde emperyalizm, yerli işbirlikçileri ile Mavi Vatana saldırı dozunu ve kapsamını artırdı. AB Komisyonu, AB Parlamentosu, Fransa ve ABD’den her seviyede yönetici kadroların Türkiye ve Mavi Vatan karşıtı söylemleri; Başta ABD olmak üzere Türkiye aleyhinde tavsiye sunan Düşünce Kuruluşlarının dokümanlarının çoğalması medyanın vaka-ı adiyane haberleri arasına girdi. Zannediyorlar ki bu meydan okumalar, tehditler ile Türk halkı devletiyle birlikte sindirilecek ve Ege’de Türk milletini kıyılara hapseden; Doğu Akdeniz’de hakkımız olan kıta sahanlığının neredeyse dörtte üçünü çalan Seville Haritasına razı edilecek ve son tahlilde 21. Yüzyılda okyanus ve denizlerden koparılarak Anadolu’ya hapsedilmeye rıza gösterecek. 

İçerdeki mandacılar ve işbirlikçiler.  ABD/AB emperyalizminin bu korosuna yetmez ama evetçi yurtiçi koro da dahil olmuş durumda. Sanki Türkiye vatandaşı değiller. Sanki denizlerden mavi vatanımızdan çalınacak alanlar onların çocuk ve torunlarına ait değil. Onlara göre, yeter ki Avrupa Atlantik sistemden ve NATO’dan kopmayalım; Olsun, suratımıza tükürseler de onurumuzu kırsalar da biz medeni batı dünyasındaki yerimizi almalıyız. Gerekirse Doğu Akdeniz’de 150 bin km kare alanımızı Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlara teslim edelim; Ege Denizinin tamamını Yasu haykırışlarıyla sirtaki oynayarak Yunanlılara verelim.  Gerekirse Türklüğümüzü reddedelim. Ne ruhları ne kalpleri ne akılları vatan için çarpıyor. Türk olmaktan utanıyorlar. Bu tiplere verilecek cevabı Merhum Elçibey zamanında tokat gibi yüzlerine çarpmış: ‘’Sen Türk olduğunu unutsan da düşmanın asla unutmaz’’

Emperyalizme Yemin Etmiş Ruhlar. Bu tipler, doğduklarında ruhları emperyalizme sadakat ile kutsanmıştır. Fıtratları budur. Bunlar ulusal çıkarların daima karşısında yerlerini alırlar. Pusulaların milli yazılımı yoktur. Geçmiş örnekleri çoktur. Soros’çu ve ‘’Yetmez ama evetçi’’ koronun kadın ve erkek katılımcıları Ergenekon, Balyoz ve diğer ahlaksız FETÖ kumpas davaları sürerken de Türkiye’nin bağırsaklarını temizlediğini iddia eden ihanet ve rezalet cephesindeki yerlerini almışlardı. Değişen bir şey yok. Emperyalizm Türkiye’de her dönemde maaş veya çıkara bağlayabilecek hainler ile kişiliği oluşmamış, aşağılık kompleksleri vatan ve millet sevgisini yok etmiş, kör batı hayranı kullanışlı aptalları bulmakta hiç zorluk çekmiyor. 100 yıl öncesinin Ali Kemalleri, Damat Feritleri, Sait Mollaları, kakalak sürüleri gibi ölürken de çoğalarak görevlerine devam ediyorlar. 

Soğuk Savaş Sonrası Saldırıların Başlaması. Mavi Vatana emperyalist saldırılar Berlin Duvarı 1989 yılında yıkıldıktan sonra başladı. Türkiye yepyeni bir jeopolitik gerçeklik ile karşı karşıya kalmıştı. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar, Avrasya coğrafyasında 300 milyona yakın akrabaları ile arasındaki duvar yıkılmış; Karadeniz’de son 50 yıl düşman bellediği eski Varşova Paktı üyesi ülkelerle ortak tarihe sahip olduğunu ve yeni gelecek kurabileceğini  anlamıştı. Bu yeni jeopolitik değişim sürecine en hızlı denizciler adapte olmuştu. Zira ufkun ötesini hayal ediyorlardı. Yüzlerce yıllık geleneğe ve en önemlisi donanmasız Anadolu’nun geçmişte maruz kaldığı toprak, can ve onur kayıplarının bilincindeydiler. Emperyalizmin ‘’önce NATO ve ABD’’söylemine karşı, ulusal çıkarları her şeyin üstünde tutuyorlardı. Donanma, kendi imkânları ile inşa ettiği 38 çıkarma gemisi ile 1974 yılının 20 Temmuz’unda darbeden 120 saat sonra Girne’de kıyıbaşını tutmuş ve tanklarla zırhlı birliklerin adaya akmasını sağlamıştı. Neticede Kıbrıs’ta jeopolitik harita değiştirilmişti. Ulusal savunma sanayiinde 1967 yılında ilk refakat muhribini kızağa koyarak milli gemi hareketinin fitilini ateşlemişlerdi. Soğuk Savaş döneminde Avrupa Atlantik sisteme kayıtsız şartsız itaat dayatan sisteme direnen öncü kuvvet olmuşlardı. Örneğin ağır baskılara rağmen Karadeniz’de NATO tatbikatı icra etmemişlerdi. 

Donanmanın Önlenemez Yükselişi. Soğuk Savaşın bitişiyle Cumhuriyet Donanmasının yükselişi o denli büyük oldu ki, bu yükseliş, 21’inci yüzyılda   Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’in küresel kurgular ile şekillenmesine izin vermeyen, önemli çıkarları olan Hint Okyanusu’nda 2009 yılından itibaren sürekli savaş gemisi bulundurabilen, kendi savaş gemisini, sensör ve silahını yapabilen, var oluş nedenini Mustafa Kemal Atatürk ve ulusal güçten alan Türk Deniz Gücünün oluşumunu gerçekleştirdi. Daha da öte, Cumhuriyet Donanması Türkiye’nin denizcileşmesinin lokomotifi oldu. Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı bu görevi, emsalsiz başarılar ile sürdürebildi. Cumhuriyet Donanması Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, “Toprak Gemi”Anadolu’yu sırtında taşıyarak, “Mavi Vatan”a yaklaştırmanın ve her ikisini buluşturmanın hayati sorumluluğunu üstlendi 

Atlantikçilerin Donanma Nefreti. Bu başarılar Avrupa Atlantik emperyalizminin Türkiye saldırılarını tetikledi. NATO üyesi bir ülkenin askeri metotlar ile cezalandırılması olası değildi. 19. yüzyılda yaşanıyor olsaydı bir liman baskını ile donanma yakılır ve en az 20-30 yıl rahat edilirdi. Başka bir şey yapılmalıydı. Komuta yapısı felç edilmeli, Deniz Kuvvetleri psikolojik baskı ile boyun eğdirilmeliydi. Donanmanın, Mustafa Kemal Atatürk ile tüm bağları koparılmalıydı. Kim yapacaktı bunu? FETÖ. Kimin desteği ile? İktidar, muhalefet, parlamento ve yüzlerce Dreyfus’a sırtını dönen her kesim ile.  Böylece 2007 yılından itibaren Türk tarihinin en karanlık, en utanç verici, en ahlaksız ve aşağılık dönemini oluşturan kumpas davalar süreci başlatıldı. 

FETÖ Artıkları Bu sürece destek verenler hala aramızda utanmadan dolaşıyor. Bir bakıyorsunuz Aksaçlılar grubu altında karşımıza çıkıyorlar; Bir bakıyorsunuz Türkiye ve Yunanistanlı Kadınların Barış Çağrısı başlığıyla karşımıza çıkıyorlar. Aksaçlıların hemen hemen büyük çoğunluğu zaten FETÖ kumpaslarına alkış tutmuş, medya bacağını oluşturmuş, kişilerden oluştuğu için onlara söylenecek bir şey yok. Kadınlara gelince. Bu muhteremler FETÖ kumpas davalarında neredeydiler? Vardiya Bizde ’nin, Sessiz Çığlık’ın başı göklerde kahraman kadınları 4 yıl boyunca her hafta sonu, karda kışta, dijital terör ürünü sahte delillerle Silivri’de çürüyen, bazıları intihar eden, bazıları kansere yakalanıp hayatını kaybeden eşleri için bir şeyler yapmak, seslerini duyurmak için çırpınırlarken neredeydiler?  Aileler paramparça olurken neredeydiler? Bu asil kadınların yanında yer aldılar mı? Yoksa Abant Toplantılarında, Taraf, Bugün, Zaman, Sızıntı, Aksiyon, Chronicle gibi medya organlarında CIA parasıyla boy gösteren devlet ve millet düşmanı, hainler şebekesine alkış mı tuttular? Şimdi bu tipler, utanmadan 15 Temmuz 2016 FETÖ kanlı ayaklanmasının hafızalarımızdan silinmeyecek ihanet tablosuna rağmen yine ortaya çıkıyorlar. Washington DC, Berlin, Londra ve Paris’teki patronlarının verdiği işaretle ortaya çıkıyorlar. Utanmadan. Sıkılmadan. Bu tipler; Soros’tan, yabancı istihbarat ajanslarından  beslenen kanserli parazitler, Türkiye’yi omurgasından kemiren tarikatlar; Atatürk adına bile tahammül edemeyen çevreler ve dost görünerek emperyalizme selam duran sahte Atatürkçüler ile birlikte Türkiye’ye ve Mavi Vatana saldırmaya devam ediyorlar. Hükümetin iç cepheyi sağlam tutmak yerine Atatürk’e; Lozan’a, İnönü’ye; kurtuluş ve kuruluşa eleştiriler getirerek kutuplaşmayı artırdığı bir dönemde FETÖ artıkları moral bulmaya ve saldırmaya devam ediyorlar. Denizde gerilememiz için, emperyalizme gedik açılması için bastırıyorlar. Donanmamızın zayıflaması, caydırıcılığını yitirmesi için neredeyse yağmur duasına çıkıyorlar.

Türk milletini, Türk devletini bir kez daha ikaz etmek görevimdir. 29 Nisan 2011 günü, Türkiye’nin ABD ve AB’ye tam teslim olduğu karanlık günlerin ortasında tutuklu olarak getirildiğim Silivri Mahkeme Salonunda (Çadır Tiyatrosu)nda Balyoz Davası nedeni ile ilk manifestomu verdiğimde uzun bir konuşma ile Türkiye’nin deniz jeopolitiğini ve karşı karşıya kaldığımız durumu anlatmıştım. (Merak edenler 10. Ağır Ceza Mahkemesi UYAP kayıtları üzerinden bu konuşmayı bulabilir.) Bugün karşı karşıya kaldığımız her şeyi 9 yıl önce öngörü içinde anlatmıştım. Konuşmamın son paragrafı şöyleydi:

’10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti, Özetle, Cumhuriyet Donanması tarihinden ders almasını bilmiş, geçmişteki hataları tekrar etmemiş ve son 88 yıldır aziz Türk milletine sadece başarı ve zafer hediye etmiştir. Elbette bunlar büyük Türk milleti’ nin haklarını gasp etmeye çalışanları rahatsız etmekte, önlerine engel çıkartanları, bedhahlarla iş birliği yaparak, asimetrik psikolojik ve asimetrik hukuk savaşları yolu ile engellemeye çalışmaktadır. Unutulmamalıdır ki günümüz deniz savaşları doğrudan gemi batırmaktan ziyade barış zamanından itibaren filolara ve gemilere kumanda eden personelin çeşitli boyutları ile etkisiz hale getirilmesini hedeflemektedir. Ne acıdır ki, biraz önce size özetlemeye çalıştığım, bahriyenin tüm bu başarılı faaliyetlerin fikir sahipleri ve uygulayıcılarının birçok emekli ve muvazzaf temsilcileri bu salonda ya da diğer sahte davaların mahkeme salonlarında bulunmaktadır. Deniz tarihimize kayıt düşülmesi maksadıyla donanma üzerindeki dijital terörün dış dinamiklerini ilgilendiren başlıca sebepleri anlatmaya çalıştım. Aziz milletimiz bunları bilmeli, heyetiniz bunun farkında olmalı ve vatansever yetkililer bu dijital terör ve iftira saldırılarını durdurarak, milletin bu fedakâr evlatlarını korumalıdır. Aksi takdirde morali çökertilmiş, ulusal refleksleri köreltilmiş bir deniz kuvvetinin Çeşme, Navarin, Sinop ve Haliç baskınları sonrası yaşananları tekrar yaşaması kaçınılmaz olacaktır. Biliyorsunuz Çeşme sonrası Kırım ve Boğazların tam kontrolünü, Navarin sonrası Yunanistan’ı, Sinop sonrası büyük ekonomik çıkarlarımızı, Haliç baskını sonrası donanmasızlık nedeni ile Kıbrıs, Balkanlar, Ege adaları, 12 adalar, Girit ve Libya’yı kaybettik. En önemlisi donanmasızlık nedeni ile Çanakkale’de anayurdumuz Anadolu’nun işgaline gelen armadayı denizde durduramadık ve 100 bin vatan evladını şehit verdik. Anadolu coğrafyasının donanmasızlığa ve tırnakları sökülmüş, ulusal koruma refleksini kaybetmiş donanmalara tahammülü yoktur.  Bu dijital terör saldırısı sonunda eğer bahriye kan kaybeder, seçkin denizcilerinin tasfiyesi başarılı olur ve bunun yansımaları gelecek günlerde denizlerimizde ulusal çıkarlarımızın aleyhine tecelli ederse, tarih ve gelecek nesiller önünde, bahriye üzerinde bu oyunu oynayanlar kadar, bu oyuna alet olanlar ile sessiz kalanlar da suçlu olacaktır. Takdir aziz milletimizindir. “

