15 Kasım 2017 Çarşamba

Mustafa Kemal ve Türkiye-Sovyet Rusya İlişkileri


 




Mustafa Kemal ve Türkiye-Sovyet Rusya İlişkileri
                  Birinci Dünya Savaşının sonunda dünya siyasi haritası alt üst oldu. Alman, Avusturya Macaristan, Rus ve Osmanlı İmparatorlukları artık yoktu. Bugünlerde 100. Yılı kutlanan anti-emperyalist komünist bir devrim ile mavi kanlı batı monarşilerinden kopan Rusya’da 1918-1922 arasında devam eden emperyal destekli işgal ve iç savaşın bir benzeri Anadolu’da yaşanıyordu. Kuvayı Milliye ile emperyalist işgalci devletler arasındaki bu savaşın bir amacı da Anadolu’nun gerek  Rusya gerekse Orta Asya Türk toplulukları ile irtibatını kesmekti. Transkafkasya üzerinde jeopolitik bir engel yaratarak Bakü petrollerinin kontrolünü sağlamak da amaçlardandı. Emperyalizmin planına göre Taşnaklar Ermenistan’ı, Menşevikler Gürcistan’ı ve Müsavatçılar Azerbaycan’ı kurarak "Kafkas Seddi"ni oluşturacaktı. Mustafa Kemal, Sevr imzalanmasından 6 ay önce 5 Şubat 1920 günü “Kafkas Seddi” üzerine “Kafkas Seddi’nin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz” demişti.
Türk Rus yakınlaşması. Bu sözlerde 3 ay sonra Kastamonu Milletvekili Yusuf Kemal (Tengişerk) başkanlığındaki Türk heyeti 25 Mayıs 1920 de Moskova’da ilk siyasi diplomatik görüşmelere başlar. Arkası gelir. 1921 Şubatında ilk Büyükelçimiz Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Moskova’dadır. I. İnönü zaferinden sonra Ankara Hükümetinin kendine güveni artmıştır. Ancak Enver Paşa yanlısı  Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin ayağını sürümektedir. Lenin ve Stalin’in müdahaleleri ile ilişkiler rayına girer. Böylece bir ittifak anlaşmasından ziyade savaşın lojistiğine katkı sağlayacak mutabakat sağlanır ve Lenin Hükümeti 1921 baharında 10 milyon altın ruble vermeyi kabul eder. 1920 Eylülünde ilk cephane sevkiyatı başlar. Bu süreç sonunda 16 Mart 1921’de Moskova antlaşması imzalanır. Kafkas seddi yıkılmaya başlamıştır. Ama 3 ay sonra Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması Sovyet tarafında endişe yaratır. Benzer endişeler de Enver Paşa sebebi ile Türk tarafında vardır. Ancak her iki ülke de ortak düşman batı emperyalizminin ağır saldırısı altında ilişkilerinin bozulmasını istemez. Sovyet Rusya Türkiye’nin batıya kaymasından çekiniyordu. Mustafa Kemal de Sovyet Rusya’ya askeri ve ekonomik yönden ihtiyaç duyuyordu. Atatürk ve Lenin liderliğinde Türk - Sovyet  Rusya ilişkileri geçmişte 13 kez savaşmış olmalarına rağmen güçlendi. Böylece Sovyet Rusya’dan gelen savaş cephanesinin katkısı ile Kurtuluş Savaşı sürdürülebildi.
