14 Aralık 2017 Perşembe

Kartal İstimbotu Anıtı

Kartal İstimbotu Anıtı

Bu köşede 4 Haziran 2017 tarihinde yayınlanan ‘’Milli Mücadele Kartal İstimbotunda Başladı’’ yazımla  Türk kamuoyuna ve değerli okuyuculara halen 106 yaşındaki Kartal İstimbotunu tanıtmıştım.
Geldikleri gibi giderler. Kartal İstimbotunun (romorkör) tarihsel önemi, 13 Kasım 1918 günü trenle Adana’dan dönen Mustafa Kemal Atatürk’ü Haydarpaşa rıhtımından Galata’ya geçirmiş olmasıdır. Yarım saatlik bu geçiş esnasında Mustafa Kemal işgal donanmasını işaret ederek, ağlamakta olan yaveri Cevad Abbas’a ‘’Geldikleri gibi Giderler’’ sözünü sarf etmiştir. Bu geçiş esnasında Kartal henüz bir Türk istimbotu değildir. Enterprise ismi ile Fransız işgal kuvvetlerinin emrinde bir teknedir. 1923 yılında Türk bayrağına kavuşmuş ve adı Kartal olmuştur.
Denizcilik Mirası. 106  yaşındaki romorkör aynı zamanda denizcilik mirasımızın en yaşlı unsurlarından birisidir. Bu özelliği de, onun korunup gelecek nesillere aktarılmasını gerekli kılmaktadır.
Kartal İstimbotunu Kurtarma ve Yaşatma Platformu. Bugüne kadar Nusret, Bandırma, Hamidiye, Ertuğrul, Gazal, Alemdar ve daha nice, yakın deniz tarihimize mal olmuş gemileri koruyamamış olmanın hüznü ve dersleri ışığında Kartal’ı tarihimizde hak ettiği yerde ölümsüzleştirmek için gönüllüler ile 4 Haziran 2017  tarihinde ‘’Kartal İstimbotunu Kurtarma ve Yaşatma Platformu’’nu kurduk.  Bu platformun amacı Kartal’ın restorasyon sonucu 19 Mayıs 2018 tarihine kadar statik bir gemiye dönüştürülüp, Deniz Kuvvetlerine hibe edilmesini ve İstanbul’da belirlenecek bir alanda                1 Kasım 2018 den itibaren Kartal İstimbotu Anıtı olarak sergilenmesini temin/koordine etmektir. Platformun amacı Kartal,  13 Kasım 2018 tarihinde icra edilecek bir törenle halkla buluştuğunda sona erecektir.
Belgesel Gurusu: Serkan Koç ve 49/51.  Kartal’ın hurda fiyatına mal sahibinden satın alınması 49/51 Film  Prodüksiyon  Sanayi Ve Ticaret Limited Şirketi tarafından gerçekleştirilmiştir. Kartal, ünlü belgesel yapımcısı Serkan Koç tarafından 19 Mayıs 1919’un 100. Yıldönümünde seyirci ile buluşacak 1919 isimli Mustafa Kemal Atatürk filminin yapımında da kullanılacaktır. Ayrıca geminin bulunması ve restorasyon faaliyetleri de belgesel olarak çekilmektedir.
Kartal İstimbotu ve Atatürk 1919 Filmi Yardımlarınızı Bekliyor. Kartal’ın restorasyonu ve Mustafa Kemal Atatürk’ü taşıdığı 13 Kasım 1918 günündeki şekline dönüştürüldükten sonra Deniz Kuvvetlerine İstanbul’da bir anıt olarak sergilenmek üzere hibe edilmesi, bu projenin Türk halkının bir projesi olmasını gerekli kılmaktadır. Bu nedenle gerek restorasyon gerekse anıt alanının şekillendirilmesi için gerekli kaynaklar imece usulü ile temin edilecektir. Bu imecede gerek ayni, gerekse maddi yardımların 1919 filmi sponsorluğu üzerinden gerçekleşmesi ayrı önem arz etmektedir. Bu projeye destek veren kişi, kurum ve kuruluşların isimleri 13 Kasım 2018’de hizmete girecek anıt gemi kompleksinde yer alacak özel bir köşede ve 1919 filminin jeneriğinde, duyurularında, galasında ve diğer etkinliklerinde yerini alacaktır.
Kartal restorasyonuna sponsorluk üzerinden yardım etmek isteyen vatandaşlarımız 49/51 sitesini (http://www.4951film.com) ziyaret ederek gerekli bilgileri  alabilir.
HAYDİ HEP BİRLİKTE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN KARTALINI ABİDELEŞTİRELİM. 100. YILDÖNÜMÜNDE ‘’GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER’’ SÖZÜNÜ ÖLÜMSÜZLEŞTİRELİM.