Bu konuşmamdan sonra üye hâkim A.E. Peksak (Halen FETÖ’den Hapiste) bana şu soruyu sormuştu: 

                    ” Konuşmanızda, açık bir şekilde defalarca da belirttiniz. İftira ve düzmece olarak yapıldığı iddia edilen birçok belgede ya da var olduğu iddia edilen bu belgelerin altında dijital yollarda son kaydedici veyahut da son kez yazanın sizin olduğunuz iddia ediliyor. Bu iftiralara maruz kalmanızın sizce sebebi nedir?”

                    Ben de cevaben şunları söylemiştim: 

                 ” Bunu size saatlerce anlatabilirim ama tek şey söyleyeceğim. Benim az önce söylediğim, “Mavi Vatan” dediğimiz denizlerimize sahip çıkmak; bu çerçevede dört ayrı Deniz Kuvvetleri Komutanı ile Türk Deniz Kuvvetlerinin stratejisini, konseptlerini oluşturan bir denizci, bir Amiral, bir stratejist, bir deniz tarihçisi olarak kendimi yetiştirmiş ve tarihin ve kaderin beni yetiştirdiği yerde ve zamanda bu hizmetleri sunmuş olmamdır.” 

 

        Emperyalizme Direnelim. Bugün aynı ikazımı yüce Türk milletine tekrar ediyorum. Direnelim. Emperyalizme dur diyelim. Utanç duymayı bile beceremeyen içimizdeki hainlere, celladına aşık Atlantikçilere yeter artık diyelim. İktidar ve muhalefete bir araya gelmeyi öğretelim. Jeopolitik çıkarların torunlarımızın geleceği olduğunu anlatalım. Mavi Vatanın ve denizcileşmenin geleceğimiz, savunmamız, güvenliğimiz, refah ve mutluluğumuz için ne denli önemli olduğunu, esnafa, işçiye, köylüye, memura, zanaatkara, sanatçıya, işadamına, öğretmene, çocuğa, gence, öğrenciye, kadına, erkeğe, gence, yaşlıya kısacası herkese anlatalım. Zira emperyalist saldırılar devam edecektir. 100 yıl önce denediler. Yine deneyecekler. Zaman Mustafa Kemal Atatürk ışığında birleşme zamanıdır. Muhtaç olduğumuz kudret onun dediği gibi damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Tarihimiz ise pusulamızdır. 

        (Dün idrak ettiğimiz 19 Eylül Gaziler Gününde, bizlere her türlü saldırıya, kumpasa, tehdit ve meydan okumaya rağmen bağımsız ve özgür bir cumhuriyette yaşama olanağı sunan Gazilerimize takdir ve şükranlarımı sunuyorum.)

 

17 Eylül 2020 Perşembe

Türkiye’yi Ege ve Akdeniz’den Dışlayan Seville Haritası Nasıl doğdu?

 Türkiye’yi Ege ve Akdeniz’den Dışlayan Seville Haritası Nasıl doğdu?

Cem Gürdeniz

 

Seville Haritasının adını ilk kez 2003 yılında AÜ siyasal Bilgiler Üniversitesi Öğretim Üyesi, Genelkurmay Deniz Hukuku Danışmanı, Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren’den duydum. Henüz Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, ada etrafında MEB ilan etmemişti. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Strateji Daire Başkanı olarak görev yapıyordum. Kısa görüşmemizde ABD’li bir kaynağın, Seville Haritası adı olmaksızın, aleyhimize Ege ve Akdeniz’de kıta sahanlığı/MEB sahaları içeren bir harita oluşturduğundan bahsetti. Daha sonra 2004 yılında söz konusu harita, AB web sitelerinde ortaya çıkmaya başladı. Haritanın Seville Üniversitesi Haritası olarak net bir şekilde adlandırılması aynı yıl oldu. 

 

Seville Üniversitesinde ilk Harita. 4 Ekim 2004 tarihinde Seville Üniversitesinin Coğrafya anabilim adlı öğretim üyeleri olan Prof. Juan Luis Juarez de Vivro ile Prof. Juan Carlos Rodriguez Mateo tarafından bir makale yayınlandı. ‘’Maritime Europe and EU Enlargement: A Geopolitical Perspective- Denizci Avrupa ve AB Genişlemesi: Bir Jeopolitik Perspektif’’ isimli bu makalede, ilk kez Türkiye’nin Anadolu’ya sıkıştırıldığı bu harita yayınlanmış oldu. Makale ‘’Elsevier’’ isimli İngiliz/Hollanda sahipli dünyaca ünlü bilgi analiz firmasının yayını olarak, 2006 yılında baskıya girinceye kadar, AB ajansları ve resmi makamlar bu haritayı çoktan kullanmaya başlamışlardı. Her iki öğretim üyesi de deniz hukukçusu değildi. 

Harita Neden Hazırlandı? Haritanın Üniversite tarafından genişlemiş AB vizyonu içinde hazırlatılması aslında basit bir nedenden ortaya çıkmıştı. AB, 2004 genişlemesinden önce Deniz Alanları Planlaması (Maritime Spatial Planning) yapmak istiyordu. Yani, gelecekte kıyısı olan AB ülkeleri nerelerde rüzgâr enerji alanları, balık çiftlikleri, turizm geliştirme alanları, merkezi limanlar, tersane alanları ve benzeri tesisler kuracak; hangi bölgeleri çevre koruma alanı ilan edecek, gibi deniz ve çevresi ile ilgili sorulara cevap veren bir planlama istiyordu. Bu konuda Avrupa’da en ileri durumda olan Seville Üniversitesi ve alanında büyük şöhrete sahip Prof. Suarez seçilmişti. AB fonları ile desteklenen bu proje için Suarez çalışırken üye ülkelerden müstakbel deniz yetki alanlarının haritalarını talep etti. Yunanistan ve Güney Kıbrıs bu süreçte kendilerine azami pay Türkiye’ye ise neredeyse hiç pay vermeyen haritaları gönderdi. Bu haritalar internette 2000’li yılların başından itibaren dolaşıma giren ABD kaynaklı haritalar ile de örtüşüyordu. Yunanistan’ın Ege’deki sözde yetki alanları zaten 1976 Kıta Sahanlığı krizinden itibaren ileri sürdüğü tüm Ege’yi kapayan tezleri ile uyumluydu. Ancak bu kez Akdeniz için de inanılmaz boyutlarda maksimalist tezler sunuyordu. 

 

AB Haritada Israr Ediyor. 2007 yılında bu kez aynı harita Barselona’da basılan ‘Atlas of Maritime Europe: Jurisdictions, Uses and Management, Barcelona, (Ediciones del Serbal)da karşımıza çıktı. Bu atlas da İspanyol Ulusal Araştırma Merkezi tarafından desteklenen bir AB projesi idi. Bu haritada deniz alanları ve sınırları için kullanılan bilgi bankası İngiliz GEBCO bilgi bankası tarafından geliştirilmişti. İddia edildiğine göre bu çalışmada Akdeniz’de adaların durumu hukuki olarak ele alınmamış, ortay hat kullanılmıştı. 

Suarez Hatasını Düzeltiyor. Suarez, 2010 yılı başında AB İç Siyaset Direktörlüğü için Balıkçılık alt alanında yeni bir çalışma daha yaptı. ‘Jurisdictional waters in the Mediterranean and Black Seas’’ isimli bu çalışmasında ilan edilmemiş kıta sahanlığı veya MEB alanları ilgili ülkeler için gösterilmedi. Türkiye ve Yunanistan arasındaki karasuyu sınırlandırmasının da “teorik” olduğu yayında açıkça belirtildi. Bu çalışma Prof. Suarez’in Akdeniz yetki alanları konusundaki son çalışması oldu. Kısacası Suarez, 2004 yılındaki çalışmasında Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların gönderdiği sınırlandırma haritalarını kullanarak bir nevi tuzağa düşmüş. 2010 yılı çalışmasında bu hatayı tekrar etmemiş, ancak atı alan Üsküdar’ı geçmişti. 

 

AB Israrı Devam Ediyor. AB söz konusu habis haritayı son 16 yıl boyunca her yerde kullandı. Kullanmaya devam ediyor. Resmi dokümanlardan, web sitelerine kadar her yerde. Görünen o ki, bu harita 21. Yüzyıl başında hazırlanırken, hegemonlar Türkiye’yi denizden uzak tutmaya karar vermişler ve   Yunanistan ile GKRY üzerinden bu haritanın küresel dolaşıma çıkmasını ciddi bir psikolojik harp ve algı yaratma operasyonu ile başarmışlar. Bu haritaların Yunanistan’da Profesör Rozakis gibi aklı başında deniz hukukçularına rağmen bu denli maksimalist hazırlanabilmesini sağlamışlar. Biz isteyelim, Türkleri ya ikna ederiz ya da zorla kabul ettiririz. Eğer FETÖ darbesi başarılı olsaydı, şüphe yok ki, bu harita Türkiye’ye kabul ettirilirdi. Zaten çok sayıda kumpas davanın bir nedeni de Doğu Akdeniz enerji kaynakları ve bu haritanın Türkiye’ye dayatılması değil miydi?

 

Pişkin ve Yüzsüz AB. Gelelim son günlerde harita ile ilgili AB tarafında yaşananlara. 21 Temmuz ve 10 Ağustos 2020 Navtex krizleri sırasında AB Komisyonu adına birçok açıklama yapılarak Seville Üniversitesi Haritası olarak bilinen harita ile bir ilişkileri olmadığını ve böyle bir haritanın kendileri tarafından Üniversiteye ısmarlanmadığını, ayrıca, kurumlar tarafından hazırlatılan harici raporların AB’nin resmî belgeleri olmadığını deklare ettiler. Bunun bir anlamı olmadığı açıktır. Zira AB devlet değildir ve egemen devletler gibi kıta sahanlığı veya MEB ilan edemez. Ancak vekil devlet olarak kullandığı GKRY ile Yunanistan’a kendi çıkarlarını sağlayacak geniş alanları ilan etmelerini teşvik ve siyasi kulislerde yardım etmiştir. Diğer taraftan Bahçeşehir Üniversitesi BAUDEGS Kurucu Başkanı Amiral Cihat Yaycı’nın belirttiği üzere; ‘’geçmiş AB ilerleme raporlarında AB nasıl oluyor da Türkiye’yi GKRY MEB’inde faaliyet yürütmek nedeni ile ciddi eleştiriyor ve hatta gemi çalışanlarına yaptırım uyguluyor? Bu arada GKRY’nin 2 Nisan 2004 tarihinde ilan ettiği MEB sahası Seville Üniversitesi Haritası ile birebir örtüşüyor. AB’nin inandırıcı olması için öncelikle Seville Üniversitesinde resmen 2004 yılından itibaren hazırlanan haritayı neden AB’nin tüm resmi dokümanlarında ve kurumlarında kullanmaya başladığı; neden hala kullanılmaya devam ettiğini izah etmesi gerekir. Amiral Yaycı’nın tespit ettiği AB web siteleri bu makalenin sonunda bilgi için sunulmuştur. Merak edenler web sitelerine bugün girerek bu habis haritanın her yerde olduğunu görebilir.