General Frunze’ün Ziyareti. Mustafa Kemal bu dönemde en yakın desteği gördüğü Moskova’ya resmi bir ziyarette bulunmadı. Benzer şekilde Lenin veya Stalin de Türkiye’ye gelmedi. Ancak Türkiye’den üst düzey bir general olan Ali Fuat Cebesoy’un Moskova’ya Büyükelçi olarak atanması önemli bir işaret olmuştur. Diğer yandan 1921 Aralık ayında Sovyet Rusya’nın en seçkin generallerinden, devrim kahramanı ve Vrangel ordularını yenen Mihail Frunze’ü olağanüstü elçi sıfatı ile Ankara’ya göndermesi de önemli bir güven işareti olmuştur. Bu ziyaret ve gelişen ilişkilerde Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aralov ve  Azerbaycan Büyükelçisi Ebilov’un büyük rolü olmuştur. Frunze’ün ziyareti karşılıklı güven ortamını geliştirirken, yumuşamayı da beraberinde getirmiştir. Frunze ziyaretinde Türk ordusunun ihtiyaçları ve Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması hakkında ayrıntılı bilgi aldı. Frunze, Ankara’dan Hariciye Komiseri Çiçerin’e çektiği 22 Aralık 1921 tarihli telgrafta, resmi görüşmelere başlamadan edindiği ön izlenimlerini şöyle anlatıyordu.
     “Dün akşam Kemal görüşmeye geldi… Bana, düşmana üstün gelmek ve onu Anadolu’dan atmak için ihtiyaç duydukları silah sayısını belirtti....Şunları söyledi:  Eğer iki-üç ay içinde; bahara kadar belirtilen araçları bulamazsak, diplomasi yolunu seçmek zorunda kalırız. Ben bunu istemiyorum. Biliyorum ki Batıyla anlaşmak, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin istilası anlamını taşır. Şu anki durumda üstün gelemeyebiliriz.’’ 25 Aralık 1921 günü yapılan ikinci görüşmede Frunze Mustafa Kemal’e “Sizin ekonominizin yeniden kurulmasında yardımcı olmak istiyoruz. Ancak siz, bizim ekonomik durumumuzu ve güçlüklerimizi biliyorsunuz. Bu nedenle istemlerinizde, bunları uygulama olanaklarımızı dikkate almanız gerekiyor’’ derken, Mustafa Kemal de Frunze’e “Ben iyi anlıyorum ki, insanlık en sonunda birleşmeli ve kardeşçe bir yaşam sürmelidir. İnsanlığın birleşmesi ve tüm anormalliklere, karşılıklı düşmanlıklara son vermesi için, ilk önce bu anormallikleri doğuran nedenler, yani insanın insan tarafından sömürülmesi sistemi ortadan kaldırılmalıdır.’’ Diyordu.
(Bu alıntılar için Sayın Yavuz Aslan’ın Kaynak Yayınlarından 2002 yıloında çıkan ‘’Mustafa Kemal M. Frunze Görüşmeleri - Türk Sovyet ilişkilerinde Zirve’’ isimli kitap ile Sayın Kemal Anadol’un 2018 başında çıkacak ‘’Kulağım Karadeniz’de’’ isimli kitaptan yararlanılmıştır.)
Kıssadan Hisse. Bundan kabaca 100 yıl önce Türk ve Rus jeopolitik rotaları Atatürk ve Lenin dostluğu altında emperyalizme karşı ortak cephe oluşturmuştu. Bugün geçmiş tekrar ediyor. Kafkas seddi yerine Doğu Akdeniz Seddi var. Suriye, Irak işgalleri, PKK, PYD, YPG, İŞİD, Kıbrıs’ın birleştirilme baskıları, Doğu Akdeniz’de Türkiye’den çalınmaya zorlanan 100 bin km2 deniz yetki alanı, Ege’de Yunan küstahlıkları ve ada/adacık işgalleri, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı İsrail, GKRY, Yunanistan ve ABD ortak deniz tatbikatları, 71 yıldır bağlı olduğu batı ittifakının Türkiye’yi getirdiği son noktadır. Ortadoğu batı tarafından fütursuzca etnik ve mezhep temelli çatışmalara hazırlanırken, Türk-Rus ilişkilerinin karşılıklı güven ve işbirliğine Kafkas Seddi dönemi kadar ihtiyacımız var. Bu ilişkinin bozulması için Türkiye’de son 71 yıllık Atlantik indoktrinasyonunun, teori ve pratiği ile  her alanda saldırıya geçeceğini tahmin etmek zor değildir. Türkiye, devleti ve halkı ile buna direnebilmelidir.



