18 Ocak 2018 Perşembe

Kanal İstanbul, Batı İstanbul Adası ve Jeopolitik Riskler




Kanal İstanbul, Batı İstanbul Adası ve Jeopolitik Riskler
Kanal İstanbul Projesi iktidar partisi tarafından ‘’Çılgın Proje‘’ olarak nitelendirilmiş ve 2013 yılının Nisan ayında proje için Yüksek Planlama Kurulu kararı çıkmıştı. İktidar tarafından yapılan son açıklamalar ile 2018’in ilk haftalarında projenin başlaması için son aşamaya gelindiği anlaşılıyor. Fiziki coğrafyamızı değiştiren proje ile Batı İstanbul artık ada oluyor. Trakya ile doğrudan karasal irtibat kesiliyor. Batı İstanbul Adası tarif edilirken ‘’Asya ile Avrupa kıtaları arasındaki ada ‘’ olarak tarif edilecek. SABAH gazetesinin açıklamalarına göre Kanal İstanbul'un güzergahı 5 alternatif arasından seçilerek resmileşti. Bu habere göre 45,2 km.lik güzergah Küçükçekmece Gölü kıstağından  başlayıp, Altınşehir ve Şahintepe’den geçerek, Sazlıdere Baraj Havzasını takip edecek ve Terkos Gölü'nün doğusunda Karadeniz'le buluşacak. Ayrıca çıkan hafriyat kullanılarak Marmara Denizinde her biri Burgaz Ada yüzölçümünde 3 suni adacık ile Karadeniz Trakya’sında de kıyı dolgusu inşa edilecek. 65 milyar dolarlık proje, kanal dışında Marmara ve Karadeniz'e konteyner limanı inşasını da öngörüyor.  Batı İstanbul Adası basından öğrendiğimiz bilgilere göre Trakya ile 6 köprü ile bağlantılı olacak. Ayrıca vahşi hayvanların geçmesi için de 6 köprü yapılacakmış.
Batı İstanbul Adasının Riskli Jeopolitiği. Kanal İstanbul beş yıl sonra tamamlandığında Türkiye yepyeni bir jeopolitik gerçeklik ile kaşı karşıya kalacak. Önce demografik yapıya bakalım. Batı İstanbul adası 1600 km kare alan, 8 milyon nüfus yani kilometrekareye 5000 kişi ile  yepyeni savunma ve güvenlik paradigmasını gerektiriyor. Öncelikle belirtelim Batı İstanbul Adası Avrupa’nın en kalabalık; dünyanın da en yoğun nüfusa sahip adalarından birisi olacaktır. Ada devleti olan Singapur’da km kareye 4500 kişi düştüğünü hatırlatırsak, Batı İstanbul Adası’nın Singapur’u; ya da km kareye 2500 kişinin düştüğü Çin’e ait Macao adasını geçeceğini söyleyebiliriz. Batı İstanbul Adası, Avrupa kıtasına 6 köprü ile bağlanırken, Asya’ya halen mevcut üç köprü ve iki tünel ile bağlı olacak. Bu denli yoğun nüfusun ihtiyaç duyduğu ulaşım, gıda, her nevi tüketim malı giriş çıkışı ile insan hayatını  ilgilendiren her türlü hareket ana arterler olarak bu köprü ve tünelleri kullanacak. Eğer kanal üzeri bağlantı hatları kesilirse  adada yaşayan 8 milyon nüfusun Trakya kara coğrafyasına erişimi mümkün olamayacak. Aradaki 150 metre genişlik ve 25 metre derinlikteki dev su kanalı bu geçişi engelleyecek. (Askeri strateji açısından yaratılan kısıtlamalar ayrı bir yazı konusu olur.)
