21 Ağustos 2018 Salı

17 Ağustos 1999’u Hatırlıyoruz

Description: IMG_0131 




17 Ağustos 1999’u Hatırlıyoruz
İki gün önce  17 Ağustos 1999 Marmara Depreminin 19’uncu yıldönümünü yaşadık. Milletçe deprem şehitlerimiz ve kayıplarımızı rahmetle andık. Depremden en büyük zararı gören devlet kurumu şüphesiz Donanmamız oldu. Cumhuriyet Donanması, Marmara depremi ile savaşmadan insan gücü ve alt yapısında büyük yıkım yaşadı. Görevdeki 420 personel kaybedildi, 307 personel yaralandı. 302 personel de birinci derece yakınlarını kaybetti. Deprem neticesinde Donanma Komutanlığı binası, suüstü eğitim merkezi  ve Gölcük Tersanesinin inşa kızakları gibi stratejik yerler yıkıldı.
Donanma Halk İşbirliği. Donanma personelinin -gerek gemidekiler gerekse karada çalışanlarıyla- arama ve kurtarma faaliyetlerinde sergilediği olağanüstü gayretler de tarihin bu trajik sahnesine kaydedildi. Varoluş nedenleri savaşta gemi içi yangın ve su baskınları ile mücadeleye yönelik eğitim alan savaş gemilerinin personeli günlerce enkaz kaldırma ve can kurtarma faaliyetlerine katıldı ve harikalar yarattı. Türkiye’nin dört bir yanından bu doğa felaketinin yaralarını sarmaya gelenlerle omuz omuza mücadele veren Donanma personeli onları asla unutmadı. Deprem anında henüz bir haftalık Donanma Kurmay Başkanlığı görevinde bulunan Tümamiral Mustafa Özbey’in eşi Ressam Münire Özbey 2003 yılında yayınladığı ‘’...Geride Resimler Kaldı.’’ İsimli otobiyografisinde (Yorum Sanat Yayınları 2003) depremde yaşadıklarını değişik düz yazı denemeleri ile anlatmış. Yeşil Zemin ve İş Makinası isimli yazılarını okuyucularla paylaşmak isterim.
Yeşil zemin. Nedenini tam kestiremiyorum ama, bugün çok kırılganım. Bahçemizdeki çadırlar söküldü. Depremzedelere psikolojik yardım için gelenler birkaç gün önce ayrıldılar Gölcük’ten ve bahçemizden. Belki de içine düştüğüm boşluk, bahçemizde gözümün alıştığı o çadırların artık yerlerinde olmamaları yüzünden. Gittiler. Ben dahil kaç ruhu tedavi ettiler, ilaç oldular bilemiyorum. Bugün tüm gayretime rağmen başlayamadım resim yapmaya. Boş tuvalin önünde ne kadar saat bir  fırça sürmeden oturduğumu hatırlamıyorum.  Kendimi bahçeye zor attım. Belli ki bugün benden resim çıkmayacak. Boşalan bahçede çıplak ayakla avare yürüyorum. Kırılganım.  Körfezin  karşı yakasında depremde yanan TÜPRAŞ’ın kararmış silueti. Tepedeki martılar kendi hayat kavgalarında. Onlar için sanki deprem hiç olmamış. Başını sokacak damı olmayanlar için deprem ne gam ! Martıların depremi denizin tükenmesi olsa gerek. Ben onları gözlerken içlerinden biri daldı bile körfezin sularına. Günlük rızkını kapmak için. Bahçede sökülen çadırların kazık yerleri hala taze. Çıplak ayakla yürürken, beynimde her bir çadırı bahçeme yeniden yerleştiriyorum. O güzel insanları tekrar yaşatıyorum kafamda. Hayat böyledir işte. Doktor hastasını bir yere kadar tedavi eder. Tedavinin geri kalanı hastanın kendi yaşama kararından başka nedir ki ? Onlar görevlerini yaptılar. Sessizce girdiler depremzede yaşamlarımıza. Aynı şekilde sessizlikle ayrıldılar. Bizi bize bırakarak. Kaçımız başaracağız, kendi kendimizi tedavi etmeyi bilemiyorum ama, mutlaka başarmalıyız. Tıpkı martılar gibi, bir yerden başlamalıyız. Bir yerden başlamalı hayat, deniz tükenmedikçe. Bu düşüncelerle toparlanıp üst kata çıkıyorum. Saatlerce karşısına geçip baktığım tuvale, hiç vakit geçirmeden yeşil bir zemin yerleştirmeye başlıyorum. Bahçemden esinlenerek, bu güzel insanların anısına...