Diplomatik İşlem Yapılmalıdır. Dışişleri Bakanlığı, AB Komisyon Başkanlığına hukuken, ahlaken, maddeten hiçbir geçerliliği olmayan bu haritanın AB resmi sitelerinden ve dokümanlarından çıkarılmasını talep etmelidir. Bu haritanın varlığı bile AB’nin Yunanistan ile yaşanan krizde asla arabulucu olamayacağını göstermektedir.

 

Mandacılara Tavsiyeler. Türkiye’yi Anadolu’ya hapseden Akdeniz ve Ege ile bağlarını kopartan bu haritaya tahammülümüz yoktur. İçimizde hala AB’yi aklamak için ‘’Ama bizim alakamız yok dediler’’ şeklinde açıklama yapan AB ve ABD muhip ve mandacılarına hatırlatalım. Bu harita hepimizi boğuyor. Sizlerin AB ve ABD sevgisi Anadolu’yu boğulmaktan kurtarmıyor.

 

 

 

metin, harita içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

 

 

ekran görüntüsü içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

 

 

 

 

 

 

7 Eylül 2020 Pazartesi

Almanya’daki Atlantikçilerin Türkiye Düşmanlığı

 Almanya’daki Atlantikçilerin Türkiye Düşmanlığı

Cem Gürdeniz

 

Almanlarla Birinci Dünya Savaşında müttefik idik. Karadeniz’de Türk bayraklı iki Alman gemisinin (Yavuz ve Midilli) emrivakisi ile savaşa girdik. Pek çok cephede birlikte savaştık. Yenildik. İşgale uğradık. Aynı koşullarda Türklerin teslim olmamasını ve büyük bir başkaldırı ile Kurtuluş Savaşını başarmalarını hazmedemediler. Cumhuriyet kurulurken güçlü teknoloji ve endüstriyi temsil eden Alman ekolü donanmada ve orduda etkin oldu. Alman müşavirler kullanıldı. İkinci Dünya Savaşından kısa süre önce Nazi zulmünden kaçan Alman Yahudileri, Türk akademi dünyasına büyük katkı sağladılar. Büyük savaşta tüm dünyaya çok acı çektirdiler. Sonuçta çok ağır cezalandırıldılar. Dresden şehrini İngiliz ve Amerikan Bombardıman filoları haritadan silecek derecede bombaladı. 28 bin binanın 24 bini yok edildi. Kullanılan ateş gücünün Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılan nükleer ateş gücüne eşit olduğu iddia edildi. 25 bin masum sivil öldü. Anavatanları doğudan Sovyet batıdan ABD ve İngiliz işgaline uğradı. Değil direnmek, hayatta kalabilecek kaynakları bile zor buldular. 

 

Cezalandırılan Almanlar. 1990 yılına kadar 45 yıl ideolojik, siyasi, ekonomik ve jeopolitik bir ayrım içinde ikiye bölündüler. Soğuk Savaşın asli cephesi oldular. Batı Almanya baştan aşağı yüzden fazla Amerikan üssü ve 100 bine yakın Amerikan askeri tarafından işgal edildi. Aynı kaderi Doğu Almanya Sovyet güçleri ile paylaştı.  Topraklarında bulunan Amerikan ve Sovyet vatandaşlarına kapitülasyon verir gibi hukuki üstünlük tanıdılar. Anayasalarını ABD ve Sovyetler yazdı. Batıda kazanan her şeyi alır mantığı ile sanattan, askerliğe her alanda Amerikan etkisine; Doğuda Sovyetler ve komünizm etkisine alındılar. Son 60 yılda seyrettiğimiz her Amerikan savaş filminde yerden yere vuruldular, küçük düşürüldüler. Batı Almanya NATO’ya; Doğu Almanya Varşova Paktına alınarak savunma alanında kendi iradeleriyle savunma konsepti yaratmaları önlendi. Geçmişten gelen muazzam teknolojik ve endüstriyel alt yapı ile savunma sanayiinde küresel çapta başarıyı kısa sürede yakaladıkları halde, bu gücün askeri ve siyasi güce dönüşmesine Batı Almanya’da asla izin verilmedi. Her iki dünya savaşını yaşayan nesillerin geçmişi anlatmaları tabu sayıldı. Geçmişleri unutturuldu. Siyasi partileri batıda kayıtsız şartsız Atlantik çizgisinde dizayn edildi.  Amerikan ve 1990 yılına kadar Sovyet istihbaratı kılcal damarlarına kadar girdi. Şansölye ’nin telefonlarının 2002 yılından itibaren dinlendiği 2013 yılında ortaya çıktı. AB’nin en büyük ekonomisi olmalarına rağmen bu gücün askeri güce dönüşmemesi sağlandı. 

 

Rusya ile Yakınlaşmak Yasak. Amerikan dayatmasına en önemli başkaldırı 23 Ekim 1983 tarihinde Almanya’ya konuşlandırılan orta menzilli Amerikan Pershing II nükleer füzelerine itiraz ile başladı. Yüzbinlerce protestocu değişik şehirlerde Amerikan aleyhtarı gösteri yürüyüşleri yaptı. Bu protestolar INF Anlaşmasının imzalanmasını sağladı. 1990’da İki Almanya’nın birleşmesi sonrası Rusya ile yakınlaşma en büyük tehdit olarak görüldü.

 

Rus Gazı ve Amerikan Baskısı.  İki Almanya’nın 3 Ekim 1990 tarihinde birleşmesinden sonra 8 Kasım 2011 tarihinde Kuzey Akım doğal gaz boru hattı ile Rus gazının Alman topraklarına getirilmesi en büyük anti-Atlantik hamle oldu. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası başlayan Neocon odaklı Amerikan genişleme siyasetine anayasalarının izin vermemesi nedeniyle kısıtlı destek verdiler. 2011’deki Libya ve sonrasındaki Suriye saldırılarını desteklemediler. Almanya’daki Amerikan baskısına son olarak 27 Mart 2018 tarihinde projesi onaylanan Kuzey Akım II projesi üzerinden maruz kaldılar. ABD Kongresi ve Başkan Trump bu boru hattının önlenmesine yönelik yaptırım kararını 21 Aralık 2019 tarihinde aldılar. Trump, Berlin yönetimini bu kararda Moskova’nın esiri olarak nitelendirmişti. Daha da ötesi 2010 Ağustos ayında üç ABD senatörü, Kuzey Akım II, Baltık Denizi boru hattının yapımına katılmaya devam etmeleri halinde Mecklenburg/Batı Pomeranya'daki Sassnitz limanın yöneticilerini yıkıcı ticari yaptırımlarla tehdit ettiler. Rusya ile entegre çalışabilen tek liman olma özelliğine sahip olmasının yanısıra Çin’in Kuşak ve Yol (BRI) girişiminin Kuzey Avrupa aksını tamamlayıcı görev görmekte, Kuzey Avrupa’nın enerji ve ürün tedarik güvenliğini sağlamaktadır. Almanya’nın sahibi olan devlet şirketine yaptırım tehdidi uygulanması önemli bir ilki oluşturuyor. 

 

Rusya Muhalefet Lideri ve Alman Atlantikçiler. Almanya’daki Atlantikçi cephe Rus Alman ilişkilerini bozmak için her fırsatı değerlendiriyor. Son olarak Almanya’nın Rusya’yı muhalif Aleksey Navalny'e suikast düzenlemeye çalışmakla suçlamasının ardından ne olduysa konu bir anda Kuzey Akım II Hattı’na getirildi. Navalny, ailesinin isteği ve Putin’in oluru ile Almanya’ya getirildi. Navalny, Almanya’da tedavi görürken en büyük tartışma Kuzey Akım II projesinin iptali üzerine yapılabildi. Muhalefet ve Merkel’in partisi bile bu olayı inşaatı süren Kuzey Akım II projesinin iptali için tartışmaya açabildi. İşte Almanya’da Atlantikçi damarın gücü. 

 

Alman Atlantikçileri Mavi Vatana Karşı. Bu güç, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de hakkı olan deniz yetki alanlarını savunmasına da karşı. 21 Temmuz 2020 tarihli Oruçreis NAVTEX’ini Merkel’in talebi ile durduran Türkiye, bu iyi niyetinin karşılığını 6 Ağustos 2020 tarihinde imzalanan Mısır Yunanistan sınırlandırma anlaşması ile aldı. Bu tam bir emrivaki idi. Bunu planlayan gücün ABD olduğunu Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias kendi açıkladı. ‘’Mısır’da 4 ayrı konuda görüşmeye gitmiştik. Mısır Dışişleri Bakanını ABD Bakanı Pompeo aradı ve bir anda anlaşma imzalandı.’’ Bu hamle ile ABD hem Türkiye hem de Almanya’yı hedef almış oldu. AB adına arabuluculuk yapan Almanya büyük prestij kaybetti. Dolaylı olarak AB de. Bu gelişmeden sonra Almanya’da devlet kontrolünde olan Der Spiegel başta olmak üzere ZDF, Die Welt gibi medya organlarında yoğun Türkiye karşıtlığı sergilendi. Die Welt,  Türkiye Cumhurbaşkanının Amirallere en az iki Yunan Savaş gemisi batırın talimatı verdiği gibi akla, insafa uymayan yalan haberler üretti. 

Alman Medyasının Etik Sorunu. Der Spiegel ve ZDF Mavi Vatan doktrininin Seville Haritasındaki hukuksuz ve insafsız deniz yetki alanı gaspına karşı bir savunma doktrini olduğunu bildikleri halde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini yeni Osmanlıcılık ve genişlemeci saldırgan bir strateji olarak jeopolitik gerçeklerden uzakta, tamamen Türk iç siyasetine yönelik bir üslup ve kapsamda sunabildi. Bu tip yalan haberleri ve çarpıtmaları yapan Alman medyası Türkiye’de 2010’lu yılların başında yaşadığımız Ergenekon ve Balyoz davası gibi dönemlerin Taraf ve Zaman gazetelerini aratmadı. Artık Alman istihbaratı kontrolündeki Der Spiegel ve ZDF gibi medya araçlarının ne güvenilirliği ne de objektifliğinden bahsedebiliriz. Kenar Kuşak Jeopolitiği. Atlantik cephe Almanya’nın ve Türkiye’nin sırasıyla Baltık Denizi ve Karadeniz’deki stratejik öneminden vaz geçemez. Her iki ülkenin Rusya ile yakınlaşmasına tahammül edemez. Asya kıtasında tarihte ilk kez yaşanan Norveç Denizinden Bering Boğazına; Çukçi Denizinden Hindistan’ın Çin ile deniz yan sınırına kadar olan deniz alanında (Kore yarımadası hariç) artık egemen olan Rusya-Çin ortaklığının yarattığı büyük yenilgiden sonra, Türkiye ve Almanya’nın Rusya’ya yaklaşmasıyla Karadeniz/Türk Boğazları ile Baltık bölgesinin kontrolünü kaybetmek istemez. Her iki ülkenin okyanus ve denizlerde kendinden ayrılarak rekabete girmesini istemez. Alman Atlantikçilerinin Doğu Akdeniz krizinde Türkiye üzerine sürülmesi; Son 60 yıldır Türk gurbetçilerin kendi aralarında ırk ve din temelli olarak bölünmesini teşvik etmeleri; 15 Temmuz sonrası yurt dışına kaçan FETÖ hainlerine kucak açmaları ancak bu bakış açısı ile anlaşılır. Maalesef Almanya’da Atlantik emperyalizminin işgali devam etmektedir. Alman halkının Atlantikçi Almanlara kapıyı göstermelerinin zamanı çoktan geldi. Bu tarihin yaratıcılığından çok, küresel düzenin değişim gösterdiği zamanın ruhunun Almanya’ya bir çağrısıdır. Bundan kaçış olacağını sanmıyorum.

 

Kitap Tavsiyesi; Özhan Bakkalbaşıoğlu’nun Kaynak Yayınlarından çıkan ‘’Kıbrıs Barış Harekâtı, TCG Kocatepe Nasıl Battı’’ kitabı 46 yıl önce 54 şehitle Kıbrıs/Baf batısında kaybettiğimiz TCG Kocatepe muhribinin batışının nedenlerini çok detaylı ve titiz bir şekilde ortaya koyuyor.