Deprem Senaryosu. Ada için en yakın tehlike ve doğrudan ulusal güveliğe etkileri olan ‘’deprem’’ ve afetler düzleminde konuya yaklaşalım. Genişliği 150 metre ve yüksekliği 25 metre olan içi su, etrafı beton dolu bir hacmin,  beklenen büyük Marmara depreminde deniz dibinde fay kırılmasıyla oluşacak enerjiden ne şekilde etkileneceği; bölgede yaratılan jeolojik değişikliğin bu kanal ve civarında oluşturulacak yerleşim birimleri üzerindeki olası etkisini biliyor muyuz? Modellemesini bilim insanlarımız yaptılar mı? Bu kapsamda deprem sonrası oluşacak tsunami ve deniz yükselmesinin etkileri veya kanalın doğayı değiştiriyor olmasının yaratacağı jeolojik risklerin büyüklüğü ve tahmini sonuçları hakkında bilgimiz var mı? Nihai güzergahın beş alternatif içinden seçildiği basında yer aldı. Bu seçimde deprem /tsunami riskleri ne kadar etkili oldu ? Batı İstanbul Adasında yaşayan 8 milyon insanın deprem sonrası hasar kontrol, acil müdahale, triaj, defin, beslenme, ulaşım, güvenlik ihtiyaçları modellendi mi? Kriz Yönetim tatbikatı ile masa başında denendi mi? Sadece deprem değil, diğer doğal felaketler ya da Karadeniz’deki yakın komşularımız olan Romanya ve Bulgaristan’da mevcut nükleer reaktörlerde Fukushima ya da Çernobil benzeri bir patlama sonrası oluşacak nükleer serpinti durumunda 8 milyonun acil tahliyesi yapılabilecek mi? ABD’de her yaz görmeye alıştığımız büyük bir disiplin ve hazırlık içinde yürütülen kasırga tahliyelerini düşünürsek halkımız bugüne kadar hiç görmediği bu tip durumlarda kontrol altında tutulabilir mi? Bırakalım doğal felaketleri derbi maçlarında 30-40 bin kişinin hareketinde ana arterlerin nasıl tıkandığını düşünürsek Ada coğrafyasında bu tıkanıklığı nasıl aşacağız? Denizin İstanbul ulaşımındaki payının düşüklüğünü düşünürsek bu açık nasıl kapanacak? İstanbul’un günlük ulaşımında deniz ulaştırmasının payı son derece  düşüktür. (Günlük 13 milyon yolcu hareketinin sadece 350 bini denizden sağlanıyor.)
Diğer Menfi Etkiler. Kanal İstanbul Projesinin ve berberinde getireceği yeni Marmara adaları projesinin iç denizimiz olan Marmara’ya yaratacağı menfi etkiler bilim insanları tarafından çok yazıldı. Özetle halen can çekişen Marmara Denizinin tabutuna son çivi çakılmış olacaktır. Bu kanalın Montreux Sözleşmesine etkileri ayrı bir yazı konusudur. Ancak çok ciddi de facto sonuçlara gebe olduğunu söyleyebiliriz.  Zira söz konusu kanal, Montreux Sözleşmesinin temelini teşkil eden Türk Boğazları bölgesi tarifini fiilen bozmaktadır.
Jeopolitik Hassasiyet. Bu proje ile Türkiye’nin sanayi, finans, ulaştırma ile turizm başta olmak üzere hizmet sektörünün, kısacası ekonomisinin Amiral Gemisi olan Batı İstanbul Adası 8 milyon nüfusu ile Türkiye’nin jeopolitik hassasiyet noktası haline gelecektir. Gelecekte yaşanacak büyük bir kriz veya savaşta  her yönden iç hatlar konumunda kalma riski çok yüksek olan 1600 km karelik bu adanın geleceği, sadece İstanbul’u değil, tüm Türkiye’yi etkileyecektir. Balkan ve Çanakkale Savaşlarındaki acı tecrübelerimizi unutmamak gerekir.