8 Kasım 2017 Çarşamba

NATO-Türkiye İlişkileri: Bon Pour L’Orient


 
NATO-Türkiye İlişkileri: Bon Pour L’Orient
25 Ekim 2017 tarihinde NATO Askeri Komitesi Başkanı Çek Orgeneral Petr Pavel, Washington DC’ de Savunma Yazarlarına verdiği bir demeçte Türk Silahlı Kuvvetlerinin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Füze sistemi almasını eleştirerek aba altında sopa gösterdi. Türkiye’nin bu hamlesinin sonuçları olacağını ve buna Türkiye’nin katlanması gerektiğinin altını çizdi. Pavel, “Egemenlik ilkeleri elbette savunma donanımlarının alımında da geçerli. Ama ülkeler her ne kadar karar vermede bağımsız olsalar da aldıkları kararın sonuçlarına katlanmak konusunda da bağımsızdırlar” dedi. Bu kararın Türkiye’yi NATO’nun herhangi entegre hava savunma sistemi dışında tutacağını ve diğer teknik kısıtlamalarla karşılaşacağını vurguladı. Tipik bir Bon pour L’Orient durumu ile karşı karşıyayız.

Yunanistan Rus S-300 Sistemi Sahibi. Dört sene öncesine 2013 yılına gidelim. Girit Adasındaki NATO’ya ait NAMFI tesislerinde Yunanistan Hava Kuvvetleri’ne ait Rus yapımı S-400 sisteminin kardeş sistemi S-300 uzun menzilli hava savunma füze sisteminin 13 Aralık 2013 günü fiili atışları gerçekleştirildi. Bu füzeler Türkiy’nin baskıları sonucu Güney Kıbrıs’tan alınarak Yunanistan’ın envanterine 1998 yılında girmişti ve 15 yıl sonra ilk kez eğitim atışı yapılıyordu. Ne acı bir tesadüftür ki atışın yapıldığı gün Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Atina’ya resmi ziyarette bulunuyordu. Dışişleri Bakanlığı bu tatbikatın yapılacağını bildiği halde görüşmeyi iptal etmemişti. Daha büyük bir skandal, seçkin gözlemci gününe NATO ülke temsilcileri, Kıbrıs Rum Yönetimi lideri ve maalesef Türk subaylarının da katılmış olmasaydı. Atina Büyükelçiliğinde görevli iki askeri ataşe, Yunanistan’ın daveti üzerine, test atışlarına Genelkurmay Başkanlığı talimatıyla katılmıştı. Bu atışlar NATO tesislerinde NATO ülkelerinin davetli gözlemcileri ve Rus Savunma Sanayi Atina ataşesi huzurunda yapılırken, Türkiye bir yandan 2012 Ekim ayından itibaren Çin’e ait CPMIEC firması ile yürüttüğü HQ-9 (FD 2000) uzun menzil hava savunma füze sistemi tedarik süreci yüzünden azar işitiyordu. ABD’den NATO Genel Sekreterine; Morgan&Stanley’den AB’ye kadar önüne gelen Türkiye’yi azarlıyordu. Hatırlanacağı üzere bu azarlar sonrası Türkiye, Antalya Belekte 16 Kasım 2015 tarihinde -yani FETÖ darbesinden sekiz ay önce- yapılan G 20 zirvesinde Çin heyetine iptal kararını sürpriz bir şekilde açıklamıştı. Bu karar o dönem Türk Çin ilişkilerinin büyük yara almasına ve dibe vurmasına neden olmuştu.

Rusya’dan Füze Siparişi. Türkiye’nin NATO/ABD baskısı sonucu Çin füze sisteminden vaz geçmesinden yedi ay öncesinde 15 Nisan 2015 tarihinde Çipras Hükümetinin Savunma Bakanı Kammenos da, Başbakanlarının Moskova ziyaretinden kısa bir süre sonra Rus RIA haber ajansına verdiği bir demeçte Rusya’dan yeni S 300 füzeleri ile yedek parçalarının alınacağını beyan ediyordu.