 

 

24 Ağustos 2020 Pazartesi

Karadeniz, Sakarya ve Mavi Vatan

 Karadeniz, Sakarya ve Mavi Vatan

Cem Gürdeniz

 

 

99 yıl önce bugün Sakarya Meydan Savaşı başladı. 13 Eylül 1921’e kadar 22 gün 22 gece sürdü. Savaşının kazanılmasından 6 gün sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa, mecliste yaptığı konuşmada, Türk’ün var olma savaşını "subaylar savaşı" olarak tanımladı ve şöyle devam etti:"

“Subaylarımızın kahraman atikliği, cesaretleri, ölüme meydan okuyan asil karakterleri hakkında söz bulamıyorum. Ama doğru ifade etmeye çalışayım, bu savaş bir subaylar savaşıdır. Ön safta savaşan genç subaylarımızın yüzde 80, erlerimizin yüzde 60’ı şehit düştü, yaralandı.” 

Evet, bu savaşa katılan 42. Alayın bütün rütbeli subayları, bir tümen komutanı, üç alay ve 5 tabur komutanı şehit düştü. Sadece 8’inci tümenin süngü savaşında toplam 82 subay kaybı vardı. O asil insanların vatanseverliği, fedakarlığı olmasa bugün mevcut değildik.

Sakarya Yeniden Doğuştur. Sakarya Ana Vatan savaşının en büyük dönüm noktasıdır. Bu zafer, yıkılmanın eşiğine gelmiş Türk milletinin uzun soluklu büyük bir sabrın sonunda dayanma ve direnişinin bir tokadına dönüşmüştür. Mustafa Kemal, 21 Ağustos’ta, henüz savaş başlamadan iki gün önce General Karabekir’e çektiği telgrafta ‘’Bir dağ ve bir fedakâr kalsa bile bağımsızlık davamız devam edecektir.’’ diyordu. Sakarya, Mustafa Kemal’in ‘’Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır. O satıh bütün vatandır’’ emri çerçevesinde anavatanı sahiplenişin ve bu amaç uğruna büyük fedakarlıkların tarih sahnesinde sergilenmesidir. Bu savaştan sonra geri çekilme olmamış, Mustafa Kemal’in ordularına 1 Eylül 1922 günü verdiği emir ile 9 Eylül 1922’de Kutsal Kurtuluş Savaşı, Anadolu’yu Akdeniz’le buluşturmuştur.   Bu savaşın kazanılması Türk milletinin Kurtuluşa ve Mustafa Kemal’e olan inancını katlamış, zafer sonrası Anadolu işgalini teşvik eden İngiltere Yunanistan’a desteğini kesmeye başlamış; Mandacı ve Padişahçı İstanbul medyasından bile zafere sevinenler çıkmıştır. Kısacası Türkleri Anadolu’nun ortasına hapsederek Karadeniz’e sıkıştıran Sevr haritasına, Sakarya, en büyük, en etkili hamle olmuştur. 

Karadeniz Mucizesi. Sakarya’yı ve zaferden bir yıl sonra gelecek Büyük Taarruzu mümkün kılan, Atatürk-Lenin dostluğunun sonucu olarak Rusya’dan temin edilen 300 bin ton cephanenin Kuvay-ı Milliye Donanmasıyla başta İnebolu olmak üzere Karadeniz Limanlarımıza taşınmasıydı. Karadeniz, 100 yıl önce Anadolu’ya denizin sathı üzerinden en büyük desteği vermişti.  Karadeniz olmasa Kurtuluş Savaşı olmazdı. Bugün de Karadeniz, 100 yıl öncesinde olduğu gibi Türk milletine desteğini sergiledi. Bu kez destek Karadeniz’in deniz tabanından geldi. 21. Yüzyılın enerji savaşları içinde, Doğu Akdeniz’de, denizdeki Sevr’le mücadelemizin en yoğun döneminde MTA ve TPAO’nun ortak çalışması sonucu TUNA-1 (Yeni adıyla Sakarya) havzasında doğal gaz rezervi bulundu. Bu keşif, anavatan ve mavi vatanda bulunan en büyük enerji kaynağı olarak tarihe geçti. 

Asli Cephe Doğu Akdeniz’dir. Karadeniz’de yaşanan bu önemli gelişme yanında unutulmaması gereken gerçek, asıl mücadele yani denizdeki Kurtuluş Savaşının Doğu Akdeniz’de olduğudur. Atatürk’ün ‘’gözüm Sakarya’da Kulağım İnebolu’da’’ söylemine benzer bir şekilde bugün Türk milleti şunu söyleyebilir. ‘’Gözümüz Doğu Akdeniz’de, Kulağımız Karadeniz’de.’’ Doğu Akdeniz’in asli cephe olması ne iktidarın seçimi ne de muhalefetin kaçınacağı bir sorun sahasıdır. Denizden dayatılan bir jeopolitik kapatma girişimine karşı ortaya çıkan kendini savunma refleksidir. Hükümetin başlangıçta İhvan temelli dış politikasının Mısır ve Suriye cephelerinde bu mücadeleye ciddi zarar verdiği gerçektir. Ancak bu yanlışlar diğer alanlarda uygulanan doğru stratejilerin ulusal çıkar doğrultusunda yarattığı etkileri gölgelememelidir. Yani hükümet bu cephelerde hata yaptı diye, Libya ve deniz sathında uygulanan doğru stratejilere karşı çıkmak uygun değildir. 

Bu gelişme sonrası Mavi Vatan stratejimizde en ufak değişikliğe gidilmemelidir.  Bulunan bu rezervin Akdeniz ve Ege’deki Mavi Vatan hedeflerine etkisi olmamalıdır. Zira Ege ve Akdeniz’deki çıkarlarımız sadece enerji odaklı değildir. Türkiye’nin batıdan ve doğudan kuşatılmasını ilgilendirdiği veçhesi ile jeopolitik odaklıdır. Türkiye nasıl ki Karadeniz’de Mavi Vatan sınırlarını 80’li yıllarda Sovyetler Birliği ve diğer sahildarlar ile hak ve çıkarlarını en iyi şekilde koruyarak çizmiş ve akdetmiş ise aynı durum Ege ve Doğu Akdeniz için de geçerli olmalıdır. Türkiye, 29 Kasım 2019 tarihinde BM’ye deklare ettiği Doğu Akdeniz kıta sahanlığı koordinatlarının kapsadığı alanı Misak-ı Milli olarak görmeli ve sonuna kadar savunmalıdır. Yunanistan ve GKRY ‘nin AB ve ABD üzerinden uyguladığı Türkiye karşıtı hamlelere her koşulda direnmeye devam etmelidir. 

Gaz Keşfi ve İç Politika. İktidarın gaz keşfini büyük bir abartıya kaçarak müjde ile vermesi her demokraside, seçim yarışının yaşandığı her iklimde doğal bir reaksiyondur. Burada önemli olan konunun uzmanlarının siyasi endişelerden uzak bilimsel temelli açıklamalarıdır. Başta petrol mühendisleri ve jeofizikçiler olmak üzere bu konuda uzmanlar keşfin önemli boyutta olduğu konusunda hem fikir. Ancak söz konusu gazın 2023’e yetiştirilmesi konusunda aynı görüşe sahip değiller. En iyimser tahminle gazın 2025 yılında tüketici ile buluşabileceğini öne sürüyorlar. 

Keşif, Mavi Vatan’ın İspatıdır. Bu keşif, Türklerin Mavi Vatan’daki zenginlikler ile tarihteki en büyük buluşmasını temsil ediyor. Bu ve gelecekte bulunacak rezervler, 5 yıl sonra tüketici ile buluştuğunda şüphesiz ulusal ekonomiye ve dış ticaret açığımızın kapatılmasına katkı sağlayacaktır. Bu başarı, aynı zamanda 2006 yılından bu yana devam eden Mavi Vatan söyleminin deniz dibinden fışkıran gönenç olarak halk nezdinde bir ispatıdır. Bu keşif, milyonlarca yıldır deniz dibinde bekleyen çok kıymetli hidrokarbon rezervlerinin tarihin bu safhasında Türk ekonomisine ve dolaylı olarak çalışkan Türk milletinin refahına ciddi boyutta katma değer kazandırma sürecinin de başlangıcını oluşturacaktır. Türkiye’nin Karadeniz’de, yani deniz yetki alanları anlaşmazlığı yaşamadığı bir denizde Mavi Vatanında doğal gaz kaynağı bulması vatansever herkesi mutlu etmesi gereken bir olaydır. Türkiye tapusunun tartışmasız kendisine ait olduğu deniz alanında kendine ait egemen haklarını kullanmıştır. 

 

Mütareke Kafası Devam Ediyor. Diğer yandan Türkiye’nin aşırı kutuplaşmış iç politika ortamında gazın Karadeniz’de mavi vatan sınırları içinde bulunmasını küçük gören, neredeyse üzülecek derecede duygularını ifade edenlerin de varlığı gerçektir. Normal şartlar altında egemen bir ulus devletin kendi deniz diplerinde kaynak bulması gerek enerji bağımsızlığı gerekse deniz bilimleri çerçevesinde büyük coşkuyu hak etse de ülkemizde siyasi çekişme ve kamplaşma ortamı, bulunan rezervi ve keşif vakasını adeta yok sayma derecesine indirgeyebiliyor. Ya da Doğu Akdeniz’de yıllardır emsalsiz başarılara neden olan donanmamızın 10 Ağustos Navtex’i sonrası yaşanan gerilimdeki rolünü küçümseyen, her krizde yaşanabilecek olayları Yunan ve AB/ABD gözlüğünden eleştirebilenler çıkabiliyor. En kötüsü, Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma ile Doğu Akdeniz tezlerini Yunanistan ve GKRY gözlüğü ile eleştiren ve FETÖ/Soros tarafından fonlanan sosyal medya kanallarında anlatan Türk vatandaşlarının varlığı dikkat çekiyor. Ne yapalım. 100 yıl sonra mütareke dönemi tekrar ediyor. 

 

İktidar Birleştirmeli Diğer yandan, iktidarın 15 Temmuz FETÖ kalkışmasından sonra ülke sathında yakalanan birlik ve beraberlik atmosferini koruyamamış olması; her yazımızda her konuşmamızda vurguladığımızın aksine birleştirici değil, uç söylemlerle ayrıştırıcı politika uygulaması maalesef halkın kutuplaşmasında etkili olmuştur. Bu süreçte Türkiye’nin değişmez çimentosu, birleştirici vazgeçilmezi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kendini bilmez kurum, kuruluş ve kerameti kendinden menkul şahıslar tarafından eleştirilmesi; bu saldırılara iktidarın kayıtsız kalması birlik ve beraberliğe büyük zarar vermiştir. Bu durum başarıları gölgeleyebilmiştir. 

Akdeniz ve Ege’yi Osmanlı Kaybetti. Hatırlatalım, Mustafa Kemal Atatürk, siyaset üstüdür.  Devletin ta kendisidir. Bu konuda kendini ve tarihi bilmeyenlere onu ve dönemini deniz konularında eleştirmeye yeltenenlere hatırlatma yapalım. İmparatorluğun en büyük deniz kayıpları II. Abdülhamit dönemiyle başladı.  Donanma Haliç’e hapsedildi ve kurumsal kültürü ile birlikte zayıflatıldı. Böylece Türkler 20’nci yüzyıla donanmasız girdi. Sonuçta, 1878 yılında Kıbrıs, Teselya, Romanya, Karadağ ve Doğu Rumeli, 1881 yılında Tunus, 1882 yılında Mısır, 1897 yılında Girit, 1908 yılında Bulgaristan ve Bosna Hersek tamamen kaybedildi. Ardından yaşanan 1911 Libya ve 1912-13 Balkan Savaşları sonunda da Libya ve Yunanistan’ın tamamı ile Ege adaları donanmasızlık nedeniyle kaybedildi. Beş yıl önce kurulan Bulgar devletinin orduları Çatalca’da zor durduruldu. Birinci Dünya Savaşında itilaf devletlerinin ortak donanması ve kara gücü Gelibolu yarımadasına Ege Denizinde hiçbir engelle karşılaşmadan geldi ve asker çıkardı. Mustafa Kemal’in askerlerine “ben size ölmeyi emrediyorum” demek zorunda kaldığı Çanakkale Savaşlarında onbinlerce kayıp verildi. Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğunun parçalanarak sadece Karadeniz’de kısa kıyısı olan küçük Orta Anadolu devletine dönüşmesini sağlayacak Sevr Antlaşması dayatıldı. Yunan kuvvetleri hiçbir dirençle karşılaşmadan 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e çıkabildi. Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal önderliğinde yönetilmeseydi, başarılmasaydı bugün onu eleştirmeye yeltenenler zaten hayatta olamazlardı. Olanlar da bir sömürge devletinde hizmetkar olarak nefes alırlardı. 