10 Ocak 2018 Çarşamba

Denizdeki İran ve Hürmüz Boğazı


Denizdeki İran ve Hürmüz Boğazı
1979 devrimine kadar ABD tarafından donatılıp eğitilen İran Silahlı Kuvvetlerinde 1974 yılında 6250 Amerikalı danışman ve subay vardı. İran o yıllarda ABD için NATO üyesi Türkiye’den çok daha değerli ve önemli bir müttefikti. Ancak İran halkı ABD’den nefret ediyordu. Bu nefret şaha karşı din temelli bir devrimin tohumlarını ekti. Nefret o kadar büyüktü ki, devrim sırasında  4 Kasım 1979 ile 20 Ocak 1981 arasında tarihe ‘’İran rehine krizi’’ olarak geçen olayda Tahran’daki ABD Büyükelçiliği mensubu 60 Amerikalı diplomat 444 gün süre rehin tutuldu. Bu süreç içinde İran-Irak savaşı başladı. 22 Eylül 1980 günü Irak’ın sürpriz saldırısı ile başlayan ve 8 yıl süren İran Irak Savaşında 1 Milyona yakın İranlı hayatını kaybetti.
İran’ın jeopolitik silahı: Hürmüz Boğazı.  Savaş sonunda İran, süratle toparlandı. Savaşın son yıllarında Basra Körfezinde yaşanan ve 55 geminin batırıldığı tankerler savaşından da çıkardığı dersler ile deniz kuvvetlerine önem vererek, asimetrik deniz harbi alanında oyun değiştirici yetenekler kazandı. Bu yetenekleri Umman ile paylaştığı ve en dar yerinde 21 mil genişliğe sahip Hürmüz Boğazının kapatılması hedefine yoğunlaştırdı. Günde  17 milyon varil petrol akışıyla küresel petrol arzının % 40’ının geçtiği Hürmüz Boğazının kapanmasının etkileri küresel enerji dengelerini alt üst edecek boyuttadır. (Iran Irak Savaşında kapanmadığı halde bu akış, %25 kesilmişti.) Günümüzde Körfez petrolünün % 85’i Asya ülkelerine gidiyor. Enerji arzının kesilmesinden en çok zarar görecek iki ülkenin Japonya ve Çin olacağını söyleyebiliriz. Bu listeye doğal gaz ihtiyacının üçte birini Katar’dan gemilerle ithal eden İngiltere’yi de ekleyebiliriz. İşte küresel ekonominin, bu kesintiyi kaldıramayacağını iyi bilen İran,  ABD ile yaşadığı her krizde boğazı kapatma tehdidinde bulundu.
Denizde Asimetrik Savaş. Bir sonraki savaşta gerek düzenli donanma gerekse Devrim Muhafızları Donanması için Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazındaki deniz ticaret akışını kesmeye ve küresel ticareti sarsabilmeye yönelik bir silahlanma programı uyguladı. Bu amaç için uyguladığı silahlanma programında kıyıdan gemilere karşı atılan füze sistemleri, mini denizaltılar, sürü halinde kullanılan çok yüksek süratli silahlı botlar, gelişmiş dip ve demirli mayın sistemleri başı çekti. Asimetrik yetenekler dışında konvansiyonel yeteneklerini de ulusal olanaklarıyla geliştirmeye devam ettiler. 2010 yılında kendi dizayn ve üretimleri ilk milli firkateyn Jamaran’ı hizmete soktular. Sahip oldukları üç adet Rus yapımı Kilo sınıfı dizel elektrik denizaltılar ve kendi üretimleri cep denizaltıları, sığ sulara sahip Basra Körfezinin denizaltı harekatına uygun olmamasına rağmen Amerikan savaş gemileri ve tanker trafiği için önemli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor.
