22 Ağustos 2017 Salı

Jeolojinin, Jeopolitik Üzerine Etkisi


 
 Jeolojinin, Jeopolitik Üzerine Etkisi
Geçen hafta içinde 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminin 18’inci yıldönümünü yaşadık. Kayıplarımızı hüzünlü törenlerle andık. Tüm deprem şehitlerine ve hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet diliyorum. Türkler depremle yaşayan ve depremden büyük acılar çekmiş bir ulustur. Anayurdumuz Anadolu bulunduğu coğrafi konum ve iklim koşulları ile insan hayatına son derece uygun şartlar sunmasına rağmen, jeolojik yapısı itibarı ile deprem kuşağındadır. Depremlerden ders çıkarılmadığı ve bilimsel metodoloji ile hareket etdilmediği için tarih boyunca  acı çekilmiştir. Bu acılardan ders alınmamıştır. Önümüzdeki büyük depremde de çok büyük kayıplar yaşanacağını bilim adamları haykırıyor. ABD, 1906 San Francisco depremi, Japonya 1923 Yokohama depreminde büyük kayıplar yaşamıştı. Her iki ulus da bu felaketlerden ders çıkarıp, bilim ve endstriyel medeniyetin olanaklarını kullandılar ve  20’nci yüzyılda depremi kitlesel ölümlere neden olacak felaketler arasından çıkarabildiler.
1999 Marmara Depremi ve Devlete Güven Sarsıntısı. 1999 Marmara depremi, bugün yaşayan nesillerin bu topraklarda gördüğü en büyük facia idi. Köyden kente göçün tetkilediği çarpık yapılaşma, yılların ihmali ve kaderciliği çok büyük can ve mal kayıplarına yol açtı. Deprem sonrası milli gelire en büyük katma değeri sağlayan Marmara Bölgesine müdahalede devletin yetersiz kalması,  afetten etkilenen vatandaşların temel ihtyaçlarının ve belediye hizmetelerinin uzun süre karşılanamayışı,  sosyal istikrasızlık ve devlete karşı güvensizlik yarattı. DSP liderliğindeki koalisyon hükümetinin depremden 3 yıl sonra kaybettiği seçimle iktidarı bırakmasının en önemli nedenlerinden birisi 2001 ekonomik krizinin yanısıra Marmara depremi olmuştu. Bu depremin yarattığı sosyal, ekonomik ve siyasi sorunları emperyal hegemonya sonuna kadar kullanmış ve depremden hemen sonra Marmara Bölgesine gönderdiği yardım ekipleri ve sivil toplum örgütleri  içine yerleştirilen istihbarat elemanları sayesinde Türkiye’de algı operasyonu yapabilecek tüm olanakları seferber etmişti. Bunun en büyük sonuçlarından birisi de Türk ordusunun afet sonrası dönemdeki müdahale yetersizliğinin öne çıkarılmasıydı. Marmara Depremi Türkiye’de sadece jeolojik fay hatlarını kırmamış, iç siyasette de fay hatlarını kırmıştı.
Donanma Depremden Büyi Zarar Gördü  Cumhuriyet Donanması, Marmara depremi ile savaşmadan insan gücü ve alt yapısında tarihinin en büyük yıkımını yaşadı. Görevdeki 420 personel kaybedildi, 307 personel yaralandı. 302 personel de birinci derece yakınlarını kaybetti. Deprem neticesinde Donanma Komutanlığı binası, suüstü eğitim merkezi  ve Gölcük Tersanesinin inşa kızakları gibi stratejik yerler yıkıldı. Televizyon kanallarının Tüpraş yangını nedeniyle 17 Ağustos öğleden sonra Poyraz limanını terk eden savaş gemilerini göstermesi her vatandaşın  kalbini yaralayacak görüntü sergiledi. Donanma denizde bir savaşa hazırdı ama doğal bir afete hazır değildi. Bırakalım Gölcük ve Değirmendere’deki sivil yerleşim alanlarını, kendi üssü içinde dahi enkaz kaldırma işlerini yürütebilecek yetenekte değildi.  İş makineleri sayısı çok azdı. 1949 yılında keşfedilen Kuzey Anadolu Fay hattının varlığına rağmen Ana Üssün Gölcük’te geliştirilmesine devam edilmişti. Daha da öte, fayın varlığına rağmen karşı sahilde 1950’li yılların başında rafineri kurulmasına onay verilmişti.
Donanma Deprem sonrası Marmara Dışına Çıktı. 1999 Depreminden donanma iyi dersler çıkardı ve her canlı organizma gibi homoestasis durumuna çok kısa sürede erişti. Deprem, Türk Deniz Gücünün tarihindeki en önemli politika değişikliklerine neden oldu. Bu değişikliklerin jeopolitik sonuçları da oldu. Donanmanın vurucu gücünün önemli bir bölümü yer yokluğu nedeni ile Ege’de Aksaz Deniz Üssünde konuşlandırıldı. Böylece 21’inci yüzyılda en önemli çıkar çatışmasının yaşanacağı Doğu Akdeniz’de çok kısa sürede varlık gösterebilecek bir stratejik avantaj 1999 yılında elde edildi. Deprem sonrası MİLGEM korvetini 2011 yılında Donanma ile buluşturacak Pendik’teki İstanbul Tersanesi devralındı. Mayın Filosu Erdek’e yerleştirildi. Bu ve benzeri kararlar daha sonraki yıllarda kumpas davalar sürecine kadar olağanüstü etkinlik ve evrimle gelişen donanmanın itici gücünü oluşturdu. Türk Donanması Anka Kuşu Gibidir. Küllerinden Doğar. Depremden bir buçuk ay sonra, görevim gereği  Yunanistan/Larissa’daki bir NATO Karargâhının açılış töreni için Yunanistan’a gitmiştim. Yunan Deniz Kuvvetleri Karargâhından subaylarla birlikte yediğimiz öğle yemeğinde, Yunan istihbarat  başkanı Amiral ‘’schadenfreude’’ bir tonda  bana dönerek “Albayım Donanmanızın yangından kaçarken İzmit körfezinde sergilediği tablo bizleri çok üzdü, içimiz parçalandı” demesi üzerine, ben de “Amiralim merak etmeyin Türk Donanması Anka Kuşu gibidir” demiştim. Dediğim bir yıl içinde gerçekleşti. Deprem, Türk donanmasının, hegemonyanın hayal bile edemeyeceği bir seviyeye gelmesini tetikledi. Jeoloji, jeopolitiğin taşlarını döşedi. Ancak bu çok nadir görünen bir durumdu.
Emperyalizm ve Doğal Afetler. Genelde emperyalizm doğa felaketlerinin siyasi ve sosyal sonuçlarını kendi lehinde kullanmak için gayret gösterir. Gelişmekte olan pek çok ülkede büyük afetler sonrası yaşanan kurtarma ve toparlanma süreci iktidarların gelecek seçimdeki karnesini oluşturur. Daha kötü senaryolarda büyük afetler sosyal patlamalara ve yönetim sorunlarına neden olur. Bu süreçleri hegemonya manipüle eder. Tarihte pek çok örneği vardır. 2010 Haiti depremi son yıllardaki örneklerden biridir.
Türkiye’nin jeopolitik kaderi ve jeolojik Risk. Türkiyenin güneydoğuda Kürdistan, Güneyde Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Yeki Alanları, Batıda Ege sorunları sarmalı ve içerde FETÖ belası ve her geçen gün artan keskin kutuplaşma sonucu ortaya çıkan karmaşık konjonktürde sadece can ve mal kayıplarını önlemek için değil, aynı zamanda jeopolitik fay hatlarını kırılmasına karşı başta İstanbul olmak üzere her türlü doğal felakete hazır olmak gerekir. Jeolojik risk asgaride tutulmak zorundadır. Bu hazırlık ancak akıl, bilim, dürüstlük ve ciddiyetle yapılabilir. Yoksa yönetilemeyen bir felaket, emperyalizme büyük fırsat sunar ve Türkiye’nin jeopoitik kaderini zorlar.  Bu işi çok ciddiye almak gerekir.
                                        