Ders Alınmalıdır. Bugün hem iktidar hem muhalefet hem de emperyalizmin emrindeki Atlantik mandacıları yaşananlardan ders çıkarmalıdır. Unutulmamalıdır ki tarihin bugünkü kesitinde ülkemizde siyasi görüşü ne olursa olsun ulusalcı, vatanperver ve Atatürk takipçisi sessiz ve büyük bir çoğunluk vardır. Bu çoğunluğun temsil edildiği ana akım siyasi parti henüz yoktur. Bu çoğunluk devletin bekası, gönenci ve aydınlık geleceğine inanır. İçindeki Mustafa Kemal sabrını, dayanma ve direnme güdüsünü asla yitirmez, asla umutsuzluğa kapılmaz. İktidar partisi oy kaybetsin diye devlet gemisine bilerek zarar vermez; jeopolitik kayıplara tahammül etmez. Türk ekonomisine ve özellikle Özal’ın 24 Ocak tüketim ekonomisinden, Mustafa Kemal’in üretim ekonomisine geçmesine katkı sağlayacak enerji kaynaklarının mavi vatan diplerinden çıkarılmasını coşkuyla karşılar. 

MTA ve TPAO tamamen Millileşmelidir. Yazımızı tamamlamadan son tavsiyelerimizi MTA ve TPAO’ya yapalım. Türkiye ilk kez kendi sismik ve sondaj gemileri marifetiyle Mavi Vatanda büyük sayılabilecek kaynak bulmuştur. Bu başarıyı devletimizin bu kurumları geçmişlerine sadakatle geliştirebilmeli, gelecekteki faaliyetlerde yabancı personelden tamamen arınarak gerek sismik gerekse sondaj gemilerimizde eğitimli ve tecrübeli Türk personeli kullanmalıdır. Nasıl ki Deniz Kuvvetlerimiz ilk Milli Gemisini 2005-2011 yılları arasında büyük titizlik ve disiplin içinde dizayn ve inşa ederek bugün yurt dışına ihraç eden bir konuma gelmişsek, MTA ve TPAO da aynı sabır ve inanç ile derin su sismik, sondaj ve işletme konularında Türkiye’nin enerji bağımsızlığının geleceğine liyakatli, üstün vasıflı Türk personel ile rehberlik etmeli, bu sektörü başarılara taşımalıdır. 

 

 

 

 

MAVİ VATAN GENÇLİĞİ BİRLEŞTİRİYOR

 MAVİ VATAN GENÇLİĞİ BİRLEŞTİRİYOR

Cem Gürdeniz

 

10 Ağustos 2020 Sevr Antlaşmasının 100. Yıldönümüydü. Aynı gün Oruçreis ’in Doğu Akdeniz Kıta sahanlığında ertelenen sismik araştırma görevinin yeniden başladığı gündü. Oruçreis’in Antalya’dan hareket ettiği saatlerde, Yunanistan, AB ve ABD’nin her seviye ve kapsamda bolca sarf ettikleri tehditlerin laf kalabalığı içinde,  donanmamız son derece hızlı, dinamik ve etkin şekilde neredeyse 80 parça savaş gemisi ile Doğu Akdeniz ve Ege’ye yayılmasını çoktan tamamlamıştı. Donanma desteğindeki onlarca uçak, helikopter ve silahlı/silahsız insansız hava aracını saymıyorum. Benzer şekilde Hava Kuvvetlerimiz de gerek deniz harekâtına taktik hava desteği, gerekse himaye ve karşı hava görevleri için çok kısa bir sürede intikallerini tamamlamıştı. Bu durum Türkiye’nin şartlar ne olursa olsun sağlayabileceği caydırıcılığının geçmişten miras bilinen ve alıştığımız bir gösterisiydi. Ancak askeri caydırıcılık kadar önemli olan milletin büyük bir kesimiyle Mavi Vatana ve donanmaya desteğiydi. 

Milletin Desteği En Güçlü Silahtır. Donanmanın ardındaki millet desteği en gelişmiş stratejik silahtan bile önemlidir. Bu kapsamda halkın Mavi Vatanı sahiplenmesi iktidar ve muhalefetin Mavi Vatan ülküsünde buluşmasına büyük katkı sağlayacaktır.  Zira, çevre denizlerdeki egemenlik ve yetki alanlarımızı temsil eden Mavi Vatan 21. yüzyıl jeopolitiğimizin merkezindedir. Aynı zamanda Anadolu’nun denizle jeopolitik, siyasi, ekonomik ve kültürel boyutlarda buluşmasının ve bütünleşmesinin; devlet ve halkıyla denizcileşmesinin bir sembolüdür. Mavi Vatan, başta doğu Akdeniz ve Ege olmak üzere ABD/AB tarafından Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’ye dayatılan denizdeki ikinci Sevr’e bir başkaldırışın da temel doktrinidir.

Mavi Vatan İç Siyaset Üstüdür. Bugünümüz ve geleceğimiz için yaşamsal öneme sahip Mavi Vatan daima iç siyasetin üstünde tutulmalıdır. Gücünü ulusal savunma sanayii ile Atatürkçü Türk denizcisinden alan Deniz Kuvvetlerimizin uyguladığı ganbot/donanma diplomasisi ile desteklenen sismik ve sondaj faaliyetlerimiz;  başta kıyıdaşlarla sınırlandırma antlaşmalarının yapılması ve karşılıklı deniz alanları yönetimine yönelik diplomatik ve hukuki süreçler Mavi Vatan doktrininin asli faaliyet alanlarıdır. Mavi vatan, güneyimizde denize çıkışı olan kukla Kürt devletini ve bu çerçevede ülkemizde son derece tehlikeli sonuçları olan etnik milliyetçiliği; KKTC’de federal çözümü ve bu plan altında asker çekilmesini reddeder. Bu hedeflere yönelik dış ve iç siyasette yalpalamaya karşı duruş sergiler. Bu çerçevede başından bu yana Mısır ile ihvancı dış politikanın terk edilerek, karşılıklı çıkar anlayışı içinde deniz sınırlandırma antlaşması yapılmasını tavsiye eder. Libya’da ulusal mutabakat hükümetine desteğe devam edilmesi ve Türkiye’nin bir deniz üssüne sahip olmasını destekler. Bu süreçte Rusya ile karşılıklı çıkar örtüşmesini sağlayacak hal tarzlarının geliştirilerek, ABD ve AB baskılarına karşı denge oluşturulmasını savunur. Karşılıklı kıyıdaşlık prensibinden hareketle, Amiral Cihat Yaycı doktrini ile geliştirilen Libya mutabakat muhtırasına benzer şekilde Lübnan ve İsrail ile de deniz sınırlandırma antlaşmaları yapılmasını tavsiye eder.  Ayrıca balıkçılığımızın gelişimi ve doğu Akdeniz’deki canlı kaynaklarımızın korunmasına da destek sağlayacağı sebeple Akdeniz’de MEB (Münhasır Ekonomik Bölge) sınırları ilan edilmesini destekler. 

Gençlerin Mavi Vatan Sevgisi. Mavi Vatan, 2019 baharından itibaren Türkiye’nin gündemine oturmuştur. Özellikle genç kuşakların Mavi Vatanı sahiplenmesi son derece güçlü olmuştur. Mavi Vatan üzerinden milyonlarca genç Doğu Akdeniz ve Ege’de olup bitenlere büyük ilgi duymaya başlamıştır. Bu farkındalıkta, Türkiye’nin İkinci Sevr dönemi ile benzetilecek bir durumla karşı karşıya kalmış olmasının önemli rolü olmuştur. Yunanistan ve AB kaynaklı habis Seville Üniversitesi haritasının Türkiye’nin boğazını sıkan konumunun dijital teknoloji ve sosyal medya üzerinden gençler arasında paylaşımı; ayrıca 2018-2020 (Haziran) arasında Deniz Kuvvetlerinin basın yayın ve tanıtım faaliyetlerinde sergilediği olağanüstü başarılı yüksek tanıtım profili büyük rol oynamıştır. Deniz, denizciliğe ve donanmaya susamış büyük bir kitle ilk kez yoğun savaş gemisi, donanma faaliyeti ve personeli ile tanışma fırsatı bulmuştur. Maalesef 2020 Mart ayı sonrasında Covid 19 nedeniyle Deniz Kuvvetleri tanıtım ve faaliyet haberlerinde ciddi bir düşme yaşanmıştır. Eski tanıtım faaliyetleri temposunun yeniden yakalanması önem arz etmektedir. 

Gençliğin her türlü değişik sosyal ve siyasi gruplaşmasına, ayrı siyasi parti bağlantılarına rağmen Mavi Vatan ortak paydasında büyük ve güçlü bir vatansever cephe kurduklarını söyleyebiliriz. Siyaset yelpazesinin geniş spektrumunda gençlik ezici bir çoğunlukla MAVİ VATAN’da birleşmiştir. Bu geleceğimiz ve bağımsızlığımız için çok önemlidir. Bu olguyu görmek için Youtube ve twitter gibi sosyal medya ortamında kısa bir araştırma yapmak yeterli olur. Gençlerin Mavi Vatan ilgisi ve sevgisi son olarak 10 Ağustos 2020 tarihinde Oruçreis gemimizin Antalya’dan hareketiyle zirve yaptı. 

Twitter’da Mavi Vatan Dünya Birincisi. Mavi Vatan etiketi 10 Ağustos 2020 akşamı gece yarısına doğru Twitter ’da dünya birincisi oldu. Bilindiği gibi, dünyada en çok bilinen ve kullanılan sosyal medya platformlarından biri olan twitter; kamuoyu oluşturmak ve fikirleri beyan etmek için çokça tercih edilmektedir. Twitter ‘da gün içinde gündem olan bazı konular vardır. Trend Topic (Trend Konusu), twitter dilinde (TT), en çok kullanılan etiketler (hashtag’ler) ile bir konunun Twitter ‘da gündem olduğunu ifade eden Twitter kavramıdır. TT listesi, twitter gündemindeki popüler konuları ifade ederek, twitter kullanıcılarını gündemden haberdar etmektedir. TT listeleri ülke bazlı ve global olarak farklılık göstermektedir. Ülke bazlı olan TT listesi, ilgili ülkedeki gündemi ifade ederken; global TT listesi dünya gündemini ifade etmektedir. Ülke TT listesine giriş yapmak için bile planlı bir çalışma ve önemli bir kitlenin ilgisine ihtiyaç duyarken, 2019 Şubat verilerine göre 321 milyon aktif kullanıcısı olan Twitter ‘da dünya TT listesine girmek ve listede kalabilmek gerçekten çok zor bir iştir.  Twitter’ da gündem olan konular halk arasında daha çok konuşulmakta; tartışılıp konuların detayları ve içerikleri daha çok araştırılmaktadır. Dünya genelinde TT listesine giriş yapmak ve birinci sırada yer almak, tüm dünyanın dikkatini çekmek ve farkındalık oluşturmak açısından büyük önem arz etmektedir. İşte Mavi Vatan 10 Ağustos 2020 gecesi dünya TT birincisi olmuştur. Bu başarı Türkiye Cumhuriyeti’nin, Sevr’in 100 yılında denizdeki ikinci Sevr’i parçalamak kararlılığının sosyal medyada gençlerin tarihi bir manifestosuna dönüşmüştür.

Denizdeki Sevr’e Karşı Birleşmeliyiz. Mavi Vatanın her yaştaki genci Türkiye’nin jeopolitik geleceğini ilgilendiren bu denli önemli bir konuda siyasi renge bakmadan bir araya gelmeyi başarmıştır. Bu birliktelik ülkü birliğine dönüşerek sosyal medyada dünya çapında dev bir dalga oluşturmuştur. Bu Türkiye’deki tüm kurum, kuruluş ve kişilere örnek olmalıdır. Türkiye’nin Mavi Vatan hamlesi bir maraton koşusudur. Bu uzun soluklu mücadelede en yüksek devlet görevlisinden sokaktaki insanımıza kadar göz önünde bulundurmamız gereken gerçek şudur: ‘’Ege ve Akdeniz’deki mücadelemiz sadece güvenlik, savunma ve refah kaynağı deniz yetki alanlarımızdaki yani mavi vatanımızdaki hak ve çıkarlarımızın mücadelesi değildir. Türkiye’nin Akdeniz uygarlığının ve siyasetinin ayrılmaz parçası ve devamı olarak kabul edilmesinin mücadelesidir.’’