Türklere neden yasak? NATO, Türkiye’nin Çin’den füze almasını engellemek için dolaylı tutum stratejisi uygulamış, önce 2013 yılında hayati çıkarlarımızın olduğu Ege’de dengeleri alt üst edecek uzun menzilli Rus füze sistemini 15 yıl sonra NATO tesislerini kullanarak denetmiş, test atışlarına NATO gözlemcilerinin ve Rus Savunma Sanayi ataşesi diplomatın davet ettirilmesini sağlamıştı. Yunanistan’ın subaylarının maaşını dahi ödemekte zorlandığı bir ortamda yapılan bu gösteri Türkiye’yi Egede caydırmaya yönelik değildi. Zira o dönemde FETÖ kadroları TSK’yı kanser gibi sarmıştı. Ergenekon ve Balyoz gibi  kumpas davalar sonucu zaten TSK teslim alınmıştı. Yani Ege’de Türk çıkarlarının korunması söz konusu değildi. Güney Ege’de Türk Hava Kuvvetlerinin ve dolayısı ile Cumhuriyet Donanmasının harekâtını çok ciddi bir şekilde engelleyecek S-300 füze sisteminin, fiili atışla ilk kez denendiği tatbikata, Türk subayların Genelkurmay Başkanlığı emri ile iştirak etmesi ve aynı zaman diliminde, Dışişleri Bakanının Atina’da Yunan meslektaşıyla bir araya gelerek Ege’de barıştan bahsetmesinin mantıklı bir izahı yoktur.
Bon Pour L’Orient: Yani ‘’Şark  için yeter de artar’’ söylemi, NATO’da ve Atlantik sistemde Türkiye için Atatürk dönemi hariç söylenegelmiştir.  Zira hep boyun eğilmiştir. Girit’teki atışları, Çin füze sisteminin iptal kararını ve bugün Çek bir generalin Türkiye’yi NATO üzerinden tehdit etmesini başka nasıl izah edelim. Yunanistan Rus füzelerini NATO tesisinde deniyor. NATO gözlemcilerini davet ediyor. Daha da öte Rus Savunma Sanayi ataşesinin Atina’dan başarılı test sonuçları ile ilgili deklarasyonuna izin veriyor. Ancak Türkiye kanlı 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Rusya ve Çin ile yakınlaşmaya başlayınca yer yerinden oynuyor.
Türkiye’nin çıkarları ve NATO
Günümüzde Türkiye, içerde ve dışarıda ayrı ayrı iki ana tehditle, karşı karşıyadır. İçerde PKK merkezli ayrılıkçı Kürt hareketi ve ABD merkezli FETÖ, devletin anayasal düzeni ile ulus devlet yapısına büyük tehdit teşkil etmektedir. Dışarıda ise Kıbrıs ve Yunanistan kaynaklı jeopolitik sorunların yanında Irak ve Suriye’de denize çıkışı olan büyük Kürdistan kurulması en ciddi tehditler arasındadır. NATO her iki iç ve dış tehdit ile mücadelede Türkiye’nin yanında değildir. Aslında pek çok NATO müttefikimiz başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere söz konusu  tehditlere açık destek olmaktadır. PKK ve FETÖ’ye silah ve eğitim ve barınma ile koruma sağlamaktadırlar. NATO ve AB’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ege sorunlarında Türkiye lehinde bugüne kadar tek bir hamlesi olmamıştır. AB’nin yayınladığı Deniz Yetki Alanları haritalarında son 15 yıldır Türkiye Antalya Körfezine hapsediliyor. Bu nasıl ittifak anlayışıdır? NATO’nun kuruluş amacı olan Sovyetlerin bugünkü ardılı Rusya Federasyonu ise Türkiye ile son derece dengeli ve iyi ilişkilere sahip. Diğer bir deyişle Türkiye’nin NATO’ya girme nedeni olan Sovyet tehdidi bugün ortadan kalkmıştır. Dolayısı ile Türkiye için kuzeydeki yakın tehdit ekseni ortadan kalkmıştır. Atatürk Lenin dönemine benzer koşullar oluşmuştur.  Mevcut konjonktürde NATO’nun Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı kısa uzun ve orta vadedeki tehdit ve risklerin önlenmesine  katkısının olduğunu söylemek mümkün değildir. NATO’nun  Türkiye’yi zoraki bir evlilikte tutması artık zor bir sürece girmiştir.