18 Ağustos 2017 Cuma

Pasifik Okyanusu Barış ve İstikrardan Uzaklaşırken


 
 Pasifik Okyanusu Barış ve İstikrardan Uzaklaşırken
Pasifik latin kökenli bir kelime. Barışçıl demek. (Pacificus - Pacific- Pacifique-) Dünyanın en büyük okyanusuna 1520 Kasım ayında Portekizli Kaşif Ferdinand Macellan bu ismi verdi. Kendi ismini verdiği boğazdan büyük uğraşlar, sıkıntı ve acılar sonunda geçtikten sonra, karşısına çıkan  dünyanın en büyük okyanus kitlesinin durgunluk ve görkeminden o kadar etkilendi ki, ağzından Pasifik kelimesi çıktı. Ancak bu okyanus, son 497 yıllık tarihinde ve de özellikle 20’nci yüzyılda pek de barış görmedi bu okyanus. İkinci dünya savaşı, Çin’in ve neredeyse Rusya hariç batı Pasifik sahillerinin ve adaların Japonya tarafından işgali, Amerikan nükleer bombaları, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve sonuçta ölen milyonlar. Sadece Çin, 1930-1945 arasında 60 milyon insanını kaybetti.
Pasifik’te savaş rüzgarları. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan Amerikan atom bombalarının yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde Pasifik’te gerginlik her geçen gün artıyor. Geçtiğimiz Perşembe günü (10 Ağustos 2017) ABD’ye ait USS John S. Mc. Cain muhribi, Güney Çin Denizinde Mischief ve Spratly kayalıkları civarında seyir serbestisi (FON - Freedom of Navigation)  adı altında Çin karasularından zararsız geçiş yaptı. Mischief kayalıkları Çin’in 9 nokta ile belirlenen Güney Çin Denizi deniz yetki alanları içinde. Ancak La Haye Daimi Hakemlik Mahkemesinin 12 Temmuz 2016 kararı bu suları Çin egemenliğinde göstermiyor. Çin de bu kararı tanımıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı, USS John S.  Mc. Cain kışkırtması üzerine resmi internet sitesinden, “ABD muhribi Çin kanunlarını ve uluslararası hukuku çiğnemenin yanı sıra, Çin’in egemenlik ve güvenliğine ciddi şekilde zarar vermiştir”  açıklamasını yaptı. Bu geçişten kısa bir süre sonra Kuzey Kore 3400 km ötesinde, ABD mandası  Guam Adasının  yakınlarındaki deniz alanına orta menzilli balistik füze (IRBM) saldırı planının hazır olduğunu açıkladı. Adada ABD’ye ait B-52 stratejik bombardıman uçaklarının konuşlandığı Anderson Hava Üssü ile deniz üssü ve 3800 Amerikan askeri bulunuyor. Kuzey Kore,  1998 yılında Taepodong–1 balistik füzesini başarıyla deneme sonrası, gerek uzun menzilli füze teknolojisi gerekse nükleer silah yapımında ABD ve Batı için en ciddi tehditler arasına girdi.
İngiltere’nin Kışkırtıcı Açıklaması.  Bu karmaşık sürece İngiliz Dışişleri Bakanının geçen haftaki açıklaması tuz biber ekti.  Bakan Boris Johnson, Avustralya’daki resmi ziyareti esnasında İngiltere’nin yeni uçak gemisi Queen Elizabeth- II’nin 2018 yılında Güney Çin Denizinde FON hareaktı yapacağını açıkladı. Tabi Çin’in tepkisi büyük oldu. Kışkırtamayın dediler. İngiltere bir yandan Çin ile OBOR (Bir Kuşak – Bir Yol) projesi üzerinden stratejik işbrliğini hedeflerken, diğer yandan bu tip Amerikan taktiklerini, taklit etmesi kimin işine yarıyor? İkili oynayan bir İngiltere’ye Çin ne kadar güvenebilir?
ABD ve Kuzey Kore Asimetrisi. Diğer yandan ABD ile Kuzey Kore arasındaki tansiyon neden bu kadar hızlı artıyor. Dünyanın en güçlü ülkesi ile en fakir ekonomisi arasında bu kadar derin bir asimetri olmasına karşı Kuzey Kore neden Başkan Trump’a hakarete varacak tonda; Trump da büyük bir devlete yakışmayacak kabadayılıkla laf savaşları yapıyor? Bu savaşa ipek Yolu projesinin en kritik döneminde barış ve isikrara ihtiyacı olan Çin nasıl çekiliyor? Aslında rasyonel devlet anlayışı ile hareket etmeyen Kuzey Kore, küresel jeopolitik kavganın bir nevi marş motoru görevini yapıyor.  Çin’in gücünü dolaylı olarak kullanıyor. Bir yandan da pek çok yönden bağımlı olduğu Çin’i dış politikada son derece zor duruma sokuyor.  Bölgede yükselen Kuzey Kore nükleer tehdidi ile küresel stratejik aktör Çin’in önlenemez jeopolitik basıncı, ABD temelli Pasifik ittifak sistemini her zamankinden farklı kapsam ve ölçekte şekillendiriyor ve güçlendiriyor. Bu gerilim, ABD sistemine ve özellikle Amerikan Savaş Sanayiine gereken yakıtı veriyor.
                                    Kuzey Kore: Jeopolitik Tampon. Batının gözü ile “rogue” devlet statüsünde olan Kuzey Kore, Çin ve Rusya için Atlantik sistem ile arada jeopolitik bir tampon görevi görüyor. Kuzey Kore’nin geleceğinin, Güney Kore’den çok Çin’in geleceğine bağlı olduğu da bir gerçek. Kuzey Kore’nin nükleer yeteneğini idame etmesi de başta Japonya olmak üzere bölgede füze kalkanı benzeri projeleri tetikliyor. Bu durum  başta Raytheon ve Lockheed Martin gibi savunma sanayi devleri için bulunmaz yatırım fırsatları sunuyor. Güney Kore’ye THAAD (Terminal High Altitude Area Defense-Yüksek İrtifa Son Safha Alan Hava Savunma Sistemi) yerleştirilme kararı alınması sadece Çin değil, Rusya’nın da tepkisini çekiyor. Güney Kore siyaseti de bu konuda bölünmüş durumda. Zira bu sistem, konuşlandırma gerçekleştiğinde Güney Kore’yi sadece Kuzey Kore’nin hedefi değil, aynı zamanda Çin ve Rusya’nın da hedefi yapıyor. Güney Kore savunması, her şeyi ile ABD’ye bağımlı bir ülke. Zira nükleer bir komşusu var. Bu ülke de aynı Japonya gibi bir savaş sonrası ABD tarafından kurtarılmış ve otoriter demokrasisi ile liberal ekonomisi ABD tarafından şekillendirilmiş. Donanması, Ordusu ve Hava Kuvvetlerinin Japonya gibi Amerikan kuvvetlerine gelecek bir savaşta entegrasyonu tam. Kuzey Kore’nin ABD’ye meydan okuması ABD güvenlik politikalarına büyük katkı sağlıyor. Çin’i ise çok zor duruma sokuyor. THAAD sisteminin Güney Kore’ye yerleştirilmesinin 1962 yılında Küba’ya Rus füzelerinin yerleştirilmesinden farkı yok. Bir yandan FON diğer yandan THAAD ile ABD Çin’i sıkıştırmaya devam ediyor. Kuzey Kore de bu sürece dolaylı katkı sağlıyor ve Çin’i zor duruma sokuyor. Yılda 5 trilyon dolar ticaretin geçtiği bu suların ısınmasının ABD ekonomisine ne kadar zarar vereceğini hesapladığını ümit edelim. Kuzey Kore bir çılgınlık yapar da Guam’a füze atar ve bunun sonucunda eğer ABD Kuzey Kore’ye cezalandırma operasyonu yaparsa  maddi hasar ile siyasi sonuç yaratmayacak insan kaybı yaşanır. Kuzey Kore’de Çin’e rağmen rejim değişikliği ya da işgal hayal edilemez.
                                   


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Tümamiral Necdet Uran’dan Koramiral Adnan Özbal’a


 

Tümamiral Necdet Uran’dan Koramiral Adnan Özbal’a
Geçtiğimiz hafta içinde 2017 yılı YAŞ kararları açıklandı. Bu YAŞ’ta Deniz Kuvvetleri için 1961 sonrası bir ilk yaşandı ve ilk kez mevcut kadroda, görev süresi kısıtlamasına tabi olmayan bir oramiral (Veysel Kösele) olmasına rağmen, bir koramiral (Adnan Özbal) Deniz Kuvvetleri Komutanı yapıldı.
60 yıl öncesine gidelim. Paris Deniz Ataşeliği görevinden yeni dönen Albay Necdet Uran 30 Ağustos 1957 tarihinde (1956 yılından geçerli olmak üzere) 46 yaşında Tuğamiralliğe terfi ettirilir ve Deniz Kuvvetleri Personel Başkanı yapılır. 7 Nisan 1958 tarihinde Personel Başkanlığında 7 ay görev yaptıktan sonra, aynı karargahta Harekat Başkanı olur. Bu görevde 5 ay kaldıktan sonra NATO’nun Malta’daki karargahında Türkiye Temsilcisi olarak görevlendirilir. 30 Ağustos 1959 tarihinde Tümamiral yapılır ve Harp Filosuna Komutan olarak atanır. Bu görevi sırasında 27 Mayıs 1960 müdahalesi gerçekleşir. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Fahri Korutürk emekli edilir ve Moskova Büyükelçisi olur. Yerine Yüksek Askeri Şura iyesi olan  Koramiral Zeki Özak getirilir. Özak, 19 Haziran 1961 tarihinde Milli Birlik Komitesinin kararı ile emekli edilir. Emekli olduğunda 11 yıılık amiraldi. Yerine Deniz Kuvvetleri Komutan Vekili unvanı ile atanan Tümamiral Necdet Uran, henüz 4 yıllık (kağıt üzerinde 5 yıllık) bir amiraldi. 2 hafta sonra Koramiralliğe terfi ettirildi. Cumhuriyet Donanması tarihinde 50 yaşında Kuvvet Komutanı olan en geç Amiraldi. Donanma Komutanlığı görevinde ya da herhangi bir ana ast komutanlığı görevinde bulunmamıştı. Bahriyede çok sevilen ve sayılan, kendisini çok iyi yetiştirmiş bir  deniz subayı ve amiraldi. Necdet Uran,  30 Haziran 1963 tarihinde Oramiralliğe terfi etti. 14 Haziran 1968 tarihinde fiilen 7 yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yaparak emekli oldu ve Vatikan Büyükelçiliğine atandı. Bu görevi esnasında 14 Şubat 1973 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonrası vefat etti. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı süresince sırasıyla Cemal Gürsel, İsmet İnönü, Suat Hayri Ürgüplü ve Süleyman Demirel hükümetleri ve Genelkurmay Başkanları Orgeneral Cevdet Sunay ve Orgeneral Cemal Tural ile çalıştı.
Üç Büyük Başarı. Deniz Kuvvetlerinde 27 Mayıs sonrası yaşanan büyük tasfiyeye ve yarattığı moral çöküntüye rağmen donanmayı kısa sürede toparladı ve sadece Türk deniz gücünün değil gelecekte Türkiye ve Kıbrıs’ın da kaderlerini değiştirecek üç karara imza attı. Birincisi Deniz Kuvvetleri bünyesinde amfibi, deniz piyade taburunu kurması; ikincisi önce TCG Koçhisar karakol gemisi ve daha sonra da TCG Berk refakat muhribinin Gölcük Tersanesinde azami milli olanaklarla inşa edilmesi kararlarını almış olması; üçüncüsü 46 yıl önce 1919 yılında kapatılan Donanma Cemiyetini, Başbakan Suat Hayri Ürgüplü ve Yardımcısı Süleyman Demirel’i de kurucu üyeler arasına alarak, 11 Mayıs 1965 günü İstanbul’da tekrar hayata geçirmesidir. Kara Kuvvetlerinin deniz piyade sınıfının kurulmasına karşı sergilediği büyük direnci Orgeneral Cemal Tural’ı ikna ederek kırmayı başarmış ve seçkin birliğin ilk tohumlarını ekmiştir. Donanma Cemiyeti sayesinde de Kıbrıs Barış Harekatına katılan hemen hemen tüm çıkarma gemileri Türkiye’de milli imkanlarla kısa sürede inşa edilebildi ve devletin jeopolitik kaderini değişitirecek kuvvet yapısına erişildi.  MİLGEM’in atası Berk ve Peyk refakat muhribi projeleri de benzer şekilde Amiral Necdet Uran sayesinde ete ve kemiğe büründü. Türkiye’nin ilk büyük çaplı savaş gemisi inşa projesi olarak, TCG Berk’in  12 Ocak 1967’de kızağa konan omurgası, 2011 yılında donanmaya katılan TCG Heybeliada (MİLGEM) korvetinin başlangıç sürecinin fitilini ateşledi. Kısacası Türk Deniz Gücüne olağanüstü katkıları olan bir amiralden bahsediyoruz. Göreve geldiğinde çok eleştiriler almıştı. ‘’Donanma Komutanlığı yok; Ana ast komutanlığı yok; Dört yıllık amiralden kuvvet komutanı mı olur?’’ Tüm eleştireler, yedi yıllık çok başarılı bir kuvvet komutanlığı döneminin katma değerleri altında yok olup gitti. Geride eserler bırakan seçkin amiralimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
Gelelim günümüze. Koramiral Adnan Özbal,   Cumhuriyet tarihimizin en zor döneminde Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu. Olağanüstü koşulların olağanüstü kararları olur. Güneyimizde bağımsız Kürdistan ve birleşik Kıbrıs tehdidi, içerde keskin kutuplaşma, dışardan psikolojik savaş dahil, açık tehditlerin NATO müttefiklerimiz tarafından açıkça dillendirildiği bir ortamda, jeopolitik kaderi ve refahı tamamen denizlere bağımlı ülkemizin Deniz Kuvvetleri, Koramiral Adnan Özbal’a emanet. 15 Temmuz 2016 hain FETÖ kalkışmasını en az yara ile atlatan, son bir yılda  donanmanın ateş ve manevra gücünün gerilemesine izin vermeyen Oramiral Bülent Bostanoğlu döneminde, Deniz Kuvvetleri FETÖ ile etkin mücadelede devletin diğer kurumlarına örnek oldu. Önümüzdeki dönemde Amiral Özbal ve amirallerini üç cepheli bir mücadele bekliyor. Öncelik sırasıyla yazarsak ilki içerdeki kripto FETÖ mensupları ile mücadele; İkincisi donanmanın harbe hazırlık seviyesini her zaman yüksek tutarak Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’deki hayati çıkarlarımızı korumaya devam etmek. Üçüncüsü de başta LHD (Doklu Helikopter Gemisi) ve Havadan Bağımsız Tahrikli Denizaltı projeleri olmak üzere, Deniz Kuvvetleri modernizasyon projelerini tamamlamak ve gelecek on yılların kuvvet yapısını ulusal deniz savunma yetenek artışıyla hazırlamak. Bu ağırlık merkezlerine  bahriye örf ve adetlerine bağlı, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Donanmasının değerlerine sadık, nitelikli, kişilikli deniz subay ve astsubayları yetiştirmeyi de eklemeliyiz.
Liyakat ve Devlete Sadakat. 2017 Şurası liyakat ve devlete sadakati öne çıkarmıştır. Bu yönü ile deniz tarihimizde önemli bir  dönüm noktasıdır. Özbal’ın gerek liyakatı gerekse liderliği ile bu zor dönemi başarı ile yöneteceğine inanıyorum. Ona ve amirallerine Necdet Uran döneminin bizlere miras kalan katma katma değerlerini hatırlatır, bu fırtınalı dönemde başarılar dilerim.


3 Ağustos 2017 Perşembe

Büyük Güçlerin Yükseliş ve İnişleri
Geçtiğimiz bir ay ve özellikle son hafta içinde küresel satranç tahtasında önemli hamleler oynandı. Şüphesiz en önemli olanlarından birisi dünya tarihinde ilk kez Çin savaş gemilerinin Baltık Denizinde varlık göstermeleri ve Rus Donanması ile ortak deniz tatbikatına katılmalarıydı. Tatbikatın tarihleri (24-25 Temmuz 2017) ABD tarihinde gelmiş geçmiş en yetenekli uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford’un Başkan Trump’ın huzurunda ve önde gelen Neocon siyasetçilerden Donald Rumsfeld ve Dick Ceheney’in de protokolde en ön sırada yer aldığı bir tören ile hizmete girdiği tarihe (24 Temmuz 2017) denk gelmişti. Bu bilinçli bir seçim mi, yoksa talihin bir cilvesi mi ? bilemeyiz.
Sona eren ABD liderliği.  Bu olayların yaşandığı haftadan 3 hafta önce de Amerikan Kara Harp Akademisi Stratejik Çalışmalar Enstitüsü, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Savunma Bakanlığı desteğinde bedava dağıtılmak üzere yeni bir kitap yayınladı. ‘’Kendi Tehlikemize Göre: Tek liderlik Sonrası Dünya Düzeninde Savunma Bakanlığı Risk Değerlendirmesi ‘’ adını taşıyan bu kitap, ABD yönetimine dünya liderliğinde tekrar söz sahibi olması için tehdit odaklı değil, hedef odaklı bir yaklaşım öneriyor.  Önümüzdeki 10 yılda yaşanacağı öngörülen ve ABD için tehdit olduğu belirtilen 23 farklı gelişme için 8 farklı müdahale yönteminin  önerildiği raporda, Türkiye'de bir “iç savaş”ın yaşanması ve  bu durumun askeri bir müdahale ile kontrol altına alınacağı ileri sürülüyor.
Türkiye Düşman mı? Tabi sormamız gerekir, ABD’li asker ve akademisyenlere  bir NATO üyesi ve egemen bir ülke hakkında bu denli tehditkar senaryo kurma hakkını kim veriyor? Dikkat edilmesi gereken husus, bu raporun bağımsız bir think-tank tarafından değil, devletin savunma bakanlığına bağlı, karacı kurmay subayların yetiştirildiği akademi tarafından yayınlanıyor olmasıdır. Türkiye’yi neredeyse düşman kategorisinde inceleyen bu kitap, ABD’nin 15 Temmuz sonrası oluşan konjonktürün, kendi çıkarları açısından küresel jeopolitikte yarattığı geri dönülmez  rahatsızlığın kaba bir şekilde dışa vurumunu oluşturuyor.  Hükümete 6 alanda öneri götüren raporda dikkat çeken husus, altı alanın da ancak güçlü bir donanma ile desteklenebileceği gerçeğidir.
Güç Donanma ile Korunur. ABD Donanması okyanuslarda geri ya da yetersiz kalırsa bu hedeflerin gerçekleşmesi olası değildir. İşte Çin ve Rus Donanmalarının Baltık Denizinde yaptığı varlık gösterme harekatına ve USS Gerald R. Ford’un hizmete girme töreninde ABD Başkanının konuşmasına bu perspektiften bakmak gerekir. Trump konuşmasında, geminin hizmete girişinin dünyaya yüz bin tonluk bir mesaj olduğunu vurguladı. Yani Amerikan sanayinin gücünü öne çıkardı. Ancak durum pek de iç açıcı değil. Ciddi bütçe sorunları var. Donanma her geçen gün büyüyen Rus ve Çin deniz varlığı karşısında soğuk savaş sonrası dönemde yaşanan ‘’belle epoque’’ dönemini hayal bile edemiyor. Sadece karada değil artık denizde de silah yayılması o denli büyüdü ki, ABD stratejistlerinin küresel müşterekler (Global Commons) adını verdiği  okyanus ve denizlerde Amerikan ateşgücü kısıtlanmış durumda.
Güç boşluk tanımaz. Doldurulur. 2003 yılında ABD’de katıldığım üst düzey bir toplantıda Amerikalı havacı bir Albay, görüşmelerimiz sırasında kullandığım ‘’süper güç’’ tanımlamasını düzeltmiş ‘’Biz artık süper güç değil, hiper (hyper) gücüz ‘’demişti. 14 yıl içinde yaşananlar ABD’yi bırakalım süper güç olmayı,  Harp Akademisi raporuna ‘’post primacy’’ başlığını  attıracak duruma getirdi. Hiper güç tanımını yapan Albay o gün, 14 yıl sonra Baltık Denizinde yani NATO’nun 6 üyesi tarafından çevrelenmiş bir deniz alanında Rus Çin tatbikatı yapılacağını tahmin edebilir miydi ?
ABD ve Akil Liderlik. Post Primacy Raporunun 3 kritik alanda tespit ettiği ABD zafiyetlerinin ilk sırasında sadece yakın dönem tehdit ve risklere odaklanma gösteriliyor. Bu durum ABD’nin soğuk savaş sonrası yaşadığı tüm başarısızlıkların temelini oluşturuyor. Amerikan pragmatizmi olarak pazarlanan yaklaşım, ABD’yi kısa dönem çıkarlara erişmek için cam dükkanına giren fil durumuna sokuyor. Bu da çok genç bir ulus devlet olmasından kaynaklanıyor. Akıl ve tecrübe ile davranmıyor. Neoliberal kapitalizmin çöküşe geçtiği bir dönemde üst üste hatalar yapıyor. Raporda Türkiye’de iç savaş borazancılığı yapmak bile ABD’nin gelecek planlaması yapamadığının tipik bir örneği. Türkiye’yi ‘’Bon pour L’Orient’’ görme hastalığının terminal safhasını yaşıyorlar. Bu ülkenin imparatorluk geçmişi ile  Mustafa Kemal Atatürk’ün  kurtuluş ve kuruluş geleneğini devam ettiren yegane varlık olduğunu neden düşünemiyorlar? Biraz tarih inceleseler! Türklerin tarihte bir başka ulus tarafından kurtarılmış olmadığını;  Ne Fransa, ne İtalya ne Japonya ne de Güney Kore’ye benzemediğini göremiyorlar mı?
(Menfur bir terör saldırısı ile 29 Temmuz 1992 tarihinde aramızdan ayrılan Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral Kemal Kayacan’ı tazimle anıyor, başta Kıbrıs Barış Harekatındaki hayati rolü ve katkısı olmak üzere Türkiye Cumhuriyetine sağladığı katma değerlerin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.)













24 Temmuz 2017 Pazartesi

Çin Savaş Gemilerinin Türkiye Ziyareti

Çin Savaş Gemilerinin Türkiye Ziyareti
Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler her alanda gelişiyor. Geçen hafta başında Çin Donanmasına ait görev grubu, İstanbul liman ziyaretinde bulundu ve İstanbul’un en prestijli bağlama yerinde Sarayburnu’nda ağırlandı. Deniz Kuvvetlerimiz savaş gemilerini ve personelini Türk misafirperverliğine yakışan şeklide en üst düzeyde ağırladı. Çin Deniz Kuvvetleri’nin 68’inci kuruluş yılı münasebetiyle başlatılan 20 ülkelik 6 ay süreli dünya turu kapsamında filonun İstanbul’a gelişi donanma diplomasisi açısından önemli bir olay. Changchun muhribi ile Jingzhou DSH Firkateyni ve Chaohu isimli lojistik destek gemisinden oluşan filo, tarihimizde Çin Donanmasının Türk limanlarını ziyaret eden dördüncü ziyaretini gerçekleştirdi. Filo, İstanbul’dan sonra Pire/Atina’ya intikal edecek. Çin’in Bir-Kuşak Bir Yol (OBOR) girişiminde önemli yeri olan Pire limanından önce görev grubunun, İstanbul Liman ziyaretini gerçekleştirmesi Türkiye’ye nazik bir mesaj olarak algılanmalı.
 Özenle Yürütülen Donanma Diplomasisi Donanma diplomasisi ülkeler arasındaki ilişkilerin durumunun en önemli göstergelerinden birisidir. Devlet toprağını temsil eden ve diplomatik dokunulmazlığı olan savaş gemileri, dış politika ve güvenlik politikalarının barış zamanı en iyi uygulayıcılarıdır. Bir ülkenin diğer bir ülkeye iyi niyet ve dostluk işareti olarak, liman ziyareti maksadıyla savaş gemisi gönderme kararı çok boyutlu değerlendirmelerle alınır. Savunma Bakanlığı tek başına karar vermez. Dışişleri Bakanlığı son sözü söyler. Türk-Çin diplomatik ilişkileri 1971 yılında başladı. İki taraf 2000 yılına kadar birbirine savaş gemisi ziyaretinde bulunmadı. İlk adım Türkiye’den geldi. 2009 yılında FETÖ tarafından intihara sürüklenen Merhum Deniz Kurmay Albay Berk Erden kumandasındaki TCG Turgutreis firkateyni 12 Haziran 2000 tarihinde çok sıcak bir karşılama töreni ile Şanghay limanına girerek Çin’i ziyaret eden ilk Türk savaş gemisi oldu. Bu ziyaretin 18 Nisan 2000 tarihinde Türkiye’ye resmi ziyarette bulunan Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Jiang Zemin’in Türkiye ziyaretinden sonra gerçekleşmesi çok anlamlıydı. Gemi Çin karasularından itibaren Jiangwei sınıfı 542 bordo numaralı Tongling isimli firkateyn tarafından karşılandı ve refakate alındı Tongling, telsizden Gemi Komutanına ve personele hoş geldiniz dileklerini iletti. Ayrıca ana direğine her iki yandan WTC sancaklarını toka etmişti. (Welcome to China- Çin’e Hoş Geldiniz). Bu tarihi ziyarette Turgutreis firkateynimiz Şanghay’da şehir merkezine en yakın iskeleye alınmıştı. Geçmişte ziyarete gelen Amerikan ve İngiliz savaş gemilerine şehre uzak alanlarda bağlama iskelesi tahsis edilirken, gemiye şehrin en güzel rıhtımı Yangzijang rıhtımında  yer verilmesi, Çin’in Türk dostluğuna verdiği önemin somut bir göstergesi olmuştu. Çin Deniz Kuvvetleri TCG Turgutreis’i kendi gemileri gibi bağrına basmış, iki gün içinde  çok yoğun bir sosyal faaliyet programı uygulanmıştı. Geminin tarihi ziyareti nedeniyle Çin Deniz Kuvvetleri ilk gün zarfı ve pul bastırdı. Kaldıkları iki günde TCG Turgutreis’i üç bin kişi gezdi. (Bu köşede gemi komutanı Berk Erden’i rahmetle anıyor, aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyorum.)
Tarihimizde bir ilk. Çin Halk Cumhuriyeti bu ziyarete 2002 yılında karşılık verdi. 20 Haziran 2002 sabahı Cumhuriyet Donanması ve Türklerin tarihinde bir ilk yaşandı. Çin Halk Cumhuriyetine ait Qingdao isimli muhrip ile Taicang isimli tanker, Aksaz Deniz Üssüne liman ziyaretinde bulundu. Her iki gemide Çin Deniz Kuvvetlerine mensup beş Amiralden oluşan bir heyet vardı. Ayrıca büyük çapta bir Donanma Bandosu da gemiler ile geldi. Ziyaret 23 Haziran’a kadar devam etti. Taicang tankeri 23 Haziran–30 Haziran arasında ayrıca Bozcaada liman ziyareti yaptı.  Türkiye’nin ikinci Çin ziyareti, TCG Gemlik firkateynimiz tarafından Şanghay limanına 1–4 Ağustos 2011 tarihleri arasında yapılan ziyaretle gerçekleşti. Bu ziyaret  Türk-Çin diplomatik ilişkilerinin başlangıcının 40. yılına denk getirildi. Çin savaş gemilerinin ikinci Türkiye ziyareti, 2012 yılının Ağustos ayında gerçekleşti. Qingdao firkateyni ve Weishanhu isimli lojistik destek gemisi (tanker) İstanbul ziyaretinde bulundular. Bu ziyareti 2015 yılı Mayıs ayındaki karşılıklı ziyaretler izledi.  TCG Gediz firkateynimiz Qingdao limanını ziyaret ederken, Çin’e ait Weishanhu tankeri ile Linyi ve Weifang isimli firkateynler de İstanbul ziyaretinde bulundular. Bu gemiler daha sonra Akdeniz’de Ruslarla beraber Akdeniz tarihinde bir ilki gerçekleştirdi ve ‘Müşterek Deniz 2015’ isimli birleşik deniz tatbikatını icra etti.
Küresel Barışa ve İstikrara Katkı. Çin gemilerini Akdeniz’de görmek küresel barış ve istikrar için ümit verici. Diğer yandan geçen hafta başında 3 gemilik bir diğer görev grubu Rus Baltık filosu ile tatbikat yapmak ve liman ziyaretlerinde bulunmak üzere Baltık Denizinde seyir halindeydi.  Çin ve Rus filoları 21 ve 28 Temmuz 2017 tarihleri arasında Baltık Denizine 21 geminin katılımı ile Deniz Etkileşim-Maritime Interaction-2017,  isimli bir deniz tatbikatı  icra edecek. Baltık Denizi’nde ilk ortak tatbikat 2012 yılında icra edilmişti. Rusya’ya karşı Kuzey Avrupa NATO ülkeleri ile İsveç ve Finlandiya gibi NATO üyesi olmayan ülkelerde sergilenen tırmandırıcı ve kışkırtıcı askeri gelişmelerin yaşandığı; Çin’e karşı Japonya Öz Savunma Kuvvetlerinin savunmaya yönelik anayasal kısıtlamalarının kaldırılarak Amerikan kuvvetleri ile küresel çapta saldırgan rollerde işbirliği yolunun açıldığı ve Güney Çin Denizinde yeni kışkırtmaların yaşandığı  bir konjonktürde gerek Baltık Denizindeki Rus-Çin Tatbikatı, gerekse 6 ay sürecek Çin Deniz Görev Gurubunun dünya turu  yeni bir dönemin önemli mesajlarını oluşturuyor. Asya güçleri Avrupa Atlantik yapının ön bahçelerine giriyor. Bu gelişme neo -liberalizmin güdümündeki Atlantik sistemin kan gölüne çevirdiği başta Suriye olmak üzere, küresel  trajedilerde frenleyici rol oynayacaktır.
(Anadolu’nun ayrılmaz parçası Kıbrıs’ımızın jeopolitik kaderinin yazıldığı 20 Temmuz 1974 Barış Harekatının 43. yıldönümünde aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi şükran ve vefa ile anıyorum.)


19 Temmuz 2017 Çarşamba

Cumhuriyet Donanması ve Uçak Gemisi İhtiyacı


 

Cumhuriyet Donanması ve Uçak Gemisi İhtiyacı
Üzerinde insanlı ya da insanız sabit kanatlı ya da döner kanatlı taktik hava vasıtası taşıyan ve bu yeteneği gerek ateş gücü ve gerekse keşif, gözetleme ve karakol maksatları ile deniz harekatının tüm şekillerinde kullanmaya muktedir savaş gemisi, uçak gemisidir. Çok çeşitleri vardır. Bu platformlar yelpazesinde en uç örneği Amerikan Donanmasının Nimitz sınıfı uçak gemisi temsil eder. 100 bin tonluk üzerinde 75 savaş av bombardıman uçağı taşıyan, 5000 kişi ile işleyen  15 milyar dolarlık nükleer bir platformdur. Günlük iletim maliyeti 2 milyon dolardır. 11 gemilik bu güç ABD’ye son 70 yıldır küresel hegemonya olmanın yolunu açmıştır. Atlantik sistem istediği yer ve zamanda seçtiği kurbanlarına bu gemiler sayesinde saldırmaktadır. Güç intikalinin en uç örneğidir. Uçakların iniş ve kalkışı 350 metrelik düz bir güverte üzerinde yapılır. Bu nedenle Amerikalılar uçak gemilerine ‘’flat top - üstü düz’’ derler. Yelpazenin en alt ucunda ise üzerinde taşıdığı uçakların kalkış ve inişini düz güverteden katapultla/yakalama kancası (tail hook) gibi zor sistemler yerine dikine iniş kalkış /VSTOL) ya da ski jump denen eğimli güverteden kaldıran ve inişte de dikine inen  uçaklarla gerçekleştiren gemiler vardır. Örneğin Türkiye’nin İspanyol lisansı ile inşasına devam ettiği TCG Anadolu, ‘’Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi ya da Havuzlu Helikopter Gemisi- LHD’’ sınıfında olduğu halde bir nevi uçak gemisidir. 28 bin tonluk 232 metre uzunluğundaki bu gemi, 6 adet dikine inen ve kalkan F-35B, 4 adet Atak Helikopteri, 8 adet Orta Yük Nakliye Helikopteri, 2 adet Seahawk Genel Maksat Helikopteri ve 2 adet İnsansız Hava Aracı taşıyabilecektir. Yani Türkiye yakın gelecekte zaten bir nevi uçak gemisine sahip olacaktır. Dünyada 193 ülkenin sadece 70’inin donanması var. 13 devletin de uçak gemisi ya da LHA/LHD’si var. (ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa, Hindistan, İspanya, İtalya, Tayland, Brezilya, Japonya, Avustralya, Güney Kore)
Neden Uçak Gemisi Türkiye için İhtiyaç? Baştan şu tespiti yapalım. Eğer deniz coğrafyasında yaşıyorsanız; ekonominiz ulaştırma ortamı olarak denize bağımlı olarak büyüyorsa; nüfusunuz 90 milyon bandına yaklaşıyorsa; Milli geliriniz 800 milyar doları aşıyorsa; jeopolitik bir çekim merkeziyseniz canlı bir organizmanın büyümesi gibi yeni hedef ve yeteneklere odaklanırsınız. Bu yöneliş doğaldır. Hele kendi dilinizi konuşan insanlar devletin desteğinde dünyanın her yerine dağılmış ve uzak diyarlarda yatırım ve iş yapıyorlarsa; akraba ve soydaş topluluklarınız kriz ve savaş anlarında Ankara’yı arıyorsa devletin gücünün bir şekilde uzak alanlara iletilmesi ihtiyacı ortaya  çıkar. Bu siyaset üstü bir yöneliştir. Öyle de olmalıdır. Cumhuriyet Donanmasının uçak gemisine sahip olma hedefi İspanya ve İtalya örneklerinde olduğu gibi soğuk savaş sonrası kuvvet planlamasına alındı. Deniz Kuvvetleri bu hedefi baltalamak isteyecek dış ve iç baskı gruplarına karşı uçak gemisi adını kullanmadı ve komuta kontrol gemisi adıyla bu gemiye sahip olma  hedefini her zaman canlı tutuldu. Zaman içinde proje, helikopter taşıyan LPD tipi bir gemiye ve daha sonra F 35 projesinde dikine kalkış ve iniş yapabilen uçak modelinin (F 35 B) mevcudiyeti nedeni ile LHD’ye dönüştü. Bu tip bir gemiye ihtiyaç, Yugoslavya parçalanıp, Bosna’da onbinlerce soydaşımız katledilirken İstanbul’dan  kuş uçuşu 600 deniz mili uzaklıktaki Adriyatik’te  bırakalım askeri müdahaleyi, soydaşlarımız ve akrabalarımız için bir tahliye operasyonu bile yapamadığımız zaman ortaya çıktı. Benzer durum 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde yaşandı. Yabancı donanmalar afet sonrası, tahliye ve insani yardım için ülkemize sıra sıra LHD ve LPD’lerini gönderirken biz seyrettik. 1963 kanlı Noel’inde Kıbrıs’ta büyük bir katliam yaşanmıştı. O dönem değil 600 mil, 75 mil öteye gidecek tek çıkarma gemimiz bile yoktu. Rumlar Türkleri katlederken, Deniz Kuvvetleri çaresiz şekilde adaya nasıl güç intikal ettireceğini tartışıyordu. 1974 yılına kadar 10 yıl beklediler. Türkiye’nin periferisi yalnızca kendi toprakları ve sınırları değil. Gitgide küçülen dünyada Türk vatandaşlarının gitmediği ülke kalmadı. Oluşabilecek herhangi bir kriz durumunda insanlarımızın kurtarılması, tahliyesi geminin önemini ortaya koyuyor. Geçmiş dönemlerde bunun zorluğunu Arnavutluk, Lübnan ve Libya’dan vatandaşlarımızı tahliye ederken yaşadık. Mesela Arnavutluk’tan vatandaşlarımızı firkateynle kurtarmak zorunda kaldık. Bu gibi sebeplerden dolayı yapılacak geminin barış zamanı yapacağı katkı savaş zamanı yapacağı katkıdan çok daha fazla olacaktır.  
Geleceğin Omurgası. Bu gemi ve gelecekte tedarik edilmesi gereken ikinci gemi, Türk Deniz Kuvvetlerinin 21’nci yüzyıldaki gelişiminin omurgasını oluşturacaktır. 21‘nci yüzyılda Türkiye bu coğrafyada tutunabilmek istiyorsa kesinlikle güçlü ve caydırıcı bir donanmaya sahip olmalıdır. Bu kapsamda geminin Atlantik ve Hint Okyanuslarında yani Anadolu yarımadasının periferisinde kullanılacak olmasının hedeflenmesi son derece doğrudur. 2009 yılı öncesinde TBMM’deki milletvekillerimiz dahil, kaç kişi bugün olduğu gibi  Türk Donanmasının Hint Okyanusunda sürekli fırkateyn dolaştıracağını tahmin ederdi? Bugün kaç kişi,  Ortadoğu, Balkanlar, Asya ve Afrika’da yaşayan Türklerin ya da Türk işçilerin gelecekteki  bir krizde muharip tahliye harekatı ile tahliye edilmesi gerekebileceğini hayal ediyor? (Geçmişte yaşananlar muharip olmayan tahliyelerdi.) Ya da beklenen İstanbul depreminde veya 43 milyon vatandaşımızın yaşadığı 28 sahil ilimizden birinde meydana gelebilecek doğal afetlerde triaj kontrolü ile aynı anda 3000 kişiye acil hastane işlevi görebilecek ve çok sayıda iş makinesini deniz üzerinden her tip küçük deniz aracıyla birlikte sahile intikal ettirebilecek bu geminin faydalarını düşünebiliyor?
Denizcileşmenin Omurgası. Bu gemi, tüm dünya 21’nci yüzyılda denizlere yönelirken Türkiye’nin bu yönelişteki yerini belirleyecek en önemli araçlarından birisi olacaktır. Türkler kürekten yelkene 100 yıl geç geçti. 19 ve 20 nci yüzyıllarda sanayi devrimini ıskaladı. Türklerin denizlere ve okyanuslara erişimini dolayısıyla deniz uygarlığına erişimini engelleyecek emperyalist tuzaklara düşmememiz gerekir. Parlamentoda temsil edilip, denizcileşmeyi hükümet programına koyan tek bir siyasi partimizin olmamasına rağmen, 21’nci yüzyılda mutlaka denizcileşmeliyiz. Bu ülkü, Anadolu’da tutunabilmenin gereğidir. Osmanlı bu gerçeği cehaleti nedeniyle göremediğinden yok oldu. Denizcileşmenin lokomotifi de dünya tarihinde de yaşandığı üzere donanmalardır. Denizcileşmenin lokomotifi durdurulmamalıdır. Uçak gemisi hedefi lokomotifin ta kendisidir.

(15 Temmuz 2016 Hain FETÖ Kalkışması sırasında hayatını kaybeden sivil yurttaşlarımızla, TSK ve Emniyet mensuplarına Allahtan rahmet diliyor, hatıraları önünde saygı ile eğiliyorum.)

14 Temmuz 2017 Cuma

Yunanistan Ateşle Oynuyor


 




Yunanistan Ateşle Oynuyor
Denizcilik ve Kabotaj Bayramından tam 2 gün sonra, 3 Temmuz 2017 sabah 1100 sularında Deniz Kuvvetlerinin en büyük Tersanesi olan Pendik’teki İstanbul Tersanesinde dördüncü Milli Gemi (MİLGEM) korveti TCG Kınalıada denize indiriliyor, MİLGEM’in daha gelişmiş modeli İstanbul sınıfı 3000 tonluk firkateynlerin ilki kızağa konuluyordu. Çok değil 20 yıl önce hayal bile edilemeyecek bir tablodan bahsediyoruz.
3 Temmuz 2017’de Güney Ege’de Yaşananlar. Aynı gün öğleden sonra İskenderun Limanı'ndan İzmir Limanı'na doğru seyreden Türk bayraklı ACT isimli ticaret gemisine Yunan sahil koruma botu tarafından ateş açıldı. Gemi, güvertesinde 16 mermi isabeti aldı. İskenderun’dan aldığı yükü İzmit’e götüren, yani kabotaj yükü taşıyan ve kabotaj seyri yapan gemi hakkında uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı ihbarı gelmiş ve geminin Rodos limanına  ilerlemesi telsizden emredilmişti. Gemi bu emre uymayınca ateş açılarak durmaya zorlanmıştı. Ancak gemi kaptanı Türk karasularına geçerek Türk Sahil Güvenliğinden yardım istemiş ve Marmaris’te demirletilmişti. Geminin ana güvertesine ateş açılması  suç ihbarı ne olursa olsun ciddi bir hukuk ihlali ve orantısız güç kullanımıdır. Eğer olayın siyasi amaçlı  başka nedenleri yoksa tam bir skandaldır. 

Yunan Sahil Güvenlik Komutanlığının Zafiyetleri. Bu olayın hem deniz hukuku hem de denizde silahlı çatışma hukuku yönünden incelenmesi Yunan Sahil Güvenliğinin kanun uygulama yetkisi verdiği gemi komutanlarının cehaletini ve aşırı güç kullanmaya olan meyillerini ortaya koymaktadır. Diğer yandan son 5 yıldır Ege’de yasadışı göçe bulaşan gemilere ve kaçaklara karşı uyguladıkları insanlık onuru ve insafla bağdaşmayacak yöntemleri göz önüne alırsak, aslında dur ihtarına uğramayan Türk gemisine ateş açmalarını yadırgamamak gerekir. Yunan sahil güvenliğinin sicilinde denizde kurtardıkları kazazede kaçakları tekrar denize bırakmak gibi  yöntemler olduğunu biliyoruz. Ancak burada durum farklı. Ateş açma olayının ciddi siyasi ve hukuki sonuçları vardır. Türk Yunan ilişkileri açısından çok önemli bir kırılma yaratacak bir olaydan bahsediyoruz. Önce hukuki yönüne bakalım.

Ticaret Gemilerine Ateş Açılır mı? Uluslararası hukuka göre, köle ticareti, devletsiz gemiler, kanunsuz radyo yayımı, uyuşturucu trafiği, yasadışı göç, kitle imha silahlarının yayılması, terörizm  gibi suçlara bulaşmış gemilere kıyı devletinin karasularında bayrak devletinden izin almadan çıkma yapılabilir. Açık deniz alanlarında yani karasuları dışında çıkma yapmak için bayrak devletinden izin almak gerekir. Bu izin dışında gemi kaptanının da izni gerekir. Gerek açık denizde gerekse karasuları ya da iç sularda gemi kaptanı izin vermediği, ısrarlı ikazlara ve dur emrine uymadığı hallerde önce  geminin üzerine ya da baş tarafına doğru ikaz atışı (warning shot) yapılır. Bu yetmez ise geminin hareketten sakıt kalmasına neden olacak şekilde dümen sistemine ya da makine sistemine zarar verecek şekilde kontrollü atış (disabling shot) yapılabilir. Karşı koyan gemiden karşı ateş açılmadığı sürece nefsi müdafaa dışında güverteye nişan alınarak, yani öldürmeye ya da yaralamaya yönelik ateş açılmaz. Yunan sahil güvenlik gemisi ana güverteye ateş açmıştır. Kısaca orantısız ve aşırı güç kullanımı söz konusudur. Yunanistan karasularında kıyı devletine sağlanan ‘’kanun uygulama’’ yetkisini ilkel bir devlet gibi kötüye kullanmıştır. Yapması gereken, hakkında ihbar alınan bu gemiyi derhal Türk Sahil Güvenliğini arayarak rapor etmesiydi. Zaten Otomatik Bilgi Sisteminden (AIS) gideceği limanın İzmit olduğunu görüldüğünde, geminin kabotaj seferinde olduğunu anlayıp Marmaris’teki Sahil Güvenlik Komutanlığı ile aldığı bilgiyi paylaşması gerekirdi. Zira geminin Yunan karasularından eninde sonunda çıkarak önce açık deniz alanına ve daha sonra Türk Karasularına geçeceği bellidir. Bunu yapmamıştır. İşbirliği ve bilgi paylaşımı yerine ateş açmayı tercih etmiştir.
Olayın Siyasi Yönü. Bilindiği üzere, Türkiye Ege’de Yunan karasularının 12 mile çıkmasını savaş nedeni sayıyor. 1995 yılında alınan bu kararı Yunan tarafı barbarlık olarak eleştiriyor. Ege’de 12 mile çıkan Yunan karasuları açık deniz alanlarını gasp ederek Türkiye’ye kabotaj hakkı için bile alan bırakmıyor. Yunanistan küstahlığı, bugünün 6 mil karasuyu genişliği şartlarında bile fütursuzca devam ederken, bir de 12 mil karasuyu döneminin sonuçlarını hayal edelim. ‘’İhbar aldık. Karasularımızda seyrediyordu. Biz de dur dedik. Durmayınca ateş açtık.’’ Bu kadar basit bir gerekçeye sarılacaklarının işareti 3 Temmuz 2017 tarihinde alındı. Ege’de bazı seçilmiş alanlarda 6 mil üzeri (8 ve 10 mil) karasuyu genişletme seçeneğine bile ne kadar karşı çıktığımızı sanırım Dışişlerindeki bazı bürokratlarımız şimdi daha iyi anlamışlardır. Diğer yandan Hükümet, denizde yaşanan her olayın ulusal egemenliğimize  ve deniz haklarımıza doğrudan bir saldırı olduğunu değerlendirerek, gereken en sert cevabı Yunanistan Hükümetine vermelidir. Madem ki Yunan tarafı kendi inisiyatifi ile Türk Sahil Güvenlik Komutanlığı ile kolayca çözebileceği bir sorunu skandal bir krize dönüştürmüştür, Türk Hükümetinin mütekabiliyet hakkı doğmuştur.
Tavsiyeler. Yunanistan daima dostluk içinde yaşamayı arzu ettiğimiz bir komşumuzdur. Ortak pek çok özelliğimiz, akraba kadar yakın dostluklarımız vardır. Ancak 21’nci yüzyılda AB’nin paryası durumuna düşen, sanayisi olmayan bu ülkenin siyasi hırsı yeteneklerinin önündedir. Hırsını kontrol etmelidir. Türk bayrağı taşıyan 12 mil süratle intikal eden bir ticaret gemisine durmuyor diye ön bahçemizde, Marmaris açıklarında ateş açılması rasyonel bir davranış değildir. ‘’Ege benimdir’’ kabadayılığının dışa vurumudur. Ancak zaman da değişti, zamanın ruhu da. Yunanistan geçmişten ders alsın ve batının kışkırtmalarına kapılmasın. AB ve ABD güvencesi ile yeni denemelere girmesin. 21’inci yüzyılda Anadolu yarımadasının 1915’lerin Osmanlısı olmadığını bilmesi  gerekir. Kıbrıslı Rumların 1963 den 1974 yılına kadar adadaki Türkleri katlederken Adaya gelemeyen Türk savaş gemileri için ‘’Bekledim de gelmedin’’ şarkısını her gün Rum radyolarında çaldığını hatırlıyoruz. 20 Temmuz 1974 sabahı Türklerin  ‘’Bir gece ansızın gelebilirim’’ şarkısını çalarak Girne sahillerine kapak attığını, bu yazının girişi ile uyum içinde  hatırlatmak isteriz. (DULCE BELLUM INEXPERTIS)