İran vurulursa Hürmüz’e Odaklanır. İran’da yeni yıl arifesinde başlayan olayların şimdilik denize, deniz ulaştırma rotalarının aksamasına, Hürmüz Boğazının engellenmesine ya da kapanmasına varacak bir tırmanma senaryosu sergilemeyeceğini söyleyebiliriz. Ancak -çok zor da olsa- Suriye benzeri olaylar kapıya dayanıp, İran topraklarına ilk bombanın düştüğü andan itibaren Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazındaki enerji arz zinciri İran tarafından koparılabilir. İran, en kötümser senaryoda bile, Devrim Muhafızları Donanması gibi rejime sadık güç unsurları ile Basra Körfezinde böyle bir hareket tarzını uygulamaya başvurabilir. Şüphesiz bu zor kararı vermeden önce, ABD ve İsrail’e ait  hava unsurları ve cruise füze saldırıları ile başta nükleer tesisleri olmak üzere kritik askeri alt yapısının hedeflenmesini bekleyecektir. Bu saldırıların ardından Boğazın kapatılmasına ve tanker trafiğinin engellenmesine yönelik faaliyetlere başlayabilecektir.
İran Diğerlerine Benzemez. İran’ın Irak, Libya veya Suriye ile kıyaslanamayacağını belirtmekte yarar var. Son 30 yılda Körfezde İran’ın oluşturduğu ateş gücü yoğunluğunun Tomahawk ya da Uçak gemisi  gruplarının taarruzları ile yok edilmesi çok zor. Karadan müdahale gerekir. Bunu kim yapacak? ABD ve İsrail askeri yerine kullanılacak İran ile sınırdaş vekalet savaşçısı/savaşçıları kim olacak? İran askeri makinesi ancak Yugoslavya benzeri bir iç savaşla ya da çok kapsamlı ABD liderliğinde büyük bir koalisyon istilası ile yıkılabilir. Ancak ABD, Kudüs oylaması sonrası  bu koalisyona bir kaç devlet dışında kimseyi ikna edemez. İç savaş seçeneği de teokratik ve  otoriter; Besic ve Devrim Muhafızları ile korunan bir İran için çok zordur. Bu süreç İran’ı ancak istikrarsızlaştırır. Güney Azerbaycan etkisi ise mevcut konjonktürde oyun değiştirici olamaz.
Tarihten Ders Almak. Amerikalı stratejist Richard Betts, 5 yıl önce “ABD’nin tarihten ders almadığını, unuttuğunu ve ufku kısa politikacılar tarafından yönetildiğini söylerken, Soğuk Savaş dönemi caydırma paradigmasının artık mantığını yitirdiğini ve bunda ABD’nin hataları olduğunu’’ ileri sürüyordu. (Richard Betts, The Lost Logic of Deterrence, Foreign Affairs, Ocak/Şubat 2013.) Çok haklı. Bugün durum daha da kötü. Ortadoğu’da güç dengesi işlemez. Genelde aktörler irrasyonel ve değişken davranır. ABD’nin yapması gereken İsrail’in dış güvenlik ihtiyaçlarına daha akılcı yaklaşmak olmalıdır. Kudüs kararının ardından İran olaylarının başlatılması söz konusu coğrafyada ABD ve İsrail düşmanlığını artırmıştır. Bu durumun ABD’de sokaktaki adama faydası yoktur.  Sadece askeri endüstriye faydası vardır. İran’ın yapması gereken de halkın sosyal, ekonomik ve demokratik ihtiyaçlarına cevap vermek olmalıdır. Halk modernleşmeyi istiyorsa zorla 7. Yüzyıl koşullarını dayatmamalıdır. Bu dayatma anti emperyalist İran halkını İran devletinden uzaklaştırır.





3 Ocak 2018 Çarşamba

2017’nin Okyanus ve Denizlerdeki İzleri


2017’nin Okyanus ve Denizlerdeki İzleri
Bu satırlar 2017 yılının son gününe şahitlik ediyor. Geriye dönüp baktığımızda 2017’nin okyanus ve denizlerde pek yoğun geçtiğini görüyoruz. İnsanoğlu denizlere bağımlılığını her geçen gün artırıyor. Küresel ticaretten, hegemonya mücadelesine; denizdibi enerji kaynaklarından, balıkçılığa; deniz turizminden, gemi inşa sanayiine pek çok alanda vaz geçilmez önem ve öncelikte denizlere bağımlı insanoğlu.
Denizlere Bağımlılık Artıyor. Dünya ticaret yüklerinin % 85’i  denizler üzerinden taşınıyor. 2017 içinde gemiler ile  11.3 milyar ton yük taşındı. 1972 yılında bu miktar 3 milyar ton idi. Bu yüklerin yüzde 25’e yakını ham petrol ve türevleriydi. 93 bin ticaret gemisinin dünya limanları arasında sağladığı bu akışın kesildiğini düşünelim. Dünya nüfusunun büyük bir bölümü ya açlıktan ya da soğuktan ölürdü. Bu akış 2030 yılında 25 milyar tona çıkacak. Daha çok liman, daha çok gemi, daha çok ticaret. Sonucunda daha çok kontrol ihtiyacı. Güney Çin Denizi’nden Doğu Akdeniz’e;  Kuzey Buz Denizi (Arktik Okyanusu)’ndan Güney Atlantik kıyılarına kadar kıyıdaş ülkeler arasında en ciddi güvenlik sorunu deniz yetki alanları paylaşımı. Öyle ki bu sorunların sıcak çatışmalara dönüşme potansiyeli karadaki sınır problemlerine nazaran çok daha yüksek.
Hegemonya Denizde El Değiştirecek. 2017 yılı, deniz ticaret rotaları ile düğüm noktalarının kontrolü ve deniz yetki alanlarındaki sahiplik mücadelesi üzerinde değişik gerginliklere sahne oldu. Hegemonik mücadele başta olmak üzere, ülkeler, koalisyonlar ve ittifaklar arasındaki kıtasal ve bölgesel deniz rekabetleri tatbikatlar, ganbot diplomasi uygulamaları ve denizde yüksek oranda silahlanma geçen yıla damgasını vurdu. Okyanus ve deniz ulaştırma düğüm noktalarının kontrolünün sahibi Amerikan askeri gücü 300’e yakın savaş gemisi ve yüze yakın ülkedeki 516 üs zinciri vasıtasıyla yerini koruyor. Ancak her geçen gün artan meydan okumalar durumunu zorlaştırıyor. Bu zorluklar, çok değil 30 yıl öncesinde gücünün zirvesinde olan hegemon bir donanmayı bugün kritik coğrafyalara serbest bir şekilde yaklaştırmıyor. Rus ve Çin Donanmaları özellikle son 15 yılda oyun değiştirici yeteneklerle okyanuslardaki mutlak ABD egemenliğine meydan okuyorlar.
Rusya ve Çin’in Yüksek Harekat Temposu. Bu kapsamda 2017 yılı, soğuk savaşın en keskin günlerinden bu yana Rus denizaltılarının Atlantik Okyanusundaki en yoğun faaliyetlerine sahne oldu. Bu faaliyetlerin deniz dibi fiber optik kablo sistemlerinin düğüm noktalarına yakın olması batı basınında fazlaca yer aldı. Benzer şekilde 2017 yılı içinde Ruslar, Çin ile ortak tatbikatların yanısıra başta Baltık, Akdeniz ve Karadeniz olmak üzere büyük çaplı bölgesel deniz tatbikatları icra ettiler. Donanmalarına yeni gemiler kattılar. Ancak 2017 yılına asıl Çin’in ilkleri damgasını vurdu. İlk kez Liaoning uçak gemisi grubu ile Güney Çin Denizine inmeleri; ayrı görev grupları ile dünya etrafında ilk kez donanma diplomasisi seferlerini başlatmaları ve kendi dizaynları yeni uçak gemisini yıl içinde denize indirmeleri 21’inci yüzyıl başından itibaren denizcileşmeye verdikleri önemin somut manifestoları oldu. Mayıs ayı içinde Pekin’de OBOR (Bir Kuşak - Bir Yol) girişimi zirvesinde  çoğu kıyı devleti 130 ülke ve 70 uluslararası kuruluştan 1500 delegeyi bir araya getirmeleri OBOR’u ekonomik boyuttan jeopolitik boyuta taşınmasının diğer bir göstergesi oldu. Bu çerçevede OBOR’un ‘’Bir Yol’’ kısmının deniz ipek yolu olarak Çin’in okyanuslardaki güç mücadelesinde en önemli kuvvet çarpanı olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Diğer taraftan ABD ve İngiltere’nin yeni uçak gemileri (USS Gerald Ford ve HMS Queen Elizabeth II) ile nükleer denizaltılarının 2017 yılında hizmete girmesi denizdeki yeni durumu dengelemeye yetmiyor. Çin ve Rus donanmaları artık sadece potansiyel güç unsurları olarak değil, yarattıkları kinetik etki ile okyanusların kontrol yarışında Atlantik hegemonyasının karşısında ciddi engel teşkil etmeye başladılar. 2017 yılı soğuk savaş sonrası bu etkinin en yüksek hissedildiği yıl olarak hatırlanmaya adaydır.
Türkiye ve Denizler. Doğu Akdeniz, şüphesiz 2017 yılının bittiği bu günde en önemli önceliğimiz olmaya devam ediyor.  Meis Adası nedeni ile AB ve ABD’yi arkasına alarak Türkiye’den 100 bin km2 alan çalan GKRY Münhasır Ekonomik Bölgesinin 2004 yılında yarattığı kriz, artarak devam ediyor. Türkiye’nin sahası ile çakışan sözde 6 numaralı GKRY alanında İtalyan ENI ve Fransız Total firmalarının sondaj çalışmalarına başlaması gerginliği son derece artırıyor. Hele sözde NATO müttefikimiz Fransız Donanmasının bu sahaya GKRY çıkarlarını korumak için Türk Donanmasına karşı yıl içinde firkateyn göndermesi, küstahlığın son perdesi olmuştur. Türkiye sadece notalar savaşı ve ganbot diplomasisi ile bu krizi yönetemez. TBMM nin en kısa sürede Türk MEB sahasını ilan etme zamanı çoktan gelmiştir. Dışişleri bürokratlarımızdan, Yunan Milli Savunma Bakan Vekili Vitsas ve Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias’ın Iyon ve Ege Denizlerinde Yunan karasularını 12 mile genişletme iddiasını gündeme getirdiği bir konjonktürde Akdeniz’de bize ait olan 100 bin km2 nin peşine düşmeleri ve kendi sahamızı ilan etmelerini beklemek  hakkımızdır. Benzer şekilde Ege’de aidiyeti tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar konusunda başta Kardak olmak üzere devlet uygulamalarımızı genişletmeleri gerekir.
Yunanistan’a gelince: 19.yüzyılda ve 20.Yüzyıl başında Balkan savaşlarında Anadolu’yu zayıf gördükleri anda Avrupalı güçleri arkalarına alarak Osmanlıdan parça koparmış olabilirler. Ancak 1915 (Küçük Asya Faciası), 1974 (Kıbrıs/Nikos Sampson Darbesi) ve 1996 (Kardak Krizi) yenilgilerini hatırlatalım. Hükümetler geçicidir. Devletler kalıcı. Türk devleti 1923 sonrası her koşulda gücünü korumayı bilmiştir. Sakın ABD ve AB’nin kışkırtmasına gelmeyin. Ateşle oynamayın. Çok acı çekersiniz.
OKUYUCULARIMIZIN YENİ YILINI KUTLUYOR, AYDINLIK BİR TÜRKİYE’DE SAĞLIKLI, HUZURLU, MUTLU VE BAŞARILI GÜNLER DİLİYORUM.



25 Aralık 2017 Pazartesi

Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
ABD’nin Yeni Güvenlik Stratejisinin Düşündürdükleri
Geçen haftanın en önemli gelişmesi Kudüs kararının hemen ertesinde ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesinin yayınlanması oldu. Yeni dokümanın ağırlıklı olarak Amerikan liderliği, istikrar, barış ve refaha vurgu yapmasına rağmen, yayınlandığı dönemin Amerikan hamleleri ile soğuk savaş sonrasının en istikrarsız dönemini oluşturması büyük bir çelişki oluşturuyor. İktidara gelirken her söyleminde içine kapanmayı, korumacı yaklaşımla ilan eden Başkan adayı Donald Trump’ın, POTUS olunca 180 derece rota değiştirerek askeri endüstriyel yapı ve müesses nizamın dümen suyunda ilerleyen bu dokumanı imzaladığını görüyorsunuz. Dokümanın Obama dönemininkinden (2015) büyük farkı yok denebilir. Zira dokumana fikirleri ile hayat verenler, Amerikan devletini temsil ediyor. Devletin temel doktrini kolay değişmez. Ancak dokumanın teorisi ile Trump ve kabinesinin pratiğinin pek çok alanda çatışma noktasına gireceğini de şimdiden söyleyebiliriz. Yani devlet ile hükümet arasındaki rekabet bu dokumanla pek de kolay aşılamaz.
Bilinenlerin Tekrarı. Soğuk savaş sonrası yayınlanan tüm Amerikan strateji dokümanlarında karşımıza çıkan terörle mücadele, KİS yayılmasının önlenmesi, haydut devletler, suç şebekeleri ile mücadele  ve illaki Kuzey Kore ile İran burada da karşımıza çıkıyor. 2015 yılına kadar bu tip dokümanlarda doğrudan hedef gösterilmeyen Rusya ve Çin, artık hedef statüsüne alınmış durumda.  Diğer bir fark Obama döneminde ulusal güvenlik tehdidi olarak görülen çevre konuları ve küresel ısınma bu dokumanda geçmiyor. Dokumanda geçmiş yılların aksine Amerikan değerlerinin ve demokrasinin yaygınlaştırılması/ihracı klişeleri de yaygın şekilde yer almamış. (Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye demokrasi ihracının neler yarattığı göz önüne alınırsa bu değerlendirme pek de şaşırtıcı değil.)
Güvenilir Arabuluculuğun Sonu. Geçmiş yılların aksine, Amerikan liderliği söylemi altında geliştirilecek uluslararası işbirliği yerine, Amerikan egemenliğinin korunması fikrinin benimsenmesi Trump’ın Kudüs kararında yaşandığı gibi dayatmacı ve rekabetçi bir politika sergileyeceğinin göstergesi olarak  değerlendirilebilir. Kudüs kararı ile BM Güvenlik Konseyinde kendisi hariç, 14 BMGK üyesini ve BM genel kurulunun 193 üyesinin 128’ini karşısına alabilen ABD’nin artık hiç bir konuda güvenilir arabulucu (honest broker) rolünden bahsedemeyiz. Dolayısı ile ABD artık oyun kurucu dünya liderliğinden, rekabetçi ortamda küresel çıkarlarını korumaya çalışan  güç statüsüne dönüşmektedir. ABD, kapitalist demokrasilerin ve küreselleşmenin hamisi olarak  soğuk savaş sonrası elde ettiği tüm kredileri hızla tüketmiş ve bugünün şartlarını hazırlamıştır. Dünya, 1946 sonrası ilk kez Amerikan değerlerini sorgulayan ve ona meydan okuyan bir konjonktüre girmiştir. Geleneksel müttefikleri olan ülke halklarının bile Amerikan pratiğini yargılamaya başlamış olması, 21’inci yüzyılda ABD’yi içine kapanarak yeni bir değerlendirme sürecine itiyor. İsrail ve ABD’deki İsrail’e rağmen ABD bunu yapabilir mi ?  Zaman gösterecektir.
Çin Refahının Yarattığı Rahatsızlık. Dokumanda açıkça adı verilmese de Çin’in OBOR (Bir Kuşak- Bir Yol) girişiminin dolaylı olarak eleştirildiği “Çin, adaletsiz ticaret ve kilit alanlardaki yatırımları ile Avrupa’da stratejik bir kazanım elde etmiştir” cümlesinden anlaşılıyor. ABD’nin son 20 yılda yüz milyonlarca Çinlinin devlet kapitalizmi ve sosyalizm sayesinde fakirlikten orta sınıfa geçmiş olması; ayrıca OBOR üzerinden Çin yatırımlarını ve finansını çeken Asya ve Afrika devletlerinde refah artışının yaşanıyor olması  gerçeklerine rağmen Çin’in ekonomik gelişmesini jeopolitik rekabet içinde görmesi ve bunu tehdit olarak algılaması insanlığa ne katkı sağlayacaktır? ABD, insanlığın mutluluğunu sadece Amerikan rüyası ile sınırlandırmaya mı çalışıyor?
ABD ve Tukidides tuzağı Askeri endüstriyel yapının duymak istediği savunma yatırımlarının artışını sağlayacak argümanlar dokumanda bolca yer alıyor. Yayınlandığı sıralarda savunma bütçesi 700 milyar dolarla son yılların rekorunu kırıyordu. Dokumanda, “Zayıflığı ihtilafa giden en kolay yol olarak görüyoruz, bu yüzden de rakipsiz bir gücün en kesin savunma olacağını düşünüyoruz” diyen Trump, bu söylemi ile tüm imparatorlukların gerilemesine neden olan kapının kilidini bir kez daha açmış oluyor. Savunma adı altında küresel saldırı yeteneğini geliştirme ve böylece sadece yeni rakip ve düşmanlar elde etme sürecini hızlandırıyor. Bu durum aynı zamanda Tukidides Tuzağı olarak bilinen süreci de başlatıyor. Bırakalım büyük nükleer devletleri, Kuzey Kore ve benzeri yeni nükleer kulüp üyelerinin dahi bu alanda kritik eşiği geçmiş olmaları ABD’nin artık nükleer stratejiye başvurmasını zorlaştıracağı gerçeğine rağmen dokumanda ısrarla nükleer silahlara vurgu yapılması askeri endüstri lobisinin dışında kimi memnun edecektir, anlamak çok zor. Zira küresel ısınma sonuçlarının dehşet dengesi yarattığı bir ortamda bu dengeyi daha da zora sokacak nükleer silah kullanma riskini artırmak karşılıklı intihar değildir de nedir?
Denize Yansımalar. Dokumanda denize yapılan vurgular eski dokümanlarla aynı. Denizlere serbest erişim ve seyir serbestisi ana temalar olmaya devam ediyor. Theodore Roosevelt zamanından bu yana değişmeyen söz konusu prensipler bu dokümanda da ulusal güvenlik ve Amerikan refahının temeli olarak kabul ediliyor. ABD’nin okyanuslardaki hegemonyasının korunması  ’ABD’nin rekabetçi üstünlüğünün yenilenmesi’’ başlığı altında  ele alınırken, 355 gemi hedefine uygun şekilde donanmaya yatırımlara devam edileceği anlaşılıyor. Ancak denizler çok geniş.  Tüm okyanus ve düğüm noktalarında Amerikan kontrolü tek başına sağlanamayacağından müttefik ve dostlara dayanma isteği de öne çıkıyor. Bu çerçevede Hindistan’ın kazanılması, Filipinler ve Tayland ile ilişkilerin yeniden güçlendirilmesi; Vietnam, Endonezya, Malezya ve Singapur ile deniz işbirliği ve  ortaklığın geliştirilmesi hedefleniyor. Düzensiz harp ile konvansiyonel çatışma düzeyi altındaki krizlere vurgu yapılması, Obama döneminin gözdesi  Özel Kuvvetlerin bu dönemde de yıldız olacağına işaret diyor. Özetle yeni dokuman ABD nin maceracı dış ve güvenlik politikaları uyguladığı bir dönemin ürünü. Bu dokuman ABD’ye müttefik kazandırmak bir yana Kudüs başarısızlığı ile bir arada değerlendirildiğinde, mevcut müttefiklerini de ondan uzaklaştıracaktır.