29 Kasım 2018 Perşembe

Akdeniz’deki Sevr’e Cevabımızdır: ‘’Geldikleri Gibi Giderler.’’


 




Akdeniz’deki Sevr’e Cevabımızdır: ‘’Geldikleri Gibi Giderler.’’
10 Ağustos 1920’de imzalanan ve Türkleri 800 km.’lik bir sahil şeridi ile Karadeniz’e hapsederek Anadolu yarımadasının açık denizler ve okyanuslar ile irtibatını kesen Sevr Anlaşması, 500 yıldır kapitülasyonlara mahkum edilmiş ve zaten deniz ve denizcilikte geri bırakılmış Türkleri Orta Asya’ya geri göndermeyi amaçlayan bir anlaşmaydı. Eğer Kurtuluş Savaşının sonunda Yunan orduları başarılı olsaydı dış dünya ile irtibatı sadece Karadeniz üzerinden olan entite morbide bir Osmanlı Sultanlığı  ilerleyen bir kaç yıl içinde parçalara bölünür, Anadolu Türkleri ya devşirilir ya da Asya steplerine veya Ortadoğu’nun çöllerine sürülürdü.
Sevr’e Birinci Akdeniz Tokadı. İlk tokat, Yunan orduları üzerinde  26 Ağustos 1922 sabahı patladı. Mustafa Kemal’in o gün haykırdığı ‘’Ordular İlk hedefiz Akdeniz’dir’’ komutu, emperyalizme en büyük başkaldırının  son buyruğu oldu. Büyük bir zaferle sonuçlanan bu komut, ayrıca uluslararası camiada hak ettiği onurlu yeri almak isteyen, imparatorluk külleri üzerinden doğmakta olan yeni ve devrimci bir devletin dünya sahnesine çıkışını da işaret ediyordu. İsmet İnönü, 10 yıl sonra, 27 Temmuz 1932 günü İzmir’de yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu:
‘’Gazi, meydan muharebesinin sonucunu ifade eden hedefi değil, Akdeniz siyasetinde ve uygarlığında Türk milletinin layık olduğu yüksek mevki hedefini göstermiştir...Türk milleti binlerce yıldan beri uygarlığında ve siyasetinde başlıca yer tuttuğu Akdeniz’den fiilen uzaklaştırılmak istendi...Teorik olarak, savaşın son ve kesin neticesini büyük ordularına göstermek durumundayken Gazi’nin Akdeniz’i ilk hedef olarak göstermesine dikkat etmeliyiz...Milli mücadele Türk milletinin öyle bir dirilmiş ayaklanmasıdır ki, Sevr meselesi bu ayaklanışın ilk safhasıdır. Gerçektir ki, en acıklı safhasıydı. Diğer safhalara varmak için ateşle, demirle ve kanla atlanması lazım gelen yıldırıcı safhası ve ilk hedefiydi. Diğer hedefler daha kolay olmamıştır. Ve olmayacaktır. Türk milletinin davası, yüksek ve medeni bir milletin asil bir ideal davasıdır. Bu dava uzun ve çetin bir davadır... Şimdiki nesiller ve gelecek nesiller bu davanın arkasından yorulmadan ve dinlenmeden koşacaklardır. Koşmaya mecburdurlar.’’
Akdeniz’in Ardından Koşmalıyız. Akdeniz’de ikinci Türk tokadı 20 Temmuz 1974 sabahı Girne Yavuz Plajında tutulan kıyı başında yine Rum orduları üzerinde patlamıştır. Bugün aynı ruh hali ve enerji ile Akdeniz davasının peşinden terle ve gerekirse kanla  koşmamız gereken bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege üzerinden Cumhuriyet tarihinde örneği görülmemiş şekilde kapsamlı ve planlı bir jeopolitik kuşatma altındadır. Doğu Akdeniz’de ABD ve AB’nin grand stratejik destek ve yönlendirmesi altında şekillenen Yunanistan, İsrail, GKRY ve Mısır bloğu Türkiye karşıtlığında birleşen işbirliklerini, siyasi ve ekonomik cepheden askeri cepheye taşıdılar. Bugün Batı dediğimiz jeopolitik varlık, tüm desteği ile bu bloğun arkasındadır. AB’nin ve ABD’nin deniz yetki alan sınırlandırma haritalarında Türkiye’yi, Antalya ve İskenderun Körfezlerine hapseden ve 100 bin km kare mavi vatan alanımızı çalarak neredeyse 2. Sevr olarak tanımlanabilecek haritaları istisnasız bir işbirliği içinde her mecrada yayınlama ve dayatma gayretleri; Denize çıkışı olan sözde Kürdistan hedefine hizmet için PKK, PYD ve YPG’ye yapılan Amerikan yardımları; Her ay Doğu Akdeniz’de temposu ve çapı artan (Nemesis, Noble Dina ve Medusa serisi başta olmak üzere) Türkiye karşıtı askeri tatbikatlar; Haydut GKRY’nin korsan ruhsat sahalarında ABD, İngiltere, Fransa, Katar, İtalya, Güney Kore ve İsrail’e ait küresel enerji firmalarının arkalarına Amerikan ve Avrupalı deniz güçlerini alarak sismik arama, sondaj ve kuyu açma çalışmaları; İsrail ve Rum gazını Türk kıta sahanlığı üzerinden geçecek EastMed isimli proje ile Avrupa’ya sevk etme şantajları; AB Savunma Politikası ve PESCO yapılanması üzerinden Haydut GKRY devletçiğinin aşırı silahlanması; Ege Denizinde Yunan karasularının 6 mil üzerine çıkartılma retorikleri; Mısır ile Yunanistan arasında deniz sınırlarını belirleme anlaşması gayretlerinin yoğunlaşması; KKTC’de Türkiye karşıtlığını teşvik ederek Türk vatanseverlik duygularının aşındırılması ve adadaki Türk askerinin sözde çözüm süreci aldatmacası üzerinden geri çekilme baskılarının yoğunlaşması; ABD ve bazı Avrupa ülkelerindeki düşünce kuruluşları (CCIS , CFR, Chatham House vb) üzerinden Türkiye’ye gözdağı verilmesi bu dönemin şimdilik karşılaştığımız olguları.
Jeopolitik Mücadeleden Taviz Veremeyiz. Mücadele etmemiz ve Akdeniz’i ve KKTC’yi Sevr’in yeni aktörlerine bırakmamamız jeopolitiğin gereğidir. Bu amaçtan en küçük taviz Anadolu’daki son Türk devletinin sonunu getirir. 100 bin km kare mavi vatan alanından Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar için vaz geçmemizi kim bekleyebilir? Güney Kıbrıs Rumları ve bir avuç Kuzey Kıbrıslı taraf değiştirmiş Annan Planı aşığı Türklerin iradesi uğruna Türk Kolordusundan vaz geçmeyi kim düşünebilir? Suriye’deki Kürt kantonlarının birleşerek Akdeniz’e çıkışı olan bir bütünlüğe erişmelerine hangi Türk hükümeti izin verebilir?
Akdeniz Hayat Alanımızdır. 1930’ların şartlarında Montreux Sözleşmesini başararak Türk Boğazlarını geri alan ve bir Karadeniz doktrini yaratarak Karadeniz’i son 82 yıldır barış gölü olarak idame edebilen Cumhuriyetimiz, 21’inci yüzyılda aynı başarıyı her türlü tehdit ve riske rağmen Akdeniz’de de başarmak zorundadır.  Bu kez durum farklıdır. İşin ucunda petrol ve doğal gaz vardır. Devlet üstü firmalar ulus devletlerin donanma güçlerini arkalarına alarak her türlü kışkırtmayı yapacaklardır. Türkiye bu tuzaklara düşmeden Akdeniz satrancını en akıllı en mantıklı ve en verimli şekilde oynamak durumundadır. En kısa zamanda Suriye; Libya ve KKTC ile deniz sınırları anlaşmaları yapılmalı ve kıta sahanlığı ya da MEB sınırlarımız ilan edilmelidir. Bu satranç devletin tüm kurumlarının ve dışardaki entelektüel birikimin orkestrasyonu ile sürdürülmelidir. Akdeniz politikası ‘’ben yaptım oldu’’ veya ‘’aldatıldım’’ paradigmalarına sığınılarak yürütülmemelidir. Benzer durum ‘’no action, no fault’’ ilkesizliği ile hareketsizliği tercih eden, ya da tamamen Atlantik Blok Politikalarına teslim olarak (Annan Planını savunan hariciyecilerimiz gibi) Türkiye’ye geri dönülmez kayıplar yaşatan bürokratlar ile de yürütülemez. Türkiye en kısa zamanda en üst seviyede Akdeniz Siyaset Belgesi yayınlamalı ve Cumhurbaşkanlığı, MGK, Parlamento, Dışişleri, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı, Savunma Bakanlığı  Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, eşgüdüm ve işbirliğinde Akdeniz Yüksek Takip Kurulu oluşturmalıdır. Akdeniz’deki çıkarlarımızı koruyup geliştirerek, yükselen Asya’nın batı ucunda, Avrasya’nın neredeyse merkezindeki seçkin konumumuzla ne AB’ye ne  NATO’ya, ne de İslam dünyasına muhtaç olmadan onurlu ve bağımsız yaşama fırsatını gelecek nesillere sunmamız gerekir. Denizdeki Sevr’i içerde ve dışarıda hortlatmaya çalışanlara cevabımız 100 yıl sonra aynıdır: Geldikleri Gibi Giderler.



20 Kasım 2018 Salı

Pasifik’te Büyük Satranç

Description: IMG_0131 




Pasifik’te Büyük Satranç
Küresel liderliğin modern tarihte her 100-150 yılda bir el değiştirdiği gözlenir. Dünyamız, Çin’in üretimde ilk kez ABD’yi yakaladığı 2010 yılından sonra ciddi bir eksen kayması yaşıyor. Artık 18’inci yüzyıldan, yani Birinci Sanayi Devriminden sonra küresel düzenin ağırlık merkezi olan Atlantik sistemi  yerini Asya-Pasifik sisteme bırakıyor. Her alandaki istatistikler bu kaçınılmaz değişikliği ortaya çıkarıyor. Nüfus artışı ve her geçen gün orta sınıfa geçen kitlelerin devasa büyüklüğü, başta Çin ve Hindistan olmak üzere Asya Pasifik ekonomilerini ticaret ve kaynaklar alanında yeni arayışlara itiyor. Bu arayışların jeopolitik ve stratejik sonuçları oluyor. Zira paylaşım kavgası, kaçınılmaz şekilde enerji biriktiriyor. Bu enerji, barışçı bir şekilde mi, yoksa sancılı krizler ve hatta savaşlar ile mi boşalacak? Bunu zaman gösterecek. Krizleri tetikleyen ana nedenler arasında, deniz dibi dahil enerji havzaları  ile deniz ulaştırma rotalarının geçtiği düğüm noktalarının (choke points) kontrolü sıralanabilir.
Avrasya’da Zayıflayan Atlantik Etkisi. Bugün Doğu Akdeniz, Arktik Okyanusu, Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi,  Gine Körfezi gibi alanlar temelinde denizdibi enerji kaynaklarına bağlı çıkar çatışmalarının satıh yaptığı alanların başında geliyor. Bu kapsamda gazete manşetlerine her gün gerek deniz dibi enerji kaynakları gerekse düğüm noktalarına yönelik çıkar çatışmalarının haberleri değişik çap, kapsam ve yoğunlukta ekleniyor. Çin’in Bir Kuşak- Bir Yol (BRI) girişimi de ekonomik boyutunun yanısıra yaratacağı jeopolitik etki ile Asya-Pasifik ve Atlantik arasındaki el değiştirme sürecinde büyük rol oynuyor. Diğer yandan Avrasya’da Çin’in gerek ŞİÖ gerekse BRI üzerinden yanına Rusya’yı almış olması tüm dengeleri alt üst ediyor.
ABD’nin Japonya Manevrası. Güney Çin Denizinde yaşanan Çin ABD rekabetine son günlerde Doğu Çin Denizi eklendi. Bu denizdeki Senkaku/Diaoyu krizi Japon-Çin ilişkilerinin en ciddi kriz alanı. 29 Ekim 2018 günü ABD Japonya ortak tatbikatı ‘’Keen Sword’’ tamamen bu ve benzeri krize odaklı bir senaryo çerçevesinde başlatıldı. 8 Kasım günü sona eren tatbikata  ABD’nin USS Ronald Reagan  uçak gemisi (5000 kişi ve 90 uçak) ile Kanada Donanmasından bir tanker; Japonya’dan 47 bin kişi ve Kaga Helikopter gemisi ile onlarca savaş gemisi ve savaş uçağı katıldı. Bu tatbikatın en önemli özelliği Japon hava indirme birliklerinin Amerikan C -130 uçaklarından harekat bölgesine atılmasıydı. Bu tarihte bir ilk oldu. Kabaca 1,5 ay önce de Atago sınıfı Japon firkateyni Amerikan SM 3 Blok 1 B füzesi kullanarak orta uçuş safhasındaki bir balistik füzeyi atmosfer dışında imha etmişti.
ABD Japonya Ortak Savunma Planı. Diğer yandan, tatbikat devam ederken, Japon ve Amerikalı stratejistler başkent Tokyo’da Çin’in Senkaku /Diayou bölgesinde ani bir durum yaratması halinde uygulanacak ortak askeri strateji belgesi ve harekât planı üzerinde tartıştılar. Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 27 Ekim 2010 tarihinde ‘’Senkaku/Diaoyu adacıklarının savunması ABD-Japonya 1960 Güvenlik İttifak Antlaşmasının 5’inci maddesi kapsamına girer’’ açıklamasını yapmıştı. Yani, kriz çıkarsa, ABD Japonya’nın yanında müdahale edecekti. Ancak, Japon savunma doktrinine göre Öz Savunma Deniz Kuvvetleri (JMSDF) Japonya’nın 1000 mili içindeki deniz alanından sorumludur. Bu alanın dışındaki Hint Okyanusu ve Malakka Boğazı gibi alanlarda Japon deniz çıkarlarının savunulmasını ABD’den bekler. Senkaku/Diaoyu 1000 milin içinde olmasına rağmen ABD Dışişleri Bakanının 8 yıl önceki bu açıklaması ABD’nin jeopolitik kırılmalara neden olabilecek Senkaku/Diaoyu krizinde yer alma niyetini ve böylece bölgedeki askeri varlığını artırma yönelişini açıkça ortaya koymaktaydı. Geçen haftalarda icra edilen Keen Sword Tatbikatı ve ikili görüşmeler ABD’nin gerçek niyetini artık saklamadığını ortaya koymaktadır. Bu tatbikat ve görüşmeler  Japonya üzerinden Çin’e verilen çok ciddi bir mesaj olarak algılanabilir.
Japonya’dan Çarpıcı Avrasya Mesajı. Ancak Japonya’da  stratejik aklın çok karışık olduğu da gözleniyor. 26 Ekim 2018 günü yani Keen Sword tatbikatından  üç gün önce, Japon Başbakanı Abe, Çin Devlet Başkanı Xi Jingpin’i ziyaret etti. (Son ziyaret 2011’de olmuştu.) Abe, Çin’e yanında 1000 iş adamı götürdü. Son derece kapsamlı ekonomik işbirliği anlaşmalarının imzalandığı ziyarette, 2019 yılında Xi Jingpin’in  Japonya ziyareti kararlaştırıldı. (Bu ziyarette imparatorun Çin’den İkinci Dünya savaşı için özür dileyeceği söyleniyor.) Çin, aynı zamanda Japonya’yı BRI’ya davet etti. Bu gelişmelerin hemen ardından Abe’nin Rusya Başkanı Putin ile Singapur’da buluşması ve Putin’in 1956 deklarasyonu paralelinde Rusya’nın işgali altındaki Kuril Bölgesindeki dört adet adanın ikisini,  koşulsuz Japonya’ya devredeceğini açıklaması büyük bir satrancın açık işaretleri oldu. Bu satranç Avrasya’da Japonya’yı Çin Rus işbirliği bölgesine çekmeyi hedefliyor. Değerli sentezleri ile öne çıkan Sayın Hüseyin Vodinalı’nın son yazısında belirttiği gibi (ABD’nin en kötü kabusu: Almanya’dan sonra Japonya da baş kaldırıyor) Avrasya’da ABD’ye karşı başlayan büyük bir uyanışın Japonya’da da İkinci Dünya Savaşı sonrası ilk kez başladığının habercisi. Zira ABD ile büyük bir tatbikatın başlamasından kısa süre önce Çin’e böylesine büyük kapsamlı bir ziyaretin yapılması olağan akış değildir.  Dünya yepyeni bir sabaha hazırlanıyor. Dilerim bu sabaha dünya milletleri acı çekmeden uyanır.





13 Kasım 2018 Salı


Mustafa Kemal Atatürk ve Sadun Boro
1 Kasım 2018, üç yıl önce kaybettiğimiz Sadun Boro’nun doğum günü idi. Yaşasaydı tam 90 yaşında olacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybettiğimiz gün 10 yaşından 9 gün almıştı. Türklerin atasını ve ölümsüz baş komutanının soluduğu havayı 10 yıl da olsa solumuştu. Küçük yaşına rağmen onun okyanuslar kadar sınırsız değerini ve Türklerin tarihine armağan ettiği, sonsuza dek yaşayacak cumhuriyetin kıymetini kalbinde, ruhunda ve aklında hissedebiliyordu. Tam anlamıyla bir cumhuriyet çocuğu idi.
Amatör Denizci Bir Devlet Başkanı: Atatürk. Küçük Sadun Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin 5. Yılında doğmuş, onu 15. Yılında kaybetmişti. Tanrının Türklere en büyük armağanı olan eşsiz liderin, Atatürk’ün denizleri ve denizciliği ne denli sevdiğini bilmesi için kitaplar okumasına gerek yoktu. Zira gazetelerde ebedi şefin Florya köşkünde kürek çekip, yüzerken, ya da  Moda Koyunda yelken yaparken çekilmiş resimlerini görebiliyordu. Kendini bildiği günden bu yana, denizle iç içe büyüyün küçük çocuğun gönlünde Türklerin Ata’sının aynı zamanda iyi bir denizci olduğu algısı oluşmuştu.
Sadun Boro’nun 1 Kasım 1937 günü 9. Yaş gününü kutladığı anlarda, ebedi şef Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden beşinci dönem açılış konuşması olarak aşağıdaki sözleri söylüyordu:
‘’Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi iş olarak anlaşılacak ve tersaneler, gemiler, limanlar ve iskeleler inşa edilecek, deniz sporları kulüpleri kurulacak ve korunup geliştirilecektir. Çünkü: Toprakların üç bir yanı  deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer. En uygun coğrafi konumda ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri bir denizci ulus yetiştirmek yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmasını bilmeliyiz. Denizciliği Türk'ün büyük ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız....."     
Atatürk’ün direktifine sadakat. Bu sözlerin söylenmesinden tam 28 yıl sonra 22 Ağustos 1965 günü Sadun Boro 10,5 metre boyunda ahşap Kısmet yelkenlisi ile dünya seyahatine başladı. Türklerin tarihinde bir ilk yaşanacaktı.  Sanki Sadun Boro Mustafa Kemalin 1 Kasım 1937 konuşmasındaki ‘’üç bir yanı  deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer’’, sözüne cevap veriyordu. Bir Türk amatör denizcisi, 37 yaşındaki Sadun Boro, genç cumhuriyetin  bir temsilcisi olarak  milletin kudret ve yeteneğini yer kürenin % 70’ini kapsayan okyanuslara yansıtmaya başlıyordu. Sadun Boro, 15 Haziran 1968 öğle sularında muzaffer bir Amiral gibi İstanbul sularına geri döndü. Dünyayı yelkenle çevreleyen ilk Türk denizcisi olmuştu. 16. yüzyılın muharip komutanı Amiral Barbaros Hayrettin’den sonra Türk milletinin gönlünde ölümsüz isim yapan ikinci denizci olmuştu.
Cesaret ve Girişimci Ruh. Türkiye’de amatör denizciliğin rotasını ve kaderini değiştiren Sadun Boro ve eşi Oda Boro sadece gemicilik, yelken  ve navigasyon ustalıkları ile kendilerine haklı isim yapmadılar. Onları hepimizin gözünde öne çıkaran gücünü akıldan tecrübeden ve bilgiden alan emsalsiz cesaretleri oldu. Öyle bir cesaret ki, küresel arama kurtarma sisteminin henüz kurulmadığı, açık denizde sekstant dışında seyir yardımcısının bulunmadığı, 10,5 metrelik ahşap bir yelkenlide tuvalet dahil en temel konfor unsurunun bile yer almadığı, dış dünya ile irtibatı sağlayacak hiç bir iletişimin olmadığı şartlarda Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanuslarını geçebilmek. Bu cesaret onları en zor şart ve en kısıtlı olanaklarla ufkun ötesine, bilinmeyen yerlere, yerküreyi kaplayan mavi sonsuzluğun değişik rotalarına taşıdı. Cesaret duygusunun tetiklediği ana duygu macera idi. Ufkun ötesine gitmeyi, bilinmeyen limanlara girmeyi, dağların yamaçlarını aşmayı, zirvelere erişmeyi, yenilik aramayı, daha iyiye erişmek için bilgiye, tecrübeye, akla ve dayanma gücüne bağlı meydan okumayı içeren maceracılık olmasa acaba insanlık bir adım ilerler miydi? Tehlikeli ve zorlu işleri başaran bu tür insanlar, toplumun büyük çoğunluğu temsil eden, heyecan aramayan, macerayı düşleyemeyen, hatta hesaplı risk bile alamayanlar için ilham kaynağıdırlar. Bu insanlar, dayanma gücümüzün fiziksel ve duygusal sınırlarını zorlayıp güç olanı başardıklarından, zor zamanların örnek kişilikleri olurlar. Kaderin çağrısına yanıt veren ve ölüm olasılığı dahil olmak üzere, gerçek ve katıksız tehlikeler ile yüzleşmeye cesaret eden bu kahramanların sunduğu dersler, bizi hayata daha çok bağlar ve mücadele yeteneğimizi arttırır.
En Büyük Girişimci Mustafa Kemal Atatürk. Zaten en büyüğünü bu topraklar çıkarmadı mı? Aydınlanmayı, sanayi devrimini yaşamamış gerilemiş ve çökmüş Osmanlı İmparatorluğu üzerine, dünya tarihinin yetiştirdiği ve bu asırda bizlere nasip ettiği en büyük lider Mustafa Kemal’in girişimci ruhu olmasa, 13 Kasım 1918 günü Kartal istimbotu üzerinde işgal donanmasına bakarak geldikleri gibi giderler diyebilir miydi? Kurtuluş ve kuruluşu başarabilir miydi? Atatürk, Kurduğu genç cumhuriyeti neden gençlere emanet etti? Sadun Boro, gençliğin Mustafa Kemal’e ve cumhuriyete armağanlarının en büyüklerinden birisidir. Bir Türk genci cumhuriyetin 45. yılında 10.5 metrelik yelkenli bir tekne ile dünyayı dolaşabildi ve kendisine bağımsızlık ve egemenlik emanet eden atasına bu başarısıyla en büyük armağanı verdi.
Toprak gemi Anadolu’nun ilk yelkenci dünya gezgini, Türk amatör denizciliğinin kutup yıldızı, mavi uygarlık rotasının usta kaptanı, çevre dostu, mavi vatanın büyükelçisi, Sadun Boro’yu Mustafa Kemal’in onun 9. Yaş gününe denk gelen günde söylediği sözlere sadık kalarak Türk halkının kudret ve yeteneğinin sınırını ispat etmiş olmasının önünde saygı ile eğiliyorum.
Bu hududu zorlayacak ve Güney Okyanusunu tek başına yelkenle geçecek yeni Sadun Boro’ların çıkması dileğimizle Atatürk ve Sadun Boro’yu tüm deniz şehitlerimizle birlikte rahmet, minnet ve vefa ile anıyorum.




5 Kasım 2018 Pazartesi

Doğu Akdeniz’de Stratejik Fark Yaratabilmek


 Doğu Akdeniz’de Stratejik Fark Yaratabilmek
Doğu Akdeniz, 21’nci yüzyılda Türkiye’nin en ciddi, en öncelikli kriz alanı olmuştur. Zira bu stratejik bölge Türkiye’nin üç alandaki hayati jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının kesişme  noktasında bulunuyor. Bunlar KKTC, Sözde Kürdistan ve Enerji olarak tanımlanabilir.
Doğu Akdeniz Odaklı Yeni Dönem. Türkiye’nin söz konusu hayati çıkarları, AB ve ABD etki alanında gelişen Mısır, GKRY, Yunanistan ve İsrail dörtlüsünün her geçen gün gelişen Türkiye karşıtlığı paralelinde geleceğimiz için en önemli önceliği oluşturuyor. 21’inci yüzyıldaki güvenlik ve refahımızın Doğu Akdeniz ve onun ayrılmaz parçası olan Ege‘ye tam bağımlı olacağını söylememiz gerçekçi bir yaklaşımdır. Bu yeni evrede devletin savunma ve dış politikasının her yönü ile Doğu Akdeniz / Ege odaklı olması gereklidir. Bu odaklanmada ne KKTC’yi Ege’den; ne de Doğu Akdeniz Yetki alanlarını Kardak Kayalıklarından ayırabiliriz. Hepsi birbirine bağımlıdır. Birisinde verilecek taviz diğerlerini etkiler, birinde elde edilecek kazanım, diğerlerinde de hissedilir. KKTC’den askerimizin çekilmesinin stratejik sonuçları ile Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarımızın kısıtlanmasını kabullenmek ya da Kardak benzeri ada, adacık ve kayalıkların aidiyetinden vazgeçmek aynı değerdedir.
Hukuk Aldatmacası Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY sözde hukuku yanlarına alarak hareket ettiklerini iddia etmektedirler. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) III’ün gerek karasuları sınırlandırması, gerekse MEB ilanı konusunda tanıdığı hakları akla, örf adet hukukuna, tarihsel gerçeklere tamamen aykırı şekilde kendi yorumları ile uygulayarak oldu bitti yaratmaya çalışmaktadırlar. Bu süreçte önce kendi iç hukukları paralelinde deniz yetki alanı kanunu çıkarıp, daha sonra bu sınırları komşular ile müzakere ederek sonuçlandırmaya çalışmakta ve sonunda söz konusu koordinatları BM’ye deklere etmek suretiyle fiili durumlar yaratmayı hedeflemektedirler. Yunanistan’ın İyon Denizinde, GKRY’nin Doğu Akdeniz’de yaptığı budur.
Bu oyun nasıl bozulur? En kolay yöntem bu sınırları tanımadığımızı notalar yolu ile deklare edip, müstakbel sahamıza yönelik girişleri donanma gücü ile engellemektir. Halen yapılan da budur. Örneğin, Dışişleri Bakanlığımızın 2 Mart 2004 tarihinde BM Genel Sekreterliğine GKRY ile Mısır aleyhinde verdiği notada 32 derece 16 dakika 18 saniye doğu boylamı batısında Türk  kıta sahanlığı haklarımızın olduğu deklare edilmektedir. Bu notadan sonra değişik zamanlarda gerek GKRY gerekse Yunanistan’ın eylemleri ile karşı notalarına karşı Dışişlerimizin notaları oldu. Bu notalarımızı desteklemek üzere TPAO‘ya Türk kıta sahanlığı içinde verilen ruhsat sahaları ile KKTC  tarafından Kıbrıs adası etrafında verilen ruhsat sahalarında Türk sismik araştırma gemilerinin fiili çalışmaları da uygun eylemler olarak bu süreçte yerlerini aldı.  Ancak notalar savaşı ile somut bir sonuç elde edilemiyor. Somut sonuç için bu köşede yıllardır Münhasır Ekonomik Bölge veya kıta sahanlığı koordinatlarımızın ilan edilerek mavi vatan sınırlarımızı soyut düzlemden somut boyuta çıkarmamız gerektiğini yazıyorum. Diğer yandan ilan edilen koordinatları ikili sınır anlaşmaları ile destekleyecek muhatap devletler bulmalıyız. Halen Libya, KKTC ve Suriye diğer kıyıdaşlar olan Mısır, Yunanistan ve GKRY bloğuna karşı tek seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Suriye’de Esad rejimi ile ilişkilerin düzeltilmesi gerekliliğinin önemli gerekçeleri arasına söz konusu deniz boyutu da eklenebilir. Esad rejimi ile günün sonunda uzlaşma yoluna gitmemiz her şeyden önce bugünkü jeopolitik konjonktürün gereğidir.
Libya Boyut. Geçen haftalarda Yunan eski Dışişleri Bakanının yaptığı açıklamalardan Mısır ile Yunanistan arasında MEB sınır müzakerelerinde 10. turun bittiği anlaşılıyor. Bu sınırın anlaşma ile sonuçlandırılması Türkiye için çok ciddi bir kayıp olacaktır. Ancak Yunan-Mısır oyununu bozmak elimizdedir. 2009 yılında Dr. Tümamiral. Cihat Yaycı tarafından ilk kez ortaya atılan ve son derece haklı gerekçelere bağlı Libya-Türkiye karşılıklı kıyılarının varlığının bir sonucu olarak, ikili MEB sınırlama anlaşması yapılması gerekliliği öncelikle dikkate alınmalıdır. Kaddafi rejimi, batılı müttefiklerimiz tarafından vahşi bir şekilde ortadan kaldırılmasaydı, bugün bu anlaşma imzalanmış olurdu. Ancak halen geç kalmış sayılmayız. Libya’da Büyükelçiliğimiz var. Muhatap bulma konusunda diplomatlarımızın gayret göstermelerini beklememiz vatandaşlık hakkımızdır. Bu anlaşma yapıldığı takdirde Mısır - Yunanistan deniz sınır anlaşmasının etkisi kalmayacağı gibi, Türkiye’nin hakkı olan MEB alanı da artacaktır.
KKTC Boyutu. Diğer yandan Türkiye, 19 Eylül 2011 de KKTC ile Anadolu kıyıları arasında kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşmasını yapmıştır. Bu sınırlama Erenköy anklavına rağmen Kıbrıs’ın tüm kuzey kıyılarını kapsamaktadır. Aynı yaklaşımla, KKTC ile Türkiye arasında Kıbrıs adasının batı kıyılarına yönelik bir sınırlandırma anlaşması neden yapılmasın? Böylece 2004 notası ile BM’ye ilk kez bildirilen 32 derece 16 dakika 18 saniye doğu boylamı da ikili bir anlaşma ile sabitlenmiş olur.
Kamuoyundaki yanlış algı. Doğu Akdeniz’de herkesle kavgalıyız, bu sahaları nasıl ilan edeceğiz şeklinde bir algı var. Ancak bu kavganın sebebi zaten Doğu Akdeniz’in kendisi. Ortada paylaşım savaşı varken ve siz bu savaşın en önemli tarafı ve hedefi iken nasıl olacak da herkesle dost olacaksınız? Balyoz tutuklamaları gerçekleştiğinde o karanlık dönemin utanç sembolü Hasdal Askeri Cezaevine giderken eşime ‘’Bu tutuklamalar sahte bir darbe davası üzerinden; Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin tutuklanmasıdır’’ demiştim. Hatta 11 Şubat 2011 tutuklamalarını deniz tarihimizin Çeşme Navarin ve Sinop baskınlarından sonra Hasdal Baskını olarak nitelemiştim. Türk donanmasının komuta yapısını felç ederek Doğu Akdeniz’de ABD ve AB tarafından empoze edilen deniz sınırlarını Türkiye’ye kabul ettirmek amaçlanıyordu. Ama bu oyun tutmadı. Türkiye,  Kumpas Davalar ve 15 Temmuz hıyanetine rağmen bu tuzağa düşmedi. Artık Doğu Akdeniz diplomasimiz,  jeopolitik kanunların ışığında Libya, KKTC ve Suriye ile deniz yetki alanı sınırlandırmasını hedeflemelidir. Bu sınırlar Doğu Akdeniz’deki batı kuşatmasını sekteye uğratacak, stratejik fark yaratacak ve en önemlisi Ganbot diplomasisi ile denge oluşturacaktır.



31 Ekim 2018 Çarşamba

Denizaltıcılık Aşkı ve Kaybedilen Bir Değer: Ömer Fikret Kalaycıo

Description: IMG_0131
Denizaltıcılık Aşkı ve Kaybedilen Bir Değer: Ömer Fikret Kalaycıoğlu
Her mesleğin tutkulu meslek adamları vardır. Bu kişiler, mesleklerini sadece hayatlarını kazanmak için değil, kalp ve ruhlarındaki tarifi zor, büyük meslek aşkını tatmin etmek için  icra ederler. Bu kişiler hangi nedenle olursa olsun mesleklerinden ayrılmak zorunda kalsalar da  ondan kopmazlar. Aşk galebe çalar. Rüyalarına giren mesleklerine sadakatle sahip çıkmaya ve ölene kadar maddi veya manevi katma değer üretmeye devam ederler.
Türk denizaltıcılığı da mesleğine büyük aşkla bağlı olan  denizcilerin beşiğidir. Bu beşik, Anadolu’da güven ve emniyetle yaşamamızın en büyük garantisidir. Denizaltılarımız mavi vatan sularının bilinmeyen karanlıklarında var olduğu sürece, anavatanda egemen ve bağımsız yaşamaya devam edeceğimiz bir gerçektir. Denizaltıcılarımız, kendilerine önce yüce Türk Milleti, daha sonra Silahlı Kuvvetler ve son olarak ait oldukları Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yüklediği bu devredilemez, ağır sorumluluğun farkındadırlar.
Denizaltıcılık, pilotluk, dalgıçlık ya da  özel kuvvetler mensubu olmak gibi ayrıcalıklı bir statüdür. Ancak onları farklı ve ayrıcalıklı kılan en önemli özellik demir bir kap içinde suyun yüzlerce metre altında onlarca can ile birlikte yaşama ve savaşma kültürüdür. Bu durum birlikte hatasız yaşama becerisi ile birbirlerine olan bağlılıklarını ve son tahlilde vefa duygusunu çelikleştirir.
Denizaltıcılarımız 24 Ekim 2018 tarihinde  her yönü ile bu kutsal mesleğe ve denizaltı harp sanatına aşık mümtaz bir evladını mavi vatanın sonsuzluğunda,  toprak gemiye uğurladı. Merhum Emekli Yüzbaşı Ömer Fikret Kalaycıoğlu’ndan  bahsediyorum. 57 yaşında kaybettiğimiz Kalaycıoğlu ile ben hiç çalışmadım. Meslek hayatım boyunca karşılaşmadım da. 1984 Deniz Harp Okulu mezunu bu değerli kardeşimle ilk tanışmam 2003 yılında yazdığı ‘’Denizaltı ve Filomuz’’ isimli kitap sayesinde oldu. Kitabı yazdığında çok sevdiği filosundan ayrılalı 6 yıl olmuştu. 1994 yılında beyin kanaması sonucu felç geçirmiş ve 1997 yılında yüzbaşı rütbesinde malulen emekli olmuştu. Her yönü ile özenle ve detayla hazırlanan kitabını incelerken kitabın tanıtım yazısında kısaca hayat hikayesinden bahsetmiş ve sonunu şu cümle ile tamamlamıştı. ‘’Denizaltıyı seçmemdeki asıl etken onun tek başına harekat yapmasıdır. Denizaltıcılığın kazandırdığı mücadele ve sabır gücü bu hastalığa dayanmamda en önemli faktördür.’’
Bu yönü ile en zor koşullarda bile umudunu kaybetmeyen gerçek bir mücadele adamı ile karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Yazılarından Mustafa Kemal’in sarsılmaz bir evladı olduğu açıkça belli olan Kalaycıoğlu’nun yaşadığı zorluklara rağmen elde ettiği başarılar, Mustafa Kemal’in ‘’Umutsuz Durum Yoktur. Umutsuz İnsan Vardır.’’ sözlerine tam bir örnek teşkil ediyordu. Kitabın kapağındaki tanıtım yazısının sonunda isminin yanına ‘’1990, TCG Dolunay’’ yazmış olması aslında onun söz konusu yılda silah subaylığı görevini yürüttüğü gemisinden fiziken ayrı olsa da, ruhunun ve aklının aradan geçen 13 yıla rağmen hala o gemide kaldığının bir ifadesiydi.
Onun adını daha sonra Balyoz ve benzeri kumpas davalar sürecinde duydum. Aktif görevdeki amiraller dahil bir kısım sağlam sorumluların, tutsak denizcilerden esirgediği manevi destek ve dayanışmayı, % 90 hareket yeteneğini kaybetmiş onurlu bir denizci olarak büyük bir vefa ve cesaret duygusu içinde göstermişti. Ait olduğu Deniz Aslanları sınıfının cesur, etkili ve anlamlı faaliyetlerini, 2003’de uluslararası ödül alacak derecede başarıyla yürüttüğü www. denizlatıcı.com isimli internet sitesinden yayınladığı destek mesajları üzerinden ve pek çok sözde silah arkadaşımızın korkudan yanından bile geçemediği Vardiya Bizde eylemlerine engelli sandalyesi ile katılarak sergilemişti.
Fiziki hareket yeteneğinin büyük bölümünü kaybetmesine rağmen zorlukla oynatabildiği az sayıda parmağını kullanarak daha büyük kitap projesine giriştiğini 2016 yılında yayınlanan ‘’Dizel ve Nükleer Denizaltılar’’ isimli 750 sayfalık kapsamlı eseri sayesinde öğrendim. İçinde bulunduğu o denli zor şarta rağmen denizaltı filosuna ve denizaltıcılığa  katma değer üretmekten vaz geçmeyen Kalaycıoğlu, nice sağlamın iki sayfa makale yazamadığı bir dönemde, tek parmağı ile 750 sayfalık kitaba hayat vermişti.
Bahriye Mektebimizin 245 yıllık zincirine omuz verirken, demir tarama tehlikesi yaratan  zayıf baklaları frenleyen; var olma, hayatta kalma ve ilerleme duygularımızı harekete geçiren, başı gökte yüksek ruhlu  meslektaşımızın yaptıkları ile gelecek nesillere verdiği mesaj çok büyüktür. Bizi biz yapan ne olduğumuz değil neler yaptığımızdır. Kalaycıoğlu vatan, deniz, denizcilik ve denizaltıcılık sevgisi ile harmanlanan katma değerleri, yani yaptıkları ile bahriye tarihimizdeki onurlu yerini almıştır. Bir Türk denizaltıcısının mesleğini, gemisini, vatanını ve mavi vatanını nasıl seveceğini gelecek kuşaklara öğretmiştir.
O şimdi, çok sevdiği şehit kara kızlarımız, Atılay ve Dumlupınar’ın deniz diplerinde  halen devam eden mavi vatan vardiyalarına katılıyor.
Başta ailesi ve yakınları ile onun son anına kadar yanından ayrılmayan sınıf arkadaşları ve denizaltıcı silah arkadaşları ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Onun deniz ve denizaltıcılık sevgisinin sonsuza dek var olacak Cumhuriyet Donanmasının gelecek nesillerine örnek olmasını diliyorum. O zaman vatanımız daha emin ve güvende olacaktır.
Bu yazımı merhum Kalaycıoğlu’nun sınıf arkadaşı ve Hint Okyanusunu ilk kez geçen Preveze Denizaltısı Komutanı (E) Deniz Kurmay Albay Bülent Kul’un şu sözleri ile tamamlıyorum:
‘’Ömer KALAYCIOĞLU arkadaşımız; Bursa, Heybeliada ve Gölcük arasındaki 58 yıllık onurlu yaşam seyrinde; okuldayken "denizci", görevdeyken "denizaltıcı" kimliğiyle belleklerimize ismini kazımıştır. Denizci ruhunu; kendi ifadesi ile "denizaltıcılığın kazandırdığı mücadele ve sabır gücü" ile harmanlayarak güçlendiren Ömer arkadaşımız, 25 yıllık ağır hastalığının engellerini; aklı, iradesi ve güçlü ruhu ile yıkarak aşmış ve yazmış olduğu kitaplar ile kurmuş olduğu internet sitesi vasıtasıyla Türk ve dünya denizaltıcılarına unutulmayacak faydalı eserler kazandırmıştır. Dünya çapında ödüllere layık görülen "www.denizaltici.com" sitesine girdiğinizde; en üstte Atatürk resmini, Türk Bayrağını, Türkiye logosunu ve denizaltı brövesini yan yana görürsünüz. Bunlar, Ömer Kalaycıoğlu’nun vatanseverliğinin, yaşama bakış açısındaki aydınlığın ve hayatına anlam veren değerler bütününün birer sembolü olarak sizleri selamlar. Sevgili Ömer; seni bir daha göremeyecek olmanın vermiş olduğu üzüntü içimizi sızlatsa da; anılarınla, dostluğunla ve çeyrek asırlık yılmaz mücadele azminle kalplerimizde yaşayacaksın. Ruhun şad, mekanın cennet olsun Baş Çarkçım..



21 Ekim 2018 Pazar

Kuşak ve Yol Girişimi - BRICA İstanbul Zirvesi

Description: IMG_0131 




Kuşak ve Yol Girişimi - BRICA İstanbul Zirvesi
18 ve 19 Ekim 2018 tarihlerinde İstanbul’da Kuşak ve Yol Girişiminin en önemli istişare ve işbirliği platformu olan BRICA (Kuşak ve Yol Sanayi ve Ticaret Birliği) Zirvesi icra edildi. BRICA, BRI (KYG) (Belt and Road Initiative) (Kuşak ve Yol Girişimi) ülkelerİ arasındaki ortaklıkları artırmak amacıyla CFIE (China Federation of Industrial Economics-Çin Endüstriyel Ekonomiler Federasyonu) tarafından 2016 yılında Pekin’de kuruldu. 29 ülke ve bölgeden 31 iş dünyası kuruluşunun üyesi olduğu BRICA’da TÜSİAD, kurucu üye olarak ülkemizi temsil ediyor. KYG’de 68 ülkenin imzacı olduğu göz önüne alınırsa üye ülkelerin yarısından fazlası BRICA’da temsil ediliyor. BRICA, ilk zirvesini 2017 yılında Kahire’de icra etti. İstanbul Zirvesine 39 KYG ülkesinden 700’e yakın temsilci katıldı.  Tarihsel önemde ve etkinlikte icra edilen zirvede 51 panelistin katıldığı 12 panel yer aldı.
BRICA Panelleri Geleceğe Yön Verdi. Özenle seçilen paneller, Kuşak Yol Girişimi (KYG); Kıtaların Kavşak noktası Türkiye; KYG Perspektifinden Kıtalar ve Bölgeler; Dijital KYG; Regülasyon İşbirliği ve Anlaşmazlıkların Çözümü; Bankacılık Finans ve Sigortacılık; Ulaştırma ve Lojistik; Akıllı Şehirler; Mühendislik, Tedarik ve İnşaat; E-Ticaret; Turizm ve Kültür; Düşünce Kuruluşları ve Akademik Yaklaşımlar başlıklarını içeriyordu. Panellere Türk ve Çinli işadamları, KYG ülkelerinde iş yapan çok uluslu firmaların temsilcileri, dünya devi banka ve finans kuruluşlarının üst seviye yöneticileri, Çin ile ortaklık kurmuş büyük Türk firma yöneticileri, Çin’in en büyük sanayi, lojistik ve inşaat firma yöneticileri, AB Ulaştırma Komiseri Genel Sekreteri gibi bürokratlar ve pek çok akademisyen panelist olarak katıldı. Son derece bilgi verici ve yeni fikirleri tetikleyici panel tartışmalarının yanısıra, iki günün sonunda binlerce kartvizit değişimi belki de zirvenin en önemli somut çıktısı oldu. Bu eylem 2013 yılında Xi Jingpin’in açıkladığı, KYG nin beş hedefinden birisi olan halklar arası temas hedefine tam oturdu.
Pekin Konsensüsü Üste Çıkıyor. Modern tarihte Demokrat Parti ve ABD emrivakisi sonucu yaşanan Kore Savaşı haricinde birbirine silah çekmemiş; kaderleri ve tarihsel gelişim süreçleri birbirine çok benzeyen iki ulusun 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde KYG ve BRICA şemsiyesi altında buluşması her yönü ile dünya barış ve istikrarı için çok önemli bir gelişme oldu. 1978’de ortaya atılan Washington Konsensüsü yerine Pekin Konsensüsünün yer almaya başladığı bir dünyaya evriliyoruz. Bu evrilme geri dönüşü olmayan bir safhaya girmiştir. Artık Türkiye’de on yıl önceki Çin ve Çinli algısı kökten değişmiştir. BRICA İstanbul Zirvesinin açılışında TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in şu sözleri dikkat çekiciydi. ‘’Ticaretin geçtiği yoldan sadece ticaret geçmez. Aynı zamanda bilgiler, fikirler, inançlar, değerler ve kültürler de geçer... Tarihi İpek Yolu bu nedenle yüzyıllar boyunca farklılıkları buluşturan, kaynaştıran bir köprü olmuştur. Bu yüzden BRICA’nın ikinci zirvesine doğu ve batının buluştuğu, medeniyetler şehri İstanbul’da ev sahipliği yapmaktan ötürü büyük heyecan duyuyoruz. Bu çok taraflı işbirliği mekanizmasının temel amacı, İpek Yolu üzerindeki ülkeler arası ortaklıkları ve ilişkileri daha da artırmaktır.” Çin Endüstriyel Ekonomiler Federasyonu (CFIE) Başkan Yardımcısı ve BRICA Genel Sekreteri Xiong Meng’in açılıştaki şu sözleri de Türk Çin ticari ilişkileri bakımdan önemli yer tutuyor:  “Bir Kuşak, Bir Yol yeni imkanlar sunuyor. Bu kapsamda işbirlikleri derinleşiyor, ülkeler arasındaki ticaret artıyor. Türkiye ve Çin Asya’nın batı ve doğu uçlarında bulunuyor. Türkiye’yle işbirliğini artırmayı ve Kuşak Yol ülkelerini kalkındırmayı umuyoruz.”

Çin Davet Edilmeyen Yerde Yok. Şüphesiz sermaye ve üretim gücü birikimi olan Çin’den her ülke pay kapmaya ve yatırım için fırsatlar sunmaya hazırlanıyor. Unutmayalım İkinci Dünya Savaşından sonra savaştan zarar gören ülkelere Marshall Planı adı altında yapılan yardımlar 110 milyar dolardı. 2049 yılına kadar Çin’in  KYG ülkelerinde yapacağı yatırımlar 4 trilyon doları bulacak. Burada tek fark yatırımların karşılıksız olmayacağıdır. Çin, karşılıklı bağımlılığı tek taraflı yapmayacak şekilde tedbirler almaktadır. Her ne kadar Çin’in ülkeleri büyük borç yükü altına soktuğunu iddia edenler varsa da Çin davet almadığı  hiç bir ülkeye zorla girmiyor.
Türkiye için Büyük Fırsat. Türkiye için yepyeni bir ufuk çizgisi doğudan açılıyor. Yeni bir ışık doğuyor. ABD’nin gerek transatlantik gerekse Transpasifik ticaret ve yatırım anlaşmalarından çekildiği ve de-globalizasyonu savunduğu bir dönemden geçiyoruz. Unutmayalım ki Türkiye her iki ekonomik girişim anlaşmalarına ne davet edildi, ne de parçası oldu. AB’ye de kulüp üyesi yapılmadık. Aleyhimize olacak bir şekilde gümrük birliğine alındık. ABD nin AB’den uzaklaştığı ve Avrupa’nın her geçen gün Çin’e yaklaştığı bu yeni dönemde Türkiye’nin karşısına çıkan KYG fırsatı, yüzyılın yeni bir fırsatıdır. Bunu iyi değerlendirmek Türkiye coğrafyasının, çalışkan nüfusunun ve olgunlaşan endüstriyel alt yapısının sunduğu imkânları Çin’in KYG imkânları ile buluşturma zamanı gelmiştir. Kaldı ki Doğu Akdeniz’de her geçen gün aleyhimize gelişen jeopolitik konjonktürde Çin ile ekonomik ve siyasi işbirliğini geliştirmek Türkiye’ye son derece güçlü manevra alanı sağlar.
Türk İşadamları Doğuya Açılmaya Hazır. TÜSİAD ve beraberinde zirveye katılan Türk işadamlarında bu istenç ve iradeyi gördüğümü söyleyebilirim. Türkiye batı tipi kapitalist ekonomik modelin sunduğu imkanları uygulayan ve küreselleşmenin şimdiki şampiyonu Çin ile son derece uygun şartlarda kazan kazan ve karşılıklı saygı ilişkisi üzerinden ticari ve son tahlilde siyasi ilişkileri geliştirebilir. Bu çerçevede Türkiye, Hazar Denizi geçişli ve Baku -Tiflis -Kars Demiryolu bağlantılı Orta Koridor Girişimini KYG’ye tamamen entegre edebilir. Bu durumda ayrıca Kars - Edirne hızlı tren demiryolu projesi gerçekleştiğinde Doğu Anadolu’da Çin sermayeli büyük lojistik ve üretim üslerinin açılmasını teşvik edebilir. Türk Çin ilişkileri, KYG çerçevesinde sonsuz seçeneklere sahiptir. BRICA İstanbul zirvesi bu büyük potansiyelin kapısını açmıştır. TÜSİAD ise,  Türk Çin ilişkilerinin her alanda gelişmesi ve olgunlaşması için büyük fırsatların ortaya çıktığı etkin bir zirve sürecini, başarıyla tamamlamıştır. Dilerim bu rüzgar ve yüksek başarma enerjisi artar ve güçlenir. Bu durum şüphesiz daha adil, daha sürdürülebilir, daha çevreci daha müreffeh ve dengeli bir dünyanın kapısını aralar.