3 Kasım 2017 Cuma

unanistan Cumhurbaşkanı ve Gri Bölgeler


 




Yunanistan Cumhurbaşkanı ve Gri Bölgeler
Yunan Tragedyası. 30 Eylül 1920 günü Yunanistan’ın genç kralı Alexandre, sarayın maymununun köpeğine saldırdığı bir karmaşada kalçasından bir ısırık aldı. Üç hafta sonra 25 Ekim günü kan zehirlenmesinden öldü. Sürgündeki babası geri döndü ve Gounaris liderliğindeki kralcı partiye destek vererek Venizelos’u seçimle devirdi. Seçimde ‘’Venizelos Savaş, Gounaris Barıştır’’ ve  ‘’Konstantin ve Terhis’’; sloganları ile oylar toplanmıştı. Yunanistan’ı Anadolu macerasına sokan Venizelos devrilmişti ancak halk, barış beklerken tam aksi oldu. Kral Konstantin  Anadolu’daki savaşadevam kararı aldı. Ordunun başında İzmir’e geçmeden şunları söylemişti: Helenizm’in yüzyıllardır savaştığı o yerlerdeki Ordunun başına geçmek üzere yola çıkıyorum...Bu parlak uygarlık geçmişi, bize yüksek sorumluluk gerektiren görevler yüklemektedir... Milletin yüce iradesinin beni çağırdığı oraya gidiyorum.” 12 Temmuz 1921 de Lemnos zırhlısı ile  İzmir’e vardığında denizde ve karada yapılan karşılama, Atina’daki törenden çok daha görkemliydi. Kral Konstantin, İzmir’in ana limanı Pasaport’a değil, anlamlı bir mesaj vererek, Haçlı seferlerinde Kral Richard’ın karaya çıktığı Karşıyaka’ya ayak bastı. Tam tamına 1 yıl 7 hafta sonra tarihlerinin en büyük hezimeti ile Anadolu topraklarından sonsuza dek kovuldular. 1830 yılında emperyalizmin kurduğu devlet emperyalizmin teşviki ile Anadolu’ya saldırmış ve sonucunda Türk milletinden büyük bir dayak yemişti.  Sonuçta Kral sürgüne gönderildi, Başbakan ve 6 devlet adamı/general idam edildi.  Venizelos sürgünden geri geldi ve 1930 Türkiye ziyareti ile Türk Yunan dostluğunu başlattı. Bu dostluk gerek İkinci Dünya Savaşı gerekse Yunanistan İç Savaşı sırasında artarak devam etti.
Bu olayları neden anlattım? Türk Tarih Kurumu 19 Ekim 2017 günü İzmir’de Uluslararası Ege Adaları Sempozyumu icra etti.  Ana konu, Ege’de egemenliği tartışmalı ada adacık ve kayalıklar sorunu idi. Diğer taraftan  20 Ekim 2017 günü Semadirek adasındaki bir törende konuşan  Yunanistan Cumhurbaşkanı Pavlopoulos “Biz özgürlük ve doğruluk halkıyız. Yayılmacı savaşlar yapmadık, biz memleketimizi ve kültürümüzü savunduk...Komşularımıza biz buradayız diyoruz, onların Batı ve Avrupa Birliği’ne açılan kapısı ve penceresiyiz. Dostluk eli uzatıyoruz ve Türkiye’nin Avrupa’da yol almasını arzuluyoruz...Sınırlarımızı, toprak bütünlüğümüzü ve ulusal egemenliğimizi de savunmaya kararlıyız. Ki bu sınırlar ve toprak bütünlüğü aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de sınırları ve toprak bütünlüğüdür. Bu konuda taviz vermeyiz ve hiç kimse bunu sorgulamaya kalkmasın, yoksa gerekli cevap verilir...Ege’de gri alanlar yoktur, bazıları bunu anlasın...Bunu ne zaman ve nasıl icat ettiler bilemiyorum, ama bunu unutsunlar. Aksi takdirde ne dostluk ne de iyi komşuluk imkânı olacaktır. Ne de Avrupa Birliği yolu olacaktır. Lozan Antlaşması’nın sorgulanmasına hiçbir şekilde tolerans göstermeyeceğiz ve bu cevapsız kalmayacak.” dedi.