Bir İş Makinası. Donanmanın tüm personeli olağanüstü bir çabayla enkaz kaldırma çalışmalarına başlarlar. İş makinalarının yetersizliği gemilerden getirilen personel ve malzeme ile kısmen giderilmeye çalışılır. Araba farlarının aydınlattığı enkazların üzerinde, alttaki canlara bir an önce ulaşabilmek için muazzam bir gayret vardır. Ancak gecenin örttüğü felaketin boyutu, günün ağarması ile birlikte gözler önüne serilir. Karşılaşılan manzaranın korkunçluğu anlatılır gibi değildir. Bunu gören donanma personeli içlerindeki derin acıyı bastırarak, tüm güçleriyle ne yapılması gerekiyorsa onu yaparlar. Bu gayret yalnız askeri üs içinde yıkılan binalarla sınırlı değildir. Gemilerin oluşturduğu ekipler askeri üs dışındaki yıkıntılarda da çalışırlar, var güçleriyle. Günün ilk ışıkları ile birlikte Donanma Karargahı önünde kurulan afet merkezine bir kadın gelir. Kırlaşmış saçları darmadağın, üstü başı da öyle. Ayakları çıplak. Belli ki bir şekilde enkazın altından çıkmış. Eşim Mustafa’ya yalvararak şunları söylemiş: ‘’Ne olur bana yardım edin. Tek çocuğum enkaz altında. Askerleriniz yardım ediyor. Ama çocuğuma ulaşmak için beton kolonun bir iş makinesiyle kaldırılması lazım. Kocam öldü. O benim tek varlığım, yalvarırım evime bir iş makinesi gönderin.’’ İfadenin, sözün, nefesin her şeyin tükendiği bir an. Kimsenin asla yaşamak istemeyeceği, kötü bir karar anı. Mustafa çok derin bir üzüntüyle, elde olmadığından, bir iş makinesi veremediği kadını, yanına bir astsubay görevlendirerek Gölcük kaymakamına gönderiyor, umutsuz bir şekilde. Olayı daha sonra bana şöyle anlattı: ‘’O astsubaya görevin sonucunu bana rapor et  bile diyemedim. Kaymakamın yapacağı çok fazla bir şey olmadığını da biliyordum. Yaşadığımız bunca acılara rağmen bu olayı bugüne kadar aklımdan atamıyordum. O kadın hep rüyalarıma giriyordu. Bir şey yapamama duygusu beni eziyordu. Bugün afet merkezine o kadın geldi. Yanındaki tek varlığı ile birlikte! Teşekkür etmek için. Kaymakama gittiklerinde, Kaymakam Gölcük’e tam o anda gelen bir iş makinasını hemen kadıncağızın evine göndermiş. Kadın yanımdan ayrıldıktan sonra 17 Ağustos’tan beri gözlerimi kaçırdığım astsubayı ve hemen çağırdım ve yanaklarından öperek ona teşekkür ettim. ‘’

Hayat Devam Ediyor.  Sayın Münire Özbey, binlerce depremzededen biriydi. Donanmanın deprem sonrası toparlanmasında olağanüstü gayretleri olan eşinin anlattıklarından donanmanın yere düştüğünde ne kadar hızlı ayağa kalktığını görmüştü. Deprem üzerinden 19 yıl geçti. Bu sürede donanma iki büyük deprem daha yaşadı. Birincisi Balyoz depremi ile FETÖ kumpasları sonucu bir gecede onlarca amiral ve yüzlerce subayın kaybedilmesiydi. İkinci deprem Türk tarihinin kaydettiği en büyük ihanet olan 15 Temmuz ihanetiydi.  Donanma bu depremleri de atlattı. Cumhuriyet Donanmasının en önemli özelliği buydu. Direnmek ve kazanmak. Emperyalizmin anlayamadığı da buydu. Bu kadar büyük yıkım ve ihanetlere rağmen bir donanma nasıl ayakta kalabiliyordu? Herhalde bunun en veciz cevabını Mustafa Kemal Atatürk vermiş: ‘’Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.’’ Mustafa Kemal ruhu ile aydınlanan  donanmanın asil kanı Mavi Vatanı korumaya her koşul ve zamanda muktedir kalmaya devam edecektir.