4 Aralık 2017 Pazartesi

Nükleer Çin Donanmasının Babası

Description: IMG_0131 



Mavi Vatan
Amiral Cem Gürdeniz
Nükleer Çin Donanmasının Babası
Mühendis Huang Xuhua, Çin’in Hyman Rickover’udur. Ancak aralarındaki en önemli fark Huang’ın şöhreti yoktur. Amiral Hyman Rickover, ABD’ye göç eden  Polonyalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1918 yılında Annapolis’teki ABD Deniz Harp Okuluna kabul edildi. Önce denizaltıcı oldu. Sonra komutanlık görevi alamayınca mühendis oldu. 1949 yılında Hava ve Kara Kuvvetleri karşısında bütçe savaşları veren deniz kuvvetlerine, devrim yaratacak nükleer tahrik sistemi  başarısı ile büyük koz sağladı. Nükleer gücü denizaltıların ana tahrik sistemi olarak kullanma ve dolayısıyla ilk kez nükleer takatli denizaltı projesini Amerikan savaş sanayiine kabul ettirdi. 63 yıl süre ile üniforma giyerek ABD Donanmasının en uzun süreli hizmet veren deniz subayı/amirali oldu. Tarihe Amerikan Nükleer Donanmasının Babası olarak geçti. 86 yaşında öldü.
Yeni Onurlandırılan İsimsiz Kahraman. Huang Xuhua’nın adını az sayıda nükleer araştırmacı dışında Çin de bilen olmadı. Huang, Çin’in ilk nükleer denizaltısına dizayn eden araştırmacıların başıydı. İlk çalışmalarına 1958 yılında başladı. Geçtiğimiz günlerde Huang, Pekin’de yapılan çok büyük bir devlet töreni ile 600 kişinin huzurunda ‘’yüksek değerlere sahip işçi ödülünü’’ aldı. 93 yaşındaki mühendisin tören sahnesine çıkışına Çin Devlet Başkanı Xi Jingpin refakat etti. Çin, Huang’ın devletin deniz gücüne yaptığı katkıyı 59 yıl sonra hatırlayıp, baş mühendisini devlet başkanı düzeyinde onurlandırmıştı. Çin devlet gemi inşa sanayii şirketinde Emeritus Direktör olarak görev yapan Huang Xuhua, 1958 yılında Çin’in nükleer güçle yürütülen ilk denizaltısını yapmak üzere seçilen 29 kişilik araştırma ekibinin başındaydı. 
Mao’nun en büyük hedefi: Nükleer denizaltı. Çin, ilk nükleer silahını Sovyetlerin yardımı ile 1964’de patlatmıştı. Ancak ikinci darbe (second strike) yeteneği sağlayan füze atmaya uygun balistik füze denizaltısına (SSBN) sahip değillerdi. O dönemde Çin silahlı kuvvetlerinin başındaki Mareşal Nie Rongzhen (aynı zamanda Çin atom bombasının babası) Devlet Başkanı Mao Zedong’a Çin’in mutlak surette nükleer bir denizaltıya sahip olmasını ve ABD ile SSCB tekelinin kırılması gerektiğini tavsiye etmişti. ABD, ilk nükleer denizaltısı USS Nautilius’u 1954 yılı başında denize indirmiş ve 1958 yılında Kuzey Kutbunu suyun altından geçirmişti. Sovyetler, 1957 yılında K 3 Leninsky Komsomol denizaltısını denize indirmiş ve 1958 yılı ortasında ilk nükleer güç seyrini gerçekleştirmişti. 1950’li yılların sonunda Çin teknolojisi ve ulusal gücü söz konusu alanda bir girişimde bulunabilecek seviyede değildi. 1958-1962 arasında yürütülen Büyük İleri Atılım (Kültür Devrimi) ile ortaya çıkan kıtlık, değil teknolojik devrimleri yürütmeyi,   45 milyonun açlık ve iç olaylar nedeni ile ölmesini önleyememişti. Kültür devrimi sırasında denizaltı çalışmaları devam etmişti, ancak bu dönemde entelektüellere yapılan saldırılardan Huang Xuhua da nasibini aldı. Bir gün  gece yarısı ofisinden alınarak bir domuz çiftliğinde iki yıl boyunca çalıştırıldı. Mao tüm bu zorluklara rağmen Nie Rongzhen’in fikrini beğendi ve tarihe geçen meşhur sözünü söyledi: ‘’10.000 yılda sürse Çin nükleer denizaltıya sahip olmayı denemelidir.’’
Abaküs ile Başlayan Süreç. Huang Xuhua ve ekibi kağıt üzerinde 09 projesi için çalışmalarına başladığında ellerinde abaküs ve yurtdışında çıkan gazete ve dergilerden toplanmış olanlar dışında bilgi yoktu. İlk dizayn 091 sınıfı saldırı denizaltısı (SSN), Xuhua tarafından o dönemin genel eğiliminin aksine göz yaşı damlası şeklinde  çizilmişti. Diğer dizayn, 092 projesi olarak, balistik füze denizaltısı için planlanmıştı. Yıllar sonra Xuhua,  bir Çinli diplomatın George Washington sınıfı bir Amerikan denizaltısının oyuncak mağazasında satılan plastik maketini ABD’den getirmesi ile çalışmalarının doğru yolda gittiğini anlayıp, çok mutlu olmuştu. Model oyuncak denizaltının dizaynı, onun çizdiği gözyaşı damlası dizayn ile  kağıt üzerinde örtüşüyordu. 1967 Ekiminde ilk plan sonuçlandı. 091 projesinin (Han sınıfı SSN-Saldırı Denizaltısı) ilk gemisinin omurgası, Huludao Tersanesinde aynı yıl kızağa kondu. 26 Aralık 1970 günü denize indirilen gemi Çin Donanmasına (PLAN) 1 Ağustos 1974 günü resmen katıldı. Böylelikle ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa’dan sonra nükleer denizaltıya sahip beşinci ülke Çin oldu. Bu projeden çıkarılan derslerle yürütülen 092 projesinin (Xia sınıfı SSBN-Balistik Füze Denizaltısı) ilk gemisinin omurgası aynı tersanede 1978 yılında kızağa koyuldu. 30 Nisan 1981 tarihinde denize indirilen gemi, 1987 yılında donanmaya katıldı. Böylece bir abaküsle başlayan SSN ve SSBN yolculuğu başarıyla sonuçlanmış oldu. Mao’nun 10 bin yılı,  Xuhua sayesinde 29 yıl sürmüştü.
Yeni projelere güç verdi.  İki adet inşa edilen 092 sınıfı gemiler teknoloji harikası değildi. Pek çok problemleri vardı. Silah menzilleri kısaydı. Radyasyon kontrol sorunları vardı. Ancak daha sonra geliştirilen Jin (094) sınıfı SSBN’lerin inşasında bu gemilerden kazanılan tecrübeler büyük rol oynadı. Çin, bugün sadece nükleer denizaltılarda değil, deniz gücünü ilgilendiren her alanda büyük bir ivme ile yeni yetenekler kazanmaya devam ediyor.