Yayılmacılık ve Gri Bölgeler. Yunanistan Cumhurbaşkanının ‘’Yayılmacı Savaşlar Yapmadık’’ ifadesi onun tarih bilmediğinden değil, günümüz ortaçağında yaşayan, Ege Denizinin yerini bile bilmeyen, dijital bilgiye erişebilen ancak cahil kalmış kitlelere yöneliktir. 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e herhalde Bulgarlar çıktı. Ya da 15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’taki Nikos Sampson Darbesini Enosis maksadıyla Romen Albaylar Cuntası yaptırdı. Ayrıca gri bölgeler tanımı Türk tarafından çıkarılmış bir terim değildir. Ege Denizinde, Kardak benzeri, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklara Yunanistan tarafından verilen genel bir tanımdır. Türkiye’de MGK, Deniz Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı, EGAYDAAK tanımını (Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar) kullanırken, Dışişleri Bakanlığı da coğrafi formasyonlar tanımını kullanır. Nedir bunlar? 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmaları Yunanistan’a Türk egemenliğindeki Boğazönü, Doğu Ege ve Menteşe Adalarını ismen zikrederek devretmiştir. Bunların  dışında kalan ada, adacık ve kayalıklar büyük adaların bağlısı veya bitişik adası konumunda değildir. Dolayısı ile sayıları 152’yi geçen ada adacık ve kayalıkların sahibinin Yunanistan olmadığı, egemenliklerinin devredilmediği  açıktır. Bu nedenle Gri Bölge tanımını da onlar çıkarmıştır. Zira kendileri de ada, adacık ve kayalıkların statüsünden emin değildirler. Yunanistan Cumhurbaşkanı Pavlopoulos’a hatırlatalım. 9 Ekim 2006 tarihli Ethnos gazetesinde PASOK lideri Papandreu’nun bir mülakatı yayınlandı. Yorgo Papandreu da gazeteye yaptığı  yorumlar sırasında Kardak ve benzeri adaları kastederek “Türkiye’nin “gri bölgeler’’ konusundaki taleplerini geri çekeceği bir uygulamada anlaşabileceğimiz bir noktaya geldiğimize inanıyorum...Türkiye ile nihai bir anlaşmaya gidip gitmeyeceğimiz konusunda Aralık 2003-Ocak 2004 döneminde Başbakan Simitis ile ciddi bir görüşmemiz olduğunu hatırlıyorum.” diyordu. Türkiye, ‘’Gri Bölge’’ terimini ilk kez onun ağzından öğrendi.
Sonuç. Yunan siyasetçileri Türkiye’ye AB yi arkalarına alarak değil, kendi güçlerine dayanarak tavsiyelerde bulunsunlar. Devletlerarası ilişkiler gerçekçi hedeflere dayanmalıdır. Bir yandan Türkiye’nin batıya açılan kapısıyız deyip diğer yandan devletler hukukunu çiğneyerek Türkiye’yi batıdan ve Ege’den gerek karasuları gerekse kıta sahanlığı gibi alanlar ve son olarak da Kardak benzeri egemenliği kendilerine devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar üzerinden soyutlamaya kalkmak ciddiyetsizliktir.  Türkiye’nin Kardak hamlelerini kastederek  ‘’Bu konuda taviz vermeyiz ve hiç kimse bunu sorgulamaya kalkmasın, yoksa gerekli cevap verilir’’ cümlesinin içi  ise tamamen   boştur. Biz de Pavlopoulos’a bir tavsiyede bulunalım. Bu cümleyi hiç söylememiş olun.