 

Emperyalizmin Sözcülerine Direnmeliyiz 100 yıl sonra Türkiye bu kez denizde karşısına çıkan denizdeki Sevr Haritasına meydan okumak ve kazanmak zorundadır. Bu dayatmaya karşı çıkmadan emperyalizmin çıkarlarını temsil eden Yunanistan ve GKRY’nin avukatlığını yapmak; FETÖ medyası üzerinden AB ve ABD dayatmalarına  payanda olmak; iç politikada iktidar partisine vurmak için devletin jeopolitik geleceğine saldırmak son derece zarar vericidir.  İktidar çöksün diye vatanın çökmesine izin verilmez. Zira çöken vatana emperyalizm çullanır. 1920 yılında Mütareke basınından Alemdar gazetesinde Refii Cevat Ulunay Kuvay-ı Milliye ve Mustafa Kemal’e rağmen şöyle yazıyordu: “Osmanlı İmparatorluğu İngiltere’ye yanaştıkça daima kazanmış, uzaklaştıkça kaybetmiştir. Bizim için yol, İngiltere’nin açacağı yoldur...Biz Anadolu’daki Kuvay-i gayrı milliyecilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceklerini sanmıyoruz. Salah ve mevcudiyetimiz için bunların temsilcilerini yok etmemiz lazım.

Bugünün Misak-ı Millisi Mavi Vatan; Kuvayı Milliyesi de Cumhuriyet Donanmasıdır. Kavga gelecek 100 yılın kavgasıdır. Coğrafya ve jeopolitik son sözü söyler. Mavi Vatan savunmasını iç siyasete alet etmeyelim. Mavi Vatana iktidar ve muhalefet tek yumruk olarak sahip çıkmalıdır. Gençler bu konuda büyüklere örnek olmaya devam edecektir. Bu yazıyı meslektaşım E. Deniz Kurmay Albay İsmet Hergünşen’in Mavi Vatan’ı SON KALE olarak tanımladığı şiiri ile bitirelim.

 

 

 

 

ekran görüntüsü içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

 

 

(Yarın 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin 21. yıldönümüdür.  Bu büyük afette kaybettiğimiz tüm vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı diliyorum. O gece büyük fedakârlık göstererek Gölcük Deniz Ana Üssümüzde donanmamızın ateş gücünü koruyan kahraman personele milletimiz adına takdir ve şükranlarımı sunuyorum.)

 

(Önemli Not. Amiral Cihat Yaycı tarafından kurulan Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi (BAUDEGS), güncel Doğu Akdeniz gelişmelerini, detaylı, objektif ve güvenilir değerlendirmeler üzerinden kamuoyuna sunmaktadır. Twitter: @BAUDEGS)

 

ekran görüntüsü içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

9 Ağustos 2020 Pazar

ABD’NİN KENAR KUŞAK PANİĞİ VE TÜRKİYE

 ABD’NİN KENAR KUŞAK PANİĞİ VE TÜRKİYE

Cem Gürdeniz

 

ABD güç merkezi olarak kaçınılmaz bir şekilde geriliyor. Seçim yılı olan 2020 içinde yakın tarihinin en zor günlerini yaşıyor. ABD ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde COVID 19 ve diğer faktörlere bağlı olarak %34 küçüldü. Bu bir rekor.  25 Mayıs 2020 günü George Floyd isimli bir siyahinin Minneapolis’te polis şiddeti ile öldürülmesinin başlattığı isyan dalgası ise ABD’de kutuplaşmayı ve devletin kriz yönetimindeki çaresizliğini tüm çıplaklığı ile ortaya serdi. 

 

ABD Kendini Yönetemiyor ama dışarıyı yıkıyor. ABD kısacası ne COVİD 19 sürecini, ne de Floyd sürecini yönetemedi. Seçim döneminde güç mücadelesi içinde kutuplaşma ve rekabet o denli acımasızca devam ediyor ki taraflar ABD’nin zayıflamasını göze alabilmektedirler. İstihbarata senede 82 milyar dolar ayıran bir devlet için inanılması zor bir durum. Artık kaçınılmaz son ABD için yaklaşıyor. Küresel hegemonya el değiştirmeye hazırlanıyor. Çok kutuplu dünya düzeni çoktan ortaya çıktı. ABD bu döneme son derece zayıf bir durumda yakalandı. Ancak sahip olduğu okyanus coğrafyası; İngiltere’den devralıp üzerine ekledikleriyle oluşturduğu küresel çaptaki askeri üs kapasitesi; üstün askeri endüstrisi ile desteklenen nükleer ve konvansiyonel askeri yeteneği ve son 74 yılda oluşturduğu ve pek çok ülkede hala geçerli olan Amerikan hayranlığı (Ya da Atlantik eroinmanlığı) söz konusu el değiştirme döneminin ve sonrasının ortamını şekillendirmek için kullanılmaya devam ediyor. ABD geri çekilirken yıkıyor. 

 

Kenar Kuşak Çöküyor Burada korunması gereken temel unsur şüphesiz Kenar Kuşak. Yani Rusya’yı (sonradan Çin’i) Avrasya coğrafyası içinde bulunduğu kalpgâha hapsederek okyanuslara açılmasını engelleyen yapılanma. Bu kuşakta 1970’ler sonrası ABD’nin yanında yer alan Çin de artık bu kuşağın temel hedeflerinden birisi. Son tahlilde Rusya ve Çin’in beraberliğinde güçlenen Avrasya kutbunun etki alanını genişleterek AB’nin bazı ülkeleri ile Türkiye’yi içine alması ABD için kâbus bir senaryo. Mücadele kıran kırana devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiki olduğu halde Sovyetlerin Avrupa’da kendine rakip olmasını engellemek için -Moskova’nın nükleer silahları yokken dahi- onu atom bombaları ile vurmayı düşünen ABD, bugün Avrupa’da Çin ve Rusya’nın etkisini zayıflatmak ve kırmak için her yolu deniyor. 

 

Temel hedefler: Rusya ve Çin. Bu süreçte askeri ve enerji alanlarında en büyük hedefi Rusya. Zira Rus silahlarına ve teknolojisine meydan okuyamıyorlar. Siyasi ve ekonomik alanda ise Çin. Askeri alanda nükleer denizaltıları ve nükleer silahlarıyla Rusya kadar büyük bir tehdit olmasa da Çin, Batı Pasifik’e ABD’nin hareket serbestisini önleyecek yeteneğe sahip. ABD, Rusya’nın askeri etkinliğini kırmak için öncelikle NATO’yu kullanıyor. Rusya ile yakınlaşan Avrupa ülkelerine başta Türkiye olmak üzere eşi benzeri görülmeyen orantısız baskı uyguluyor. 

ABD Türkiye’de Etkisini Koruyor. Her ne kadar Türkiye’de yapılan her ankette ABD Hükümetleri, halkın %70’i tarafından düşman olarak algılansa da ABD Türkiye’de etkisini sürdürüyor. Dolar operasyonları; uluslararası yargı ve ağır yaptırım/ambargo tehditleri; kriptolar üzerinden halen etkili olan FETÖ; Atlantik bağımlısı kamu/özel kişi, kurum ve kuruluşlar üzerinden yürütülen psikolojik harekât ile etkili olmaya devam eden Amerikan baskısı en azından Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin zaman zaman zig-zag çizmesine neden olabiliyor. Türkiye bu tehdidi net bir şekilde kabul edip tutum belirleyemiyor. ABD, Yunanistan ve GKRY ile neredeyse ittifak seviyesinde Türkiye karşıtı askeri ve siyasi bir yapılanma içine girdiği halde bazı üst seviye bürokratlar hala ABD ile müttefiklik bağından ve iş birliğinden bahsedebiliyor. 

ABD Yönetimi ve Türkiye Düşmanlığı. Ne denli büyük bir Türkiye düşmanlığı söz konusu ise, 6 Ağustos Yunanistan- Mısır MEB sınır anlaşması imzalandığı sıralarda ABD Dışişleri Bakanı Mısırlı mevkidaşını anında arayıp tebrik edebiliyor. Diğer bir deyişle bu anlaşmanın mimarı olduğunu saklamaya lüzum görmüyor. ABD’nin amacı Akdeniz jeopolitiğinde tuzaklar kuararak, Türkiye’nin  burnunu sürtmek ve bu şekilde Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya ve Suriye’de Türk jeopolitiği aleyhine fiili durum yaratmaktır. Benzer şekilde PKK yan kolu SDG ile Suriye kuzeyinde petrol anlaşması imzalayabiliyor. Dedeağaç’ta uluslararsı anlaşmalar hilafına askeri yığınak yapabiliyor. Maalesef Türkiye’de bütün bu gelişmelere rağmen Amerikan muhipliği devam edebiliyor. 

Almanya’yı Tehdit Eden ABD. Avrupa’da son zamanlarda en büyük baskının arttırıldığı ülkelerden birisi de Almanya. AB’nin siyasi ve ekonomik lideri olmasına rağmen İkinci Dünya Savaşı günahlarını bugün bile ödemeye devam ettirilen bir Almanya var kaşımızda. Sanki ABD’nin bir eyaletiymiş gibi davranılan ve dayatılan bir Almanya. Düşünebiliyor musunuz? Geçen hafta üç ABD senatörü, Rusya’dan Baltık Denizi altından Almanya’ya doğal gaz getirecek Kuzey Akım-2 Baltık Denizi boru hattının yapımına katılmaya devam etmeleri halinde Mecklenburg-Batı Pomeranya'daki Sassnitz feribot limanının işletmecilerini "yıkıcı" yaptırımlarla tehdit etti.  5 Ağustos 2020’de yazdıkları mektupta şunu yazdılar:  "Kuzey Akım- 2 projesi için mal, hizmet ve destek sağlamaya devam ederseniz, şirketinizin gelecekteki finansal varlığını yok edersiniz." Bu liman ayrıca Çin’in ‘BRI (Kuşak ve Yol) girişiminin Kuzey Avrupa aksını tamamlayıcı görev de üstlenmekte, Kuzey Avrupa’nın enerji ve ürün tedarik güvenliğini sağlamaktadır. Rusya ile ulaştırma entegrasyonu içinde çalışabilen tek liman olduğuna da vurgu yapalım. Limanın sahibi aslında Alman Devleti. Diğer bir deyişle, hisselerin %90’ı Sassnitz şehrinin; %10’u da Mecklenburg-Vorpommern eyaletinin. Kısacası Amerikan senatörleri vahşi batıda bara giren kovboylar gibi, Almanya’nın bir devlet şirketini tehdit edebiliyorlar. Tabi bu durum Almanya’da özellikle sol partilerde artan Anti Amerikan duruşu güçlendiriyor. Ancak devlet çapında kararlı ve sert anti-Amerikan tutumu tetiklemiyor. Bu durum bana 100 yıl önce yaşananları hatırlattı. Birinci Dünya Savaşının sonunda 11 Kasım 1918’de Almanya İngiltere ve müttefiklerine teslim olmuştu. Halbuki Donanması iki hafta önce 22 Ekim 1918 sabahı gayet diri bir şekilde Kuzey Denizine çıkmayı ve İngiliz donanmasına taarruzu planlıyordu. Ancak donanmada ve kuzeyde komünist isyan çıkınca, değil yeni bir saldırı yapmak, Kayzer ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı. İsyan bastırılınca ateşkes imzalandı ve 33 parçalık 90 bin personele sahip sapasağlam Alman Donanması İngiltere’nin Flirt of Forth limanında teslim oldu. Bugün de Almanya, AB’nin dağılmasını önlemek için zig-zag çizmeye devam ediyor ve son derece kuvvetli milli güç unsurlarına rağmen ABD baskılarına boyun eğiyor. Boyun eğmeyenler cezalandırıyor. ABD Almanya karşısında kendini 21. Yüzyılın Roma’sı; Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi gibi görüyor. 