14 Ağustos 2018 Salı

Zor Zamanların Tek Reçetesi: Mustafa Kemal

Description: IMG_0131 




Zor Zamanların Tek Reçetesi: Mustafa Kemal
Devletler aileler gibidir. Mutlu, iyi, kötü ve zor zamanları olur. Umudun kaybolduğu, karamsarlığın hüküm sürdüğü zamanlar olur. Diriliş zamanları olur. Hep merak etmişimdir. 93 Harbi sonunda (1878) Rus ordusu Yeşilköy’e dayandığında İstanbul halkı nasıl bir ruh hali içindeydi? Ya da Balkan Harbinde Bulgar Ordusu Edirne işgalinden sonra Çatalca’ya kadar ilerlediğinde (1912) ne hissediyorlardı? 19. ve erken 20. yüzyılın savaş sanatına yönelik ateş gücünün bugünkü yeteneklerle kıyaslanamayacak düzeyde geri olduğu bir dönemde, tüm mesele disiplinli, savaşçı ve ölmeye hazır insan gücüne bağlıydı. Birinci Dünya Harbinde cereyan eden Verdun Savaşında 300 günde 300 bin Fransız ve Alman askeri ölmüştü. Günde bin asker. Çanakkale Savaşlarında 10 ayda 130 bin asker hayatını kaybetmişti. Hava Kuvvetleri gökyüzüne hakim olana kadar harplerde en büyük teknolojik yetenek savaş gemisiydi. Ufkun ötesinden bir anda çıkıp gelip limanları devasa topları ile yerle bir edebilirlerdi. Ancak kesin sonuç için kıyıya mutlaka asker çıkarılmalı ve işgal gerçekleşmeliydi. Hegemon devletler kapitalizmin emperyalizme geçiş döneminde bu yeteneği Çin’den Afrika’ya Güney Amerika’dan Hindistan’a etkinlikle uygulayabildi. Donanmanın ateş gücüne, demir yollarının ulaştırma gücü eklendiğinde  kara asker gücünün zamanla kıta içlerine sokulması ve başkentlerin işgali mümkün oldu.
Yenilmek ve Teslim Olmak Arasında Fark Vardır. Tarih boyunca teslim olmayan, büyük kayıp ve acılara rağmen savaşmaya devam eden uluslar da oldu. Diğer bir deyişle yenilen ama teslim olmayanlar tarihteki şerefli yerini aldı. 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkesinden 13 gün sonra İstanbul işgaline gelen 55 parçalık müttefik filoya bakarak Kartal istimbotu üzerinde ‘’Geldikleri gibi giderler’’ diyebilen Mustafa Kemal bunu söylerken Türk milletinin yenilebileceği ama asla teslim olmayacağını biliyordu. Daha uzaklara gidelim. Yıllar önce TV’de seyrettiğim bir programda Avrupalı gazeteci Kuzey Vietnamlı köylüye ‘’ABD’ye karşı nasıl kazandınız ?’’ diye sorduğunda verdiği cevap çok anlamlıydı: ‘’Ölerek.’’
Yeni Nesil Savaşlardaki Durum. Bu örnekleri neden verdim. Sosyal medya ve algı operasyonlarının da savaşın bir parçası olduğu beşinci  nesil savaşların yaşandığı günümüzde hegemonya artık küresel çıkarları için kendi kanını dökmüyor. Vekillerin (Proxy) kanını döküyor. Ancak vekil savaşları ile de kesin sonuç alınamıyor. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye ortada. Hegemonya, siyaseti, ekonomiyi ve hatta uluslararası hukuku savaşın aracı yapıyor. Günümüzün ambargoları, ekonomik cezalandırma yöntemleri, tahkim mahkemeleri, kumpas davalar, suni hükümet skandalları, kur operasyonları ganbot diplomasisinin önüne geçmiş durumda. Rakip devletlerin iç siyasi ve ekonomik ortamının şekillendirilmesi devletin ateş gücünün kullanılmasının önünde. Venezüella’da ve İran’da yaşanan budur. Buradaki savaşın kazananı ateş gücünü en iyi kullanan ya da kullanma niyetinde olan taraf değil. Ekonomik saldırılara dayanabilen, refah azalmasına katlanabilenler.  