NOT: Makalenin Yunan Tragedyası bölümünün yazımında Sayın Kemal Anadol’un 2018 başında çıkacak ‘’Kulağım Karadeniz’de’’ isimli yeni kitabından faydalanılmıştır.








29 Ekim 2017 Pazar

Deniz İpek Yolu’nun Stratejik Boyutu


 



Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Deniz İpek Yolu’nun Stratejik Boyutu
Çin’in Bir Kuşak - Bir Yol (OBOR) girişiminin 21’inci yüzyılda jeopolitik sonuçları beraberinde getirecek çok önemli siyasi, ekonomik ve sosyal bir proje olduğunu bu köşede defalarca yazdım. Kara ve deniz bacaklarının saydığım bu alanlarda yaratacağı etkiler doğal olarak farklı olacaktır. Demiryolları, kara yolları, boru hatları, kara temelli iletişim kablo hatları, serbest bölgeler, lojistik üsler ve birçok alt yapı unsuru, ‘’bir kuşak’’ ın ayrılmaz parçaları. Denizi ilgilendiren ‘’bir yolun’’ ayrılmaz parçaları ise limanlar, gemiler, tersaneler, sualtı boru hatları, haberleşme kablo hatları ve benzeri unsurlar. Genelde OBOR’un deniz bacağına dahil olan ülkeleri ilgilendiren  en önemli alan şüphesiz deniz yollarının güvenliği ve kesintisiz ulaşımın seyir serbestisi içinde idamesi. Burada da karşımıza deniz ulaştırma rotaları ve düğüm noktaları (choke points) çıkıyor.
Büyüyen Deniz Ulaştırması. Geçen yıl toplam ticari değeri 17 trilyon dolar olan 11,7 milyar ton yükün yarısına yakını deniz ipek yolunu ilgilendiren deniz ulaştırma rotalarından geçti. Sadece Güney Çin Denizinden geçen deniz trafiği 5 trilyon dolarlık yük taşıdı. Dünya deniz ticaret hacmi 2030’da 25 milyar ton olacak. 2030 yılına kadar sadece Çin’in ham petrol ihtiyacı 2,5 kat; doğal gaz ihtiyacı 10 kat artacak.  Diğer bir dev Hindistan’ın demir ve doğal gaz ihtiyacı 20 kat artacak. Bu önemli artışta OBOR’a dahil olmayan Güney Kore, Japonya gibi Çin’e rakip ülkelerin lojistik ihtiyaçlarının da rol oynayacağını göz önüne almak gerekir. Örneğin Avustralya önümüzdeki yıllarda dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçıları arasına girecek ve bölgede LNG tanker trafiğinde olağanüstü artış yaşanacak.
Düğüm Noktaları Hayati Önemde. Gerek OBOR gerekse Asya deniz ticaret trafiğinin geçeceği deniz ulaştırma düğüm noktaları Malakka, Hürmüz, Bab-el Mandeb ve Türk Boğazları ile Süveyş Kanalıdır. Bu düğüm noktalarından birisinin kapanması, bırakalım deniz ipek yolunu, küresel ekonominin dengelerini alt üst edecektir. Deniz İpek yolunun geçeceği düğüm noktaları arasında bulunan Süveyş Kanalının 1967 Arap İsrail savaşında kapanması petrol arzında günlük 2 milyon varil düşmeye neden olmuştu. 1979-1988 arasında yaşanan İran-Irak savaşında bu miktar 4 milyon varile çıkmıştı. 2008 yılında deniz haydutları tarafından kaçırılan Suudi Arabistan bayraklı Sirius Star tankeri 2 milyon varil petrol taşıyordu.
Çin’in Stratejik Konumlanması. Halen söz konusu deniz ulaştırma rotaları ve düğüm noktalarının kontrolünü ABD Donanması yapıyor. 11 ayrı nükleer  uçak gemisi grubunun varlık nedeni tam da bu. Ancak ilerde hegemonya denizde el değiştirmeye başladığında ne olacak? Çin bu rotaları gelecekte ABD ile yaşanacak bir kriz, ambargo veya ablukaya karşı emniyete almak için şimdiden pozisyon alıyor. Bu nedenle Bangladeş, Myanmar, Sri Lanka, Şeyseller, Pakistan ve Cibuti’de üslenme/lojistik destek kolaylıkları temin etme gayretleri ile donanmasının harekât çapını genişletiyor.  
Malakka Boğazı ve Çin. Deniz İpek Yolunun en kritik iki düğüm noktasının Hürmüz ve Malakka Boğazları olduğunu söyleyebiliriz. Burada Malakka Boğazı daha da öne çıkmaktadır. Günde 15 milyon varil petrolün geçtiği bu boğaz, 2030 da 17 milyon varil görecek. Bu miktar denizlerde dolaşan petrolün dörtte birine eşit olacak. Hürmüz Boğazının en stratejik bölümü İran gibi Çin ile ilişkileri iyi, ancak Atlantik cephe ile rekabet içinde olan bir devletin kontrolündeyken; Malakka Boğazı Atlantik müttefiki Singapur, ile geleneksel olarak 20’nci yüzyılda  ABD etki alanında kalan Endonezya, Malezya ve Tayland tarafından kontrol edilmektedir.  Diğer sahildarlar OBOR kapsamında Çin ile mükemmel ilişkilere sahip olsalar da, gelecekteki bir krizde  tek başına Singapur’un varlığı ve ABD ile deniz üslenme olanakları dahil askeri işbirliği Çin’in uykularını kaçırmaya yetmektedir. Bu nedenle Malakka’ya alternatif yaratılmalıdır. Tayland’da Kra Kanal projesi ile Pakistan’da Gwadar Limanı ve Myanmar’ın  Bengal Körfezindeki Kyauk Phyu limanı üzerinden geliştirilen demir yolu ve boru hattı projeleri  Malakka Boğazını kısa devre yapmayı amaçlıyor. Sadece iyi işleyecek deniz ipek yolu alt yapısı ve çevrimine yönelik değil, aynı zamanda bu yolun korunmasına yönelik olarak Çin Donanmasının (PLAN) son 5 yılda kendi suları dışında Atlantik, Akdeniz, Baltık Denizi, Karadeniz, Basra Körfezi, Batı Afrika, Güney Afrika, Bering Boğazı gibi uzak deniz alanlarında bayrak göstermesi Deniz İpek Yolunun ulaştırma rotalarına ve düğüm noktalarına farklı bir yaklaşımı açığa çıkarmaktadır.
 OBOR’un Jeopolitik Sonuçları. Bu nedenle OBOR’u salt bir ekonomik yatırım projesi olarak göremeyiz. Ciddi jeopolitik sonuçları olmaktadır. OBOR’da ticareti geliştirmeye çalışan yeni bir stratejik kalıbın ardında, Çin’in 21nci yüzyılda deniz hegemonyası ile kaçınılmaz bir şekilde çatışma rotasına girileceği kabulünün stratejik yansımaları bulunmaktadır. Geçen hafta başlayan Çin komünist Partisi Ulusal Kongresinin açılış konuşmasında Devlet Başkanı Xi Jingpin’in ‘’Kimse, Çin’in çıkarlarını göz ardı eden hiç bir dayatmayı kabul etmesini beklemesin’’, cümlesi, Güney ve Doğu Çin Denizlerinde Çin çıkarlarına meydan okuyan ABD’ye ve müttefiklerinedir. Bu deklarasyonun içi boş değildir. Donanmasını  hızla geliştiren ve üsler zinciriyle  donanma temposuna destek sağlamayı planlayan ve icra eden bir devletin 21’inci yüzyılda geri dönülmez açık deniz stratejisinin bir uzantısıdır. OBOR, büyüyen ve etkinleşen Çin Donanması ile sert güç ve yumuşak güç dengesi sağlayacaktır.