Küresel Güç ve Deniz Gücü ilişkisi. Çin Devlet Başkanı Xi Jingpin, Xuhua nın onurlandırıldığı törene katılarak dünyaya bir mesaj verdi. Küresel güç statüsü ancak deniz gücü ile korunur. Amerikalı stratejist Modelski’nin ifadesi ile “küresel güç, küresel erişim gerektirir. Bunların arasını deniz gücü doldurur. Küresel erişim yoksa küresel güç de yoktur.”(Modelski, George-Thompson William, Sea Power in Global Politics, 1494-1993, University of Washington Press, Seattle, 1988) Modern dünya güç sistemi içinde küresel yeteneğin en önemli göstergesi donanmalar veya deniz kuvvetleri olmaya devam ediyor. Küresel erişim yeteneğine sahip donanmaların devletleri, küresel güç oluşturarak anavatandan çok uzak denizlerde ticareti kontrol edebiliyor, güçlü istila filolarının anavatana erişmesini engellemeye devam ediyor. Denizdeki bilek güreşi, küresel üstünlük yani hegemonik mücadelenin vazgeçilemez bir unsuru olma statüsünü koruyor. Bilek güreşinin temeli de nükleer denizaltılar ve uçak gemileridir. Çin, denizleri engelsiz bir şekilde kullanma ve kontrol etme, rakiplere ya da düşmanlara karşı bu hakları reddetme yeteneğini