 

Çin-Rusya Yakınlaşması ve İstikrar. Çin ve Rusya, ABD saldırganlığına direnişin bedelini ticaret savaşları, ambargolar, kısıtlamalar ve yaptırımlar ile ödüyorlar. Bu satırlar yazılırken Hong Kong’un Çinli yöneticileri hakkında demokrasiye engel olduklarından ABD yaptırım kararı aldı. Haziran ayı sonunda Güney Çin Denizine tarihte örneği olmayan şekilde aynı anda üç uçak gemisi darbe grubu gönderen ABD, Pasifikte müşterek ve birleşik tatbikatları artırırken, Çin ile savaşa yönelik olarak RAND tipi düşünce kuruluşlarına senaryo yazdırıyor.  Yumuşak güç alanında da geri kalmıyorlar. Haziran’da Çin’e Karşı Parlamentolar arası İttifak (IPAC) ilan edildi. Japonya, Kanada, Avustralya, İngiltere, Almanya, Norveç ve İsveç’in yer aldığı ittifak ABD güdümünde Çin’i ve rejimini hedef alan faaliyetlere rehberlik edecek. Amerikan McCarthy dönemini aratamayacak şekilde demokrasi, insan hakları ve neoliberalizm, üçlemesi altında Çin Komünist Partisini batı değerlerine tehdit gören yapılanma, aslında büyük bir jeopolitik mücadelenin yeni enstrümanı oluyor. Böylece, Avrasya’da birleşmenin ve karşılıklı dayanışmanın ve bu dayanışmada Rusya’nın askeri gücüyle, Çin’in ekonomik gücünün buluşmasının önlenmesi hedef alınıyor. Ancak geç kaldılar. Rusya, Kırım ilhakı sonrası artan Batı düşmanlığını Çin’in Avrasya’da kendisine rakip olmaması ile aştı. Bu dayanışma insanlığı kurtardı. Rus stratejist Karaganov’a göre aslında aralarında kültürel olarak büyük farklar olsa da her iki kültür de Türklerden etkilenmiş. Her ikisinin 15. yüzyıla kadar Cengiz (Moğol) İmparatorluğunun etkisi altında kalması, ortak Asya değerlerine sahip olmaları soncunu çıkarmış. Bugün için, 2014 sonrası deniz alanlarında da güçlenen Rus-Çin ittifakı Amerikan saldırganlığına karşı dünyanın yegâne sigortası durumundadır. Bu çerçevede gerek Çin’in BRI (Kuşak ve Yol) gerekse Rusya’nın Asya’daki müttefiklerinin Çin ile ilişkilerinde sağlanan statü, Avrasya’nın merkezi bölgesinde Çin’in liderliğinin veya en azından eşitler arasında birinci (Primus inter-pares) statüsünün kabul edildiği bir durumu ortaya çıkarıyor. Tabi burada Hindistan’a dikkat çekmeliyiz. Halen küresel dengeler için en kritik konumda olan Hindistan üzerinde Rusya’nın etkisinin Amerikan etkisinin önünde olduğunu da eklemeliyiz.  Bugün Hindistan suların altında nükleer bir güç ise sebebi Rusya’dır. 

Avrupa Avrasya Yakınlaşması Avrupa’da da Alman Rus yakınlaşması gibi, Çin ile yakınlaşmanın son derece büyük ilerlemeler kaydettiği ülkeler var. NATO ve AB üyesi olmalarına rağmen, İtalya ve Merkezi/Doğu Avrupa ülkeleri ile Çin’in 16+1 formatında gerçekleştirdiği ekonomik ilişkiler dikkat çekiyor. Bunların kaçı ABD baskısı ile vaz geçer bilemeyiz. Ancak genelde ABD zayıfladıkça en azından bu ülkelerin bazılarının Avrasya kutbuna çekileceğini söyleyebiliriz. ABD bugün için küresel istikrarı koruyacak durumda değildir. Zira Çin’in ekonomik büyümesini ve başardıklarını geri itebilecek bir mekanizma söz konusu değildir. O zaman ABD hegemonyasını korumak için karıştırmaya devam edecektir. Rusya’nın Avrupa ile Çin arasında dengeleyici bir rol oynaması; Türkiye dahil bazı güney Avrupa ülkelerinin Avrasya’ya yaklaşmaları dünyada yeni dengelerin oturması için kaçınılmaz olacaktır. Bu durum kenar kuşağı en hassas yerinden yıkacaktır. Zira Rusya’nın dış ticaretinin % 60’ı Akdeniz’den geçiyor. 

 

Durum çok ciddidir. Türkiye Doğu Akdeniz’de kuşatılmıştır. Ekonomik ambargolar ve yaptırım tehditleri, dolar operasyonları ile bu kuşatma ayyuka çıkmıştır. S-400 alımı, Türk Akımı ve Doğu Akdeniz politikamız karşısında ABD ve AB’nin Türkiye’ye açık düşmanlığı karşısında artık yalpalama döneminin sona erdirilmesi gerekir. İçinde bulunduğumuz koşullar olağanüstüdür. ABD’nin yaratıcı kaos adı altında doktrine ettiği bu durumda Türkiye coğrafyası ve çevresinde Türkiye’yi Amerikan eksenine ve soğuk savaş fabrika ayarlarına çekmek için her türlü yıkıcı ve kışkırtıcı senaryo denenecektir. Kenar Kuşağın çökme aşamasına gelmesine rağmen ABD, bu senaryolarda Yunanistan, Mısır ve GKRY’ye figüran rol vermeye devam edecektir. Maalesef, bugün için Doğu Akdeniz’de   bir çatışmanın yaratılması için şartlar oluşmaktadır. Azerbaycan ve Ermenistan çatışması için Soros’çu Ermenistan Hükümeti zaten kışkırtmasını yapmıştır.  Libya’da Haftar güçleri Temmuz başından bu yana yığınaklanmayı sürdürmektedir. Suriye’de PKK kolu YPG/SDG’ye; Irak’ta kukla yapı Barzanistan’a her türlü Amerikan desteği devam etmektedir. Emperyalizm, iç cepheyi dolar operasyonları; iktidar partisinin ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı politikaları, muhalefetin Atatürk karşıtı uygulamalara sessizliği ve hatta yıkıcı/bölücü tutumu sayesinde parçalamayı başarmıştır. Bu durumda yaşananların 100 yıl önce yaşananlardan farkı yoktur. O zaman Kafkas Seddi ve mandacılar vardı. Bugün de Akdeniz seddi ve yine mandacılar var. Mustafa Kemal, Lenin ile giriştiği Türk Sovyet ittifakı ve karşılıklı tavizler sayesinde o seti paramparça etti ve 1000 yıllık anavatanımızı kurtardı. Bugün de Türkiye, Azerbaycan, KKTC ve Rusya iş birliği ile ABD/AB Akdeniz seddini yıkabilir. Rusya’nın da bugün jeopolitik çıkarları Türkiye ile örtüşmektedir.  100 yıl öncesi gibi Rusya da emperyalizmin ambargo, yaptırım ve kuşatması altındadır. Emperyalizm Türkiye ve Rusya’yı birbirine düşman kılmak için her yolu denemektedir. Deneyecektir. İki ülkenin içlerindeki güçlü Atlantikçi damarların tuzağına düşmeden akılcı iş birliği yapmaları gerekir. Zig-zaglar sadece zaman kaybettirir. Emperyalizm ise vaz geçmez. Ancak çöken kenar kuşakta Türkiye öncülüğünde yeni dünya düzeninin tesisi hızlanabilir. Bu kapsamda Türkiye, din temelli, ihvan odaklı dış politikayı terk ederek Mustafa Kemal realizmi içinde savunmacı ve Mavi Vatan merkezli, Rusya ve Çin ile iş birliğini hedefleyen dış politikaya geçmelidir. Atlantik’in azgın ve yıkıcı jeopolitik ihtiraslarının kurbanı olmadan; Huntington isimli kışkırtıcı stratejistin Medeniyetler Çatışması tuzağına düşmeden, ancak bu şekilde 21. Yüzyılda gemimizi dar ve tehlikeli sulardan açık denizlere çıkarabiliriz. Zaman tarihten, jeopolitik ve strateji biliminden ders çıkarma zamanıdır. Zaman Atatürk’ün ipine sarılma zamanıdır. Zaman Türklüğün yüce değerlerini hatırlamak zamanıdır. Zaman geldikleri gibi giderler deme zamanıdır. Zaman birlik olma zamanıdır. 

4 Ağustos 2020 Salı

Mavi Vatan, Türk Gençliği ve İki Mektup

Mavi Vatan, Türk Gençliği ve İki Mektup

Cem Gürdeniz

 

Geçen hafta bu köşede Mavi Vatan’ın 21. yüzyılda bir kavram, bir sembol ve bir doktrin olarak ne ifade ettiğini kaleme almıştım. (https://www.veryansintv.com/21-yuzyilda-mavi-vatan-nedir

 

Ankara’dan Silivri’ye. Mavi Vatan, 2006 yılında önce Deniz Kuvvetleri camiasında Ankara’dan, yani toprak gemi Anadolu’nun merkezinden yola çıktı. Kısa süre sonra büyük bir engelle karşılaştı. Emperyalizmin hedef aldığı Deniz Kuvvetlerimiz, akla, hukuka, vicdana, tarihimizin asaletine ve ahlaka aykırı bir şekilde FETÖ komutasında, iktidar desteğinde, muhalefetin sessiz onayı ve parlamentonun kapalı oluru ile sürdürülen alçak kumpas davalarla duraksatıldı. Yürütme, yasama ve yargı bu süreci destekledi. Bu rezil dönemde FETÖ ve yandaş medyanın propagandası o kadar acımasız, o kadar ahlaksız ve insafsızdı ki, Deniz Kuvvetleri her geçen gün itibarsızlaştırılıyor, Mavi Vatan emperyalizm tarafından tek kurşun atılmadan teslim alınmaya çalışılıyordu. 11 Şubat 2011 gecesi onlarca Amiral ve deniz subayını tutukladılar. Arkası yeni üretilen davalar ve ekilen sahte delillerle geldi. Utanmazca saldırdılar. Ama başaramadılar. Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan ve Silivri’de denizciler tutsak alınmıştı ancak teslim olmamışlar, aman dilememişlerdi. Mavi Vatan böylece kaldığı yerden ikinci yolculuğuna 24 Mart 2013 tarihinde ‘’Neden Mavi Vatan’’ isimli köşe yazısıyla Silivri Duvarları ve avluları üzerinden tutsak bir şekilde başladı.  Aynı yıl kamuoyu ile buluşan Hedefteki Donanma isimli kitapla bu kavram ağır ağır kamuoyu gündemine girmeye başladı. 19 Haziran 2014 tarihinde 3,5 yıllık tutsaklık sonunda Mavi Vatan zincirlerinden kurtulup büyük özlem çektiği tuzlu suyla buluştu.  

 

Tatbikat ile Büyük Uyanış. Mavi Vatan sokaktaki Türk halkı ile tam anlamıyla 2019 Mart’ında icra edilen Mavi Vatan tatbikatı ile tanıştı. Bu tanışma, büyük bir hasretin halk nezdinde görkemli bir buluşmasına dönüştü. Denizi ve Deniz Kuvvetlerini yeniden keşfeden halkımız uzun yıllar beklenen sevgiliye kavuşur gibi Mavi Vatan’ı sahiplendi. Kimisi limanlara koştu. Gemileri gezdi, güverteleri öpenler bile oldu. Kimisi sosyal medyaya koştu donanmayı tarifsiz bir sevgi ve coşku patlamasıyla anlattı. Gücü ve gururu paylaştı. Mavi Vatan Tatbikatının stratejik büyüklüğünün gerek iç gerek dış çevrelerde yarattığı etki görkemli oldu. Sanki Türk halkı yılladır o günleri bekliyordu. 

 

Mavi Vatanı Sahiplenen Gençler. Son 1,5 yılda Mavi Vatan etrafında halkımız birleşti. Bu konuda Mavi Vatan’ı siyaset üstü ve Atatürkçü bir kavram olarak tutmanın ve geliştirmenin önemli rolü oldu. Mavi Vatan Jeopolitik seviyede bir tezdi. Özellikle gençler Mavi Vatan’ı çok sevdi. Mavi Vatan sosyal medya kullanıcısı gençler sayesinde inanılmaz ilgi ve destek gördü. Nasıl ki ölümsüz önder ve Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti gençlere emanet ettiyse, 21. yüzyılda da Mavi Vatan’ı en çok sahiplenenler gençler oldu. Onların çevre, hakça paylaşım ve ilerici düşünceye olan yüksek ilgileri, dijital teknolojiye doğmalarının verdiği avantajla birleşince büyük bir bilgi paylaşım ve yayılım patlaması yarattı. Bana Mavi Vatanı ilgilendiren konularda her hafta onlarca bilgi talebi ve öneri geliyor. Yüksek lisans ve doktora yapmak isteyenler arasında konu önerisi soranlar; Deniz ve denizcilik üzerine kitap yazmak isteyenler; Tezlerini okumamı talep edenler; Kariyer planlamasında Mavi Vatanı merkeze koyarak akıl danışanlar; Gerek makale ve yazılarım, gerekse sosyal medyada yayınlanan röportajlarım üzerinden bana mesaj gönderenler ve fikir verenler bu sürecin ana unsurları oldular ve olmaya devam ediyorlar.  Bu gelişmeler haricinde Youtube ve twitter mecrasında Deniz Kuvvetleri, Ege ve Doğu Akdeniz konularında youtube programları yapanlar; bilgiseller hazırlayanlar… Bunlar çok önemli gelişmeler. Büyük bir uyanışın ayak sesleri. Denizi keşfetmenin öncü müjdeleri.

Denizci Bilinç Oluşuyor. Üniversitelerimizde 1970–1995 döneminde, 828’i yüksek lisans ve 273’ü doktora olmak üzere toplam 1,101 tez çalışması yapıldı. Bunların içinde deniz jeopolitiği/stratejisi, deniz harp tarihi ve deniz gücü konularında yapılan tez çalışmalarının sayısının toplamı sadece 12’ydi. 25 yılda sadece 12 tez. Senede bir tane bile değil!  Bugüne bakalım. 2015 ile 2020 arasında YÖK Ulusal Tez Merkezi kayıtlarına göre denizi ilgilendiren konularda 199 tez (57 adeti deniz hukuku) yazılmış. Senede 40 tez. Bu geçmiş standartlara göre ciddi bir artıştır. Bu basit istatistik bile son yıllarda yaşanan uyanışın akademi dünyasındaki bir göstergesidir. Diğer yandan bana erişen ve tez konusu tavsiyesi veya görüş soranları da ayrıca not etmek isterim.  Her ay en az bu kapsamda 4 – 5 talep geliyor.  Doğal olarak Mavi Vatan yazıları, sosyal mecrada yapılan söyleşilerden sonra gelen mektup, e postalar ve yazılan yorumlar geleceğe yönelik umut ve beklentilerimizi arttırıyor. Bazıları sadece umut ve ümit aşılamıyor. Harika yaratıcı fikirler de veriyor. Bu güzel gelişmede, en önemli husus, Mavi Vatana en az sahil kentlerindekiler kadar Anadolu’nun denizden çok uzak yerleşimlerinde de ilginin çok büyük olması. 

 

Birinci Mektup. Bu yazıda iki mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum. Aşağıdaki mektup, 20 Temmuz 2020 tarihinde genç bir öğrenciden geldi. Geçen haftaki yazımın sonundaki Anıtkabirle ilgili ‘’Bir Öneri’’ bu gencecik aklın ürünü. Arda isimli genç, Anıtkabir’de Mavi Vatan Sularının teşhir edilmesini teklif ediyordu. Bu fikrin yayılması gerekirdi. Yayıldı da. Atatürk’e hakaretin liyakat olduğu ve aziz hatırası üzerinden çok büyük vefasızlık ve ihanetin sergilendiği bir konjonktürde teklif ne kadar etkili olur bilemeyiz. Ancak onun bilmesini isterim ki isteği bir gün mutlaka gerçekleşecektir.   Şimdi Arda’nın mektubunu okuyalım: 

 

‘’Amiralim, bu mektubu siz ve sizler gibi Mavi Vatan savunucularının izinden giden tüm Türk Gençliği adına kaleme alıyorum. Bu konu benim için çok mühim, gurur verici bir anı olarak kalacaktır. Sevgili Amiralim, ben Türk Deniz Kuvvetleri'nin kalbine çok yakın bir yerde ikamet eden, savaş gemileriyle büyüyen, göz aşinalığı neticesinde Donanmanın hiçbir zaman hayatı için uzak olmayan, birçok insana göre şanslı bir Türk Genciyim. Ailemde denizci olmamasına rağmen beraber büyüdüğüm deniz için elimden geldiğince çalıştım, çalışıyorum ve çalışacağım. Her Türk gencinin en önemli vazifesi Türk Bayrağına ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne olan borcunu ödemesidir. Bu borç; Çanakkale'de, Sakarya'da, Trablusgarp’ta, Yemen'de, Ertuğrul Firkateyninde ve daha birçok diyarda şehit olan atalarımıza olan vefa borcumuzdur. Saygıdeğer Amiralim, sizleri ve vatansever denizcileri alçak FETÖ'nün yaptığı haksız kumpas davaların başından itibaren, yazdığınız kitap ve makalelerden okuyarak takibe aldım, benimsedim.  Kendimi geliştirdim, bu yolda önemli birikimler elde ettim. Daha sonra MİLGEM'in öyküsünü araştırdım, Merhum Özden Örnek Amiralimi ve yine çok sevdiğim Mustafa Özbey Amiralim gibi birçok değerli büyüklerimi, isimsiz mühendisleri, işçi kahramanları fark ettim.  Ben bunları yaparken bir yandan da Libya ve Türkiye'nin karşılıklı anlaşma yapması gerektiği kulağıma çalınıyor, meraklanıyordum. Çok okudum. Daha sonra kendimi geliştirmem neticesinde kendime güvendim ve Türkiye’nin bu haklı mücadelesini Sosyal Medya'da yürütmeye karar verdim. Bir Sosyal Medya uygulaması ile tezlerimizi Akdeniz’deki tezlerimizi ve de özellikle Libya ile imzalanan Cihat Yaycı Amiralin eseri deniz sınırlandırma anlaşmasını anlattım, amacımızın ne olduğunu göstermeye çalıştım. Çünkü gençlerin en güzel öğreneceği yerin Sosyal Medya olacağını biliyordum. Öyle de oldu, benim ufak da olsa faydam dokundu. Bu benim için çok sevindirici, güzel bir katkı oldu. Şöyle geçmişe baktığımda, rol model olan insanlarla bugün Röportaj yapıyorum, sorduğum soruların cevaplarını yayınlıyorum. Hatta, aklıma gelen "Anıtkabir'de Mavi Vatan Suları Olmalıdır" fikrimi sizin aracılığınız ile kamuoyuna duyulması için sunabiliyorum. Yani Değerli Amiralim, haksız FETÖ kumpasları sonucu sizin gibi vatanseverler hapse atılıp, aynı kişiler başta Türk Deniz Kuvvetleri olmak üzere TSK'ya büyük zarar vermeye çalışıp, "Denizcilik bilincini" yok etme gayesi içeresinde olurken, zeminden ters etki ile gelişen Türk Gençliğini hesaba katmadılar. "Mavi Vatan" bilincini sizleri hapse atarak söndüreceklerini sanıyorlardı. Tabii ki başaramadılar, başaramayacaklar da! Buradan bu kavramla onun içini dolduran her alanda değer üretmek uğruna hayatını kaybeden, hapis yatan kısaca bedel ödeyen tüm büyüklerim ve donanmamızın kahraman denizcileri başta olmak üzere, herkese şunu söylemek isterim: Türk Gençliğinde mavi vatanda sembolleşen denizci bilinç oluşmuştur, bu konu çok nettir. Hatta bu konuda kendi araştırma ve tartışma gruplarını oluşturmuş, Denizci Devlet ve Denizci Millet hedefine erişim için kendilerince akıl yormaktadırlar. Devletimizin umudu olan gençlik hız kesmeden arkanızdadır, çalışmalarını herkes gibi yüce Türk Milleti için yapmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün "İleri" hedefindeki Gençliğe gözünüz kapalı güvenin. Elinizdeki bayrağı, Türk Gençliğine güvenirseniz sizden sonraki kuşağa taşımak amacı ile almaya hazır olduğumuzu belirtir, biz gençlere güven ve yönlendirmenizin sürekliliğini bekleriz. Saygılarımla’’

 

İkinci Mektup.  26 Temmuz’da üniversite öğrencisi Kaan’dan gelen mektupta şöyle yazıyor:

 

‘’Efendim sizi vatansever bir Türk genci olarak Doğu Akdeniz hakkında araştırma yaparken bir televizyon kanalına yaptığınız röportaj sayesinde keşfettim. Gene başka bir röportajınızda şu sözleri kullanmıştınız, “Avrupa’ya göre Türkler karacıdır, denizlere inemez!” ve gerçekten de günümüzde özellikle benim kuşağım Mavi Vatan’ımız ile ilgili çok az bilgi birikimine sahip. Ben de bu eksikliği gidermek için gerek Veryansın ’da gerek diğer sosyal medya kanallarında olan çoğu konuşmanızı büyük bir heves, istek ve merak ile tükettim, yazılarınızı okudum. Bu mektubu aslen sizlere bir teşekkür etmek için yazıyorum. Gene başka bir programda sunucu kişi sizlere emekli olduğunuz halde kamuoyunu aydınlattığınızı söylediğinde siz fikirlerinizin emekli olmadığını belirtmiştiniz, gerçekten de sayenizde beni ve benim üzerimden birçok arkadaşımı, birçok Türk gencini Mavi Vatan cephesinin öneminde bilgilendirdiğiniz için size çok minnettarız. Sizler ve sizin gibi düşünen büyüklerimiz var oldukça ve bizleri yazılarınız, televizyon kanalları ve diğer mecralar üzerinden bilgilendirdiğiniz sürece arkanızdan hevesli bir denizci gençlik olarak her daim geleceğiz, bunun da sözünü en azından kendi adıma veriyorum. ‘’

 

Bilinç Gücü Her şeydir. Ülkelerin denizcileşme sürecinde temini en kolay olan unsurlar, ekonomik güç ile elde edilebilenlerdir. Yani savaş gemisi, sismik gemi, delme/sondaj platformu, ticaret gemisi gibi maddi kaynaklarla piyasadan tedarik edilebilen ve elle tutulabilen her şey. Ancak para ile temin edilemeyen unsurlar da vardır. Bunlar deniz bilinci, denizdeki hak ve çıkarları korumaya yönelik deniz jeopolitiği refleksi, deniz ve denizcilik stratejisi oluşturabilme yeteneği, deniz tarihi birikimi, denizcilik kültürü, deniz ve denizcilik sevgisi gibi, elle tutulamayan soyut unsurlardır. Bunları oluşturmak uzun soluklu ve zahmetlidir. Ayrıca, denizci emperyal devletler bu saydıklarımın oluşmasını arzulamaz ve izin de vermezler. Bu engelleri aşıp, başardığımızda, mavi uygarlığın en zor aşaması geçilmiş olacaktır. Bu büyük aşamayı, 21’inci yüzyıla ve üçüncü binyıla kadar gerçekleştiremedik. Ancak Türk gençliği, en zoru başarabilecek büyük bir enerji ve birikim potansiyeline sahiptir. Bu gençlik ile Türkiye, 21’inci yüzyılda mavi uygarlığın içinde hak ettiği yeri alacaktır. Yolsuzluk ve ilkel birikim ile niteliksiz siyaset tuzağına düşmeyecek yeni neslin, tam bağımsız siyaset uygulayıp, geçmişten dersler çıkararak ve yeniden Atatürk diyerek geleceğe güvenle ilerleyeceğini söylemek, bir beklenti değil, tespittir. Arda ve Kaan’ların binlercesi Mavi Vatan bilinciyle, Türkiye’nin Atatürk yolunda denizcileşmesinin lokomotifi olacaktır. 

Devlet, Gençliğe Cevap Vermelidir. Türk gençliği, vatanına sahip çıktığı gibi geleceği olan mavi vatanına ve denizciliğine de sahip çıkmaktadır. Yükselen gençlik şelalesinin önünde hiçbir duvar, hiçbir engel direnemez. Gençliğin dinamizmi ile katlanarak büyüyecek denizci Türkiye talebine, devlet kayıtsız kalamayacaktır. Zira denizcileşme daha çok iş, daha çok gelir, daha çok özgürlük ve daha çok mutluluk yaratacaktır.