19 Ekim 2017 Perşembe

Beylikdüzü Belediyesinin Başarı

Description: IMG_0131
Beylikdüzü Belediyesinin Başarısı
Denizcilik gücünün en önemli lokomotif unsurlarından birisi deniz bilimleridir. Bir devletin deniz bilimleri alanında yürüttüğü araştırmalar ile bunların toplum yararına sunduğu somut projeler, deniz kültürünün önemli unsurlarından sayılabilir. Bu tip araştırmalar ülkelere sadece prestij getirmez aynı zamanda refah ve güvenliğine katkı sağlar. Bu konuda eski ABD Başkanlarından John F. Kennedy’nin şu sözleri son derece yol göstericidir:
Denizlerle ilgili bilimsel çabalarımızın nedeni merak değil; hayatta kalmamızın denizlere bağlı olduğuna inanmamızdandır.”
Deniz Bilimlerinde Neden Geriyiz? Denizcilikte en çok geri kaldığımız alanlardan birisi de, deniz bilimleridir. Fransa ve İngiltere’de 1700’lü yıllarda hidrobiyoloji başta olmak üzere deniz bilimlerine yönelik laboratuvar ve araştırma kurumları mevcutken, 1950 yılına kadar kapsamlı bir deniz bilimleri laboratuvarı veya araştırma kurumumuz mevcut olmadı. Benzer durum hidrografi ve oşinografi alanlarında yaşandı. Piri Reis gibi dünya tarihinin sayılı kartografını çıkaran bu topraklar, 1910 yılına kadar harita mesahası, şamandıralama ve seyir tehlikelerini ikaz sistemine sahip değildi. 1910 yılında Hint Okyanusu’nda bir Alman gemisi, Osmanlı egemenliğindeki Carmoran adası yakınlarında karaya oturunca, uluslararası baskılar sonucu, Bab-ı ali bölgenin mesahasını yaptırmaya karar verdi ve ilk çalışmalar zorla başlatılmış oldu. Günümüzde deniz bilimleri alanında geçmişle kıyaslanamayacak gelişme ve ilerleme yaşanmıştır. Ancak denizcilik gücümüzün diğer alanlarına oranla bu sektör en geri kaldığımız alanlardan birisidir. Ülkemizde deniz bilimleri alanında, özellikle hidrobiyoloji, deniz jeofiziği, deniz jeolojisi, oşinografi ve hidrografi alt disiplinlerinde uluslararası çapta öneme sahip araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bunun temel nedeninin bilim insanı eksikliği olmadığını belirtmeliyim. Sorun devlet kurumları ve akademi dünyasında deniz bilimlerine ayrılan kaynak ve önceliklerin düşük olmasıdır. Örneğin Marmara fayının incelenmesini bile, çoğunluk yabancılar yapmıştır. Maalesef Türkiye denizlerinin 500 metreden derin sularındaki canlı hayatın varlığına yönelik bilimsel bir çalışma, bugüne kadar yapılmamıştır.  Marmara denizi gibi bir iç denizimizde bugüne kadar, 900 metreden örnek alabilmek için Japon, Fransız ya da İtalyan gemileri kullanıldı. Çevre denizlerimiz başta olmak üzere, denizler ve okyanuslara yönelik ihtiyaç duyulan bilimsel verilerin elde edilmesi ile deniz ticareti, balıkçılık, deniz dibi madenciliği, tersanecilik gibi denizcilik alanında faaliyet gösteren sektörlerin gelişmesine esas teşkil edecek kapsamlı bilimsel araştırmalarla bu yöndeki gayretlerin eşgüdümünü sağlayacak merkezi bir mekanizma yok gibidir.
 Zinciri kırmalıyız. Ülkemizde mevcut üniversiteler, vakıf, enstitü ve araştırma kurumlarınca öncelikle kendi denizlerimize yönelik etkileri bulunan konularda bilimsel çalışmaların yapılması teşvik edilmeli, söz konusu çalışmalardan elde edilen sonuçlar, dünya denizcilik örgütü (IMO), birleşmiş milletler dünya gıda örgütü (FAO) ve dünya hidrografi örgütü (IHO) başta olmak üzere denizcilikle ilgili uluslararası kuruluşların çatısı altında ortaya konmalı ve ilgili metinlerde yer alması sağlanmalıdır.
Belediye Marina İşbirliği. Bu noktada Beylikdüzü Belediyesinin Türk deniz bilimleri ve sualtı arkeoloji birikimine önemli katma değer sağlayacak kent belleği projesi çerçevesinde kıyı şeridi boyunca başta yüksek frekanslı yandan taramalı sonar ile yapılan çalışmalar ve diğer araştırmaların birbirini tamamlaması; sonuçların kitaplaştırılması son derece önemli, başarılı ve örnek girişimlerdir. Bugün kaç İstanbullu yaşadığı habitatın özelliklerini biliyor? Hangi balıklar, hangi kuşlar, hangi ağaçlar ve bitki örtüsü hakim? Endemik canlı türü var mı? Hangi jeolojik aşamalardan geçilmiştir? Tarihsel süreç nedir? Savaşlarda neler yaşanmıştır? Ülkemizin siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal tarihindeki yeri nedir?
Bu İşbirliği Yaygınlaştırılmalı İşte tarihsel ve çevresel durumsal farkındalık projesi olarak başarılan Beylikdüzü süreci aslında Türkiye’de vizyon varsa, bilgi birikimi varsa kıt kaynaklar olsa bile denizcileşmeye yönelik sonuçların elde edilebileceğinin en somut örneğidir. Beylikdüzü bugün sadece İstanbul’da değil tüm Türkiye’de deniz uygarlığına yani denizcileşmeye yönelik gayretlerimizde sivil bir önderdir. Batı İstanbul marinasında temel denizcilik eğitimleri, ilköğretim okullarında seçmeli denizcilik dersleri uygulaması ve sualtı arkeolojisi alanında elde edilen kapsamlı başarılar Beylikdüzü ‘ne ayrı bir prestij ve kimlik veriyor. Dileriz bu somut başarı kıyısı olan her belediyeye ve diğer marinalara örnek olur.