Döviz Kuruyla Jeopolitik Mücadele. Bugün, Türkiye, döviz kur operasyonu ile sonuçları jeopolitik olan bir mücadelenin içine çekilmiştir. Aslında bu mücadele 15 Temmuz 2016 gecesi başlamıştır. Bugünkü ekonomik savaş aşaması, başarısız olan FETÖ darbesinin bir devamıdır. Ülkemizden istenen jeopolitik geri çekilmedir. Irak, Suriye, Doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki çıkarlarımızın terk edilmesidir. Avrasya yakınlaşmasının durdurulmasıdır. Bunun hukuk sahasına bir yansıması da PKK ve FETÖ ile mücadelenin sonlandırılmasıdır.
Dolar Kuruna İndirgenen Milli Çıkarlarımız. Türkiye’nin 21’inci yüzyıldaki kaderi dolar kuruna indirgenerek, gelecek  kuşakların bir nevi sömürge vatandaşı konumuna geriletilmesi dayatılıyor. Ne yapmalı? Partiler ve siyaset üstü bir yaklaşımla devlet gemisinin karaya oturması önlenmelidir. Milletçe bu kurguya direnilmelidir. Neoliberal tüketim ekonomisinin uyuşturucu etkisinden arınmalı ve üreten, tasarruf eden Mustafa Kemal dönemi ayarlarına geri dönülmelidir. Zira bu gemi karaya oturduğunda ayrı ayrı kazananı veya kaybedeni olmayacaktır. Herkes kaybedecektir. Bu süreçte BRICS ülkeleri ile dayanışmaya girilmesi mücadelenin en önemli unsuru olmalıdır. İç cepheye gelince. 2 yıl önce 15 Temmuz 2016 darbesinden bir hafta sonra yazdığım köşe yazısının son paragrafındaki cümlelerimi iktidar ve muhalefetin beraberce  devlet gemisinin rotasını açık denize çevirebilmesi dileği ile tekrar edeyim:
’Bir kesim 15 Temmuz sonrasını İkinci Kurtuluş Savaşı olarak adlandırıyor. Bu doğru bir tespittir. Türkiye Avrupa Atlantik sistemin yönlendirmesi, devşirmesi, bilinçlendirmesi sonucu yaşadığı bu kuşatmadan ancak post modern bir Kurtuluş Savaşı ile çıkabilir. Önce devleti sarmış FETÖ kanserinden kurtulmalıyız. Daha sonra iktidar, tüm kesimleri kucaklayarak liyakat, bilim ve aklı öne çıkaran yeni bir siyasi sistemin önünü açmalıdır. Dinin ortak payda olamayacağı aksine düşmanlık ve kutuplaşmayı artıracağı FETÖ’nün  İslam referanslı iktidara saldırması ile ortaya çıkmıştır. Bu zor dönemde Laiklik ve Mustafa Kemalin çimento olarak kitleleri birleştirici özelliği sonuna kadar kullanılmalıdır. Artık Türkiye’de sağcı solcu, dinci, laik, Türk, Kürt ayrışması yapılmamalıdır. Her kesim milli düşünmeli ve gayri milli emperyal cepheye tavır almalıdır. Milli cephenin bugüne kadar ölümsüz lideri Atatürk olmuştur. Bugün 15 Temmuz suikastı sonrası,  iktidar partisini kendisine oy vermeyen milyonlarla asgari müşterekte birleştirecek unsur, millici uyanışla devleti koruma refleksi ve Atatürk olmalıdır. Zira dönemin koşulları Atatürk’ün emperyalizmle savaştığı koşullara benzemektedir. Türkiye tarihsel tecrübesini kullanmalı ve kurucu ideolojinin temellerine geri dönmelidir.’’
Bu yazıyı Hintli yazar Tagore’nin mısraları ile tamamlayalım:
‘’Aklın korkmadığı, başının dik tutulduğu yerde/ Bilginin özgürce dolaştığı yerde/ Taassubun dünyayı bölümlere ayırmadığı yerde/ Sözlerin, gerçeği derinliklerinden fışkırttığı yerde/ Sürekli mücadelenin erdemleşmeye doğru kollarını uzattığı yerde/ Aklın insanı fikir ve eylemin daha geniş saatlerine itelediği yerde Tanrım/ İşte o özgürlüğün gökleri altında yurdumu uyar.’’




5 Ağustos 2018 Pazar

Gemisiz Husiler, Suudi Donanmasına Karşı

Description: IMG_0131 




Gemisiz Husiler, Suudi Donanmasına Karşı
Bir devletin savunma harcamaları ile ulusal çıkarlarını koruma etkinliği arasında bir denge olmalıdır. Bu dengeyi sağlamak aynı zamanda ulusal gücün de fonksiyonudur. Öyle devleler vardır ki çok az savunma harcaması ile ulusal çıkarlarını korur ve hatta geliştirebilir. İstiklal Savaşımızda Ankara Hükümetinin yokluklar içinde kazandığı askeri zaferler belki de dünya askeri tarihinde harcama/kazanılan ulusal çıkar oranının en büyük olduğu örneklerdendir. Diğer yandan bazı devletler vardır ki harcadığı ile kazandığı ya da korumaya çalıştığı çıkarlar arasında devasa zarar ilişkisi vardır. Günümüzde bu devletlere her halde en güzel örnek Suudi Arabistan’dır. 2018 yılında milli gelirinin % 10’unu savunma harcamalarına ayırarak dünya 3. olan Suudi’ler 56 milyar dolarlık savunma bütçesine sahip. Ancak bu bütçe Yemen’deki Husileri ve onların denize yansıttığı iradeyi dize getiremiyor.
Yenilenen Suudi Donanması Kağıt üzerinde Suudi Donanması önemli bir kuvvet yapısına sahip. Batı Donanmasında (Kızıldeniz) 7 adet Fransız La Fayette sınıfı firkateyn; doğuda ise Amerikan yapımı dört adet korvet ile sekiz güdümlü mermili hücumbot bulunuyor. Suudi donanmasının gelişimi 1980’lerin sonunda  başlamıştı. 90’lı yıllarda  Suudi Donanması yaş olarak İran donanmasının önündeydi. Ancak İran’ın milli savunma sanayiinde yaptığı hamlelerle bu denge değişti. 2008 yılından itibaren Suudi donanmasını gençleştirmek için SNEP II programı başlatıldı. Bu çerçevede geçen yıl  Trump’ın onayladığı kısa dönemde 100 milyar dolar; 10 yıllık plana göre de 350 milyar dolarlık Amerikan silah satışının içinde dört adet Lockheed Martin yapımı Kıyı Sular Savaş Gemisi (LCS) de yer alıyor. Suudilerin 2014 yılında Almanya veya Fransa’dan denizaltı almaya niyet ettiklerini de hatırlatalım. Ancak arkası gelmedi. Kısacası Suudilerin İç Savaş ve insanlık dramı yaşayan Yemen’e karşı orantısız bir deniz gücü var.
Husilerin Denizdeki Etkisi. Peki bu kadar yatırım yapılan Suudi Donanması başarılı olabiliyor mu? Suudi Donanması, 2015 Mart’ ında Yemen’e karşı başlattığı ve liderliğini yürüttüğü deniz ablukasında yanına sekiz Sünni Arap devletini ve Suudi Hava Kuvvetlerinin desteğini aldığı halde İran’ın desteklediği Husilere karşı başarılı olamıyor. Husiler gerek insan gücü gerekse materyal olarak Suudilerle kıyaslanamayacak derecede zayıf ve kısıtlı olanaklara sahipken, Suudi Donanmasını dünyanın gözü önünde küçük düşürmeye ve inanılmaz zarar vermeye devam ediyorlar. Yemen açıklarında 31 Ocak 2017’de bir Suudi fırkateyni füze ile vuruldu; 5 Şubat 2017’de yine bir firkateyne botla intihar saldırısı düzenlendi; 3 Nisan 2018’de bir Suudi tankere füze saldırısında bulundular; 12 Haziran 2018 de Husilerin kontrolündeki stratejik Hudeyde Limanına asker ve cephane  getiren BAE’ne ait katamaran tipi süratli destek gemisine yapılan füze saldırısı sonucu gemi batma aşamasına eldi. Son olarak Temmuzun son haftasında  icra edilen füze saldırılarının sonuçları henüz netleşmediyse de, Suudiler vurulanın iki tanker olduğunu, Husiler ise vurulanın bir fırkateyn olduğunu iddia ediyor.
Yasaklanan Bab El Mendeb Boğazı. Son gelişme üzerine Suudi Arabistan, 27 Temmuz 2018 günü Kızıldeniz ve Bab el Mandeb Boğazından Suudi tankerlerin geçişini yasakladıklarını ilan ettiler. Gerekçe olarak personel emniyeti ve çevre riski gösterildi. Bab el Mendeb Boğazı’nda ve güneyindeki yaklaşma sularında  ticaret gemilerine saldırılar yeni değil. Bu bölge 2007-2014 arasında Somali kaynaklı yoğun deniz  haydutluğu ile uğraşmak zorunda kalmıştı. Bu sorun ABD, AB ve NATO liderliğinde icra edilen değişik deniz güvenlik harekatları ile kontrol altına alındı. Ancak 2015 sonrası Suudi Arabistan’ın Yemen’de uyguladığı işgal ve abluka harekatı sonrası Husilerin Suud deniz hedeflerine saldırıları arttı. Batı medyası bu saldırıların artmasını ABD’nin İran Nükleer anlaşmasından çekilmesine bağlıyor. Hatırlanacağı üzere 12 Mayıs 2018 gecesi Türk gemisi İnce İnebolu da füze saldırısına uğramıştı. Bu saldırının hiç de mantıklı olmadığını Husilerin kendilerine yardım getiren bir gemiyi neden vurmak isteyeceklerini bir yazımızda sorgulamıştık.  Bab el Mandeb ‘den her gün 3 milyon varil petrol geçiyor. Bu petrolde Suudi payı en büyük. Çoğunluk, Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Rafinerisinin işlenmiş ürünleri bu boğazı kullanarak dünya piyasalarına gidiyor. Diğer yandan Suudi Arabistan önceden inşa ettiği boru hattı ile bu boğaza  ve Hürmüz’e olan bağımlığını azaltmış durumda. Kızıldeniz’e erişen boru hattıyla günde 5 milyon varil petrol aktarılabiliyor. Diğer yandan günde 15 milyon varil petrolün geçtiği Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılma tartışmalarının yaşandığı günümüzde, Suudi Arabistan’ın Bab el Mendeb’de  kendi tankerlerinin geçişlerini durdurması zamanlama olarak çok ilginç. Zira geçen Nisan ayında benzer yerde saldırılar olduğunda Suudi Petrol Bakanı bu saldırılar bizi etkilemez demişti.
Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazları. Bu kararın asıl nedeni Yemen’e karşı içinde ABD nin de olacağı uluslararası bir koalisyon harekatını başlatmak için BM Güvenlik Konseyini harekete geçirmek olabilir. Bu karara, Rusya  veya Çin muhalefeti olduğu takdirde ABD’nin denizlerin jandarması olarak bir gönüllüler koalisyonu kurabileceği de göz ardı edilemez. Bu gelişmeleri ABD İran gerilimi ve Hürmüz senaryolarından ayrı tutamayız. ABD Savunma Bakanı Mattis, geçen hafta içinde Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının uluslararası deniz ticaret akışına büyük bir tehdit oluşturacağını ve bu oluştuğu takdirde uluslararası bir müdahalenin kaçınılmaz olacağını ifade etmişti. Hürmüz’ün kapatılması diğer yandan  İsrail’in çok arzu ettiği, ABD liderliğinde İran’a karşı bir askeri harekatı da tetikleyebilir. Böylesi bir senaryo petrol fiyatlarını 1973 krizindekine benzer şekilde alt üst edebilir. Tabi ki bu durumdan kazançlı çıkacak ülkeler ya da küresel sermaye sahibi çok uluslu şirketleri göz önünde tutmamız gerekir.
İran Savaş Tuzağına Düşmemelidir. İran’ın bölgesel hatta kıtasal bir savaş tuzağına düşmemesi küresel barışın anahtarı olacaktır. Bu gelişmelerde şüphesiz en kritik ülkeler Türkiye ve Rusya Federasyonudur. İran’a saldırı petrol fiyatlarını artırarak Rus ekonomisine nefes aldırabilir. Ancak İran’da Atlantik yanlısı bir rejimin Rusya’nın güneyden; Çin’in batıdan kuşatılmasını tetikleme riski bu çıkarı gölgeler. Türkiye için olası İran müdahalesinin yaratacağı kayıplar ayrı bir yazı konusudur. Rusya’nın bu koşullarda İsrail’i dizginlemeye; ABD’yi yavaşlatmaya çalışması beklenmelidir. Diğer taraftan İran’ın Hizbullah ve diğer vekilleri üzerinden Suriye ve Yemen’de devam eden silahlı çatışmaların İsrail ve Suudi Arabistan güvenliğine oluşturduğu risk ve tehditleri en azından dondurması teşvik edilmelidir. Başta İsrail ve ABD’deki şahinlerin İran müdahalesi için değişik senaryoları gündeme getireceği de unutulmadan, Suudi Arabistan’ın Bab el Mendeb Boğazından kendi gemilerinin geçişini yasaklamasına  değişik perspektiften bakılması gerekir. Zira bu karar Yemen’deki krizin uluslararasılaştırılması ve ABD Donanmasının aktif olarak krize çekilmesi açısından çok önemlidir.


1 Ağustos 2018 Çarşamba

Oramiral Kemal Kayacan ve Kıbrıs Zaferi

Description: IMG_0131
Oramiral Kemal Kayacan ve Kıbrıs Zaferi
17 Temmuz 1974 günü Kıbrıs krizi nedeni ile toplanan Bakanlar Kurulu Toplantısında Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan, Başbakan Vekili Necmettin Erbakan’a sordu: “Sayın Başbakan Vekili, Benim donanmam daha önce iki defa döndürüldü. Bu sefer dönmeyeceğimiz teminatını verebilir misiniz?” Erbakan kararlıydı:  ‘’Size teminat veriyorum. Gazânız mübarek olsun!” Amiral Kayacan da, “O zaman biz Kıbrıs’a taka ile de çıkarız” diyerek harekât emrini almış oldu. (Milli Görüş Zaviyesinden Kıbrıs Barış Harekatı; Metin Hasırcı, Merve Yayınları)
Kıbrıs Öncüsü Bir Amiral. Bugün, 7’nci Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan’ın 26 yıl önce kahpe bir terör saldırısı sonucu kaybedişimizin 26. Yıldönümü. Amiral Kayacan, Kıbrıs’ta bugünkü fiili durumun öncüsü ve baş mimarıdır. 20 Temmuz 1974 günü donanmanın koruyucu şemsiyesi altında deniz piyadelerimiz ve onları taşıyan çıkarma gemileri sayesinde Girne’de kıyıbaşı tutulmuş; başta tanklarımız olmak üzere zırhlı birliklerin çıkmasıyla Kıbrıs’taki kara harekâtı mümkün olmuştur. Tarih ve talihin hazırladığı anlar ve kişiler vardır. Amiral Kayacan o nadir kişilerden biridir. 1968 yılında ilk taburuna Gölcük’te sahip olan, Deniz Piyade Birliği, 1972 yılında Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın emri ile kaldırıldı. İşte, 1973 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Kemal Kayacan, dönemin yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler’i ikna ederek bu kararı değiştirdi. 9 Ağustos 1973 tarihinde 2 taburlu deniz piyade birliği tekrar kuruldu. Birlik 12 Mart 1974’te İskenderun’a intikal etti. Dört ay sonra gerçek bir savaşa gideceklerini bilmiyorlardı. Başbakan Yardımcısı Erbakan’a Kayacan’ın yönelttiği soru kendine ve donanmaya güvenin bir manifestosu; açık ve net siyasi bir direktifi talebiydi. Bu sorudan bir gün önce 16 Temmuz 1974 günü Milli Güvenlik Kurulu toplanmış ve Cumhurbaşkanı Amiral Fahri Korutürk Kayacan’ın da üyesi olduğu kurula şöyle hitap etmişti: ‘’Beyler, Kıbrıs Türklerini korumak için bir şey yapmak istiyorsanız sırası şimdidir; eğer şimdi yapmazsanız bir daha hiç bir zaman yapamazsanız.’’(Hikmet Özdemir.  Fahri S. Korutürk, Deniz Kuvvetleri Basımevi, 2006) İki denizci devlet adamının istişare halinde bu harekatta öne çıktığını görüyoruz. Zira her ikisi de söz konusu denizaşırı harekatın icrasında donanma ve amfibi gücün rolünü biliyordu. Harekat, bazı gecikmelere rağmen planlı şekilde icra edildi. Ancak 21 Temmuz 1974 Pazar gününün öğleden sonrasında TCG Kocatepe muhribinin kendi savaş uçaklarımızın taarruzuna maruz kalarak, Baf açıklarında batması, 20 Temmuz zaferinin sevincini gölgeledi.
Dost Ateşi. Bu olay askeri literatürde karşılıklı müdahale (Mutual Interference) ya da dost ateşi (Friendly Fire) olarak bilinir. Askeri tarih istatistiklerine göre bu tip olaylar en çok kara birlikleri arasında yaşanmıştır. Savaşlarda ölen ya da yaralanan askerlerin % 12-20’si bu yelpazede yer alır. Örneğin sadece Vietnam savaşında 8000 vaka kaydedilmiştir. II. Dünya Savaşında denizde yaşanan ölümlü dost ateşi vaka sayısı 15 civarındaydı. Ancak kayıpların toplamı 10 bin civarında gerçekleşti. Bir örnek verelim. Savaşın son günlerinde 3 Mayıs 1945 günü Almanya’nın Lübeck limanında bulunan ve içinde 4000 Yahudi ile 3000  müttefik savaş esiri olan üç yolcu gemisi (Cap Arcona, Thielbek, ve Deutschland)  İngiliz savaş uçaklarının saldırısıyla batırıldı. Bu olay, 6000 üzerinde kayıpla  dünya tarihindeki en büyük dost ateşi vakası oldu. 1971 Pakistan Hindistan savaşında da Pakistan savaş uçakları kendi gemileri Zülfikar Muhribini, Hindistan hücumbotuna benzeterek batırmıştı. Kocatepe hadisenin yaşandığı günlerde 22 Temmuz 1974 günü de Atina’dan 34 Yunan komandosunu Lefkoşa Havaalanına götüren Noratlass tipi askeri ulaştırma uçağı havaalanı yakınlarında Kıbrıslı Rum uçaksavar ateşiyle düşürülmüş ve 33 Yunan askeri ölmüştü. Kısacası askeri harekatlarda dost ateşi riski her zaman vardır.
Komuta Kontrol Sorunu. TCG Kocatepe’nin batışı ciddi bir komuta kontrol eksikliğinden kaynaklanmıştır. Üzücü bir olaydır. Rahmet ve minnetle andığımız 54 denizcimizle Kocatepe’nin kaybı Kıbrıs haritasındaki  sonucu değiştirmemiştir. Kıbrıs Barış Harekatı, güneyden kuşatılmışlığımıza son vermiştir. Aradan geçen 44 yıla rağmen Kocatepe hadisesi çoğu eksik bilgiye dayanan medya yorum ve yargılamalarıyla gündemde tutulmaktadır. Gerçeğe erişmek herkesin hakkıdır. Ancak resmi belgeler ve olayda yer alan tüm sorumluların beyan ya da  ifadeleri olmadan, dedikodu ya da kulaktan dolma bilgilerle yorum yapmak veya hüküm vermek, geçmişte hayatlarını Kıbrıs uğruna feda etmeye gözü kapalı giden denizci ve havacılarımıza haksızlık doğurur. Kocatepe’yi  her 20 Temmuzda gündeme getirerek kuvvetler arasında suni çekişmeler yaratmanın da zamanı -hele bugünlerde- hiç değildir. (Bu konuda yıllardır araştırma yapan TCG Kocatepe’nin gazi  (SHM) Savaş Harekat Subayı Özhan Bakkalbaşıoğlu’nun gelecek yıl çıkacak ‘’Kocatepe Nasıl Battı’’ kitabı sanırım tartışmalara son verecek tüm belge ve tanık beyanlarına sahip olacaktır.)
Zaferin Babası Çoktur. Amiral Kemal Kayacan Kocatepe’nin batışından bir ay sonra emekliye ayrıldı. Kıbrıs’taki jeopolitik değişiklikte en büyük rolü oynayan muzaffer komutan ve onun eseri Amfibi Alay ile Çıkarma Filosu, bu zaferden hak ettikleri gurur ve onuru yaşayamadılar. Amfibi Alaya İzmir Poligon’a geri dönüşünde tören bile yapılmadı. TCG Kocatepe’nin batmasının kuvvet üzerinde yarattığı menfi psikolojik etkinin, görkemli Kıbrıs askeri stratejik başarısını gölgelemesi hiçbir zaman anlaşılamadı. Kıbrıs Zaferi, Deniz Kuvvetlerinde olması gereken  yerini alamadı. 12. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Emin Göksan’ın 1987 yılındaki Kuvvet Komutanlığına kadar, Kıbrıs Barış Harekâtına katılan denizci personelin tam listesi dahi yapılmamıştı. Geçmişi unutmadan, geleceğe bakalım ve 16’ncı Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın sözlerini hatırlayalım: “Kocatepe gemisinin batırılması olayından alınacak büyük dersler vardır. Bu alanda hazırlanacak durum çalışması okullarda ve karargâhlarda anlatılmalıdır. Amaç suçlu aramak değil, gerçekleri ortaya koyup önlem almaktır.” Deniz ve Hava Kuvvetlerimiz bu dersleri çıkarmıştır. Gerek doktrin gerekse teknoloji ikinci Kocatepe vakasına izin vermeyecektir.
Aramızdan ayrılışının 26. Yılında; hazırladığı gücün bize armağan ettiği Kıbrıs zaferinin parlak ışığında Oramiral Kemal Kayacan’ı vefa, şükran, takdir ve tazimle anıyorum. O,  Girne sahillerine saplanan Türk okunun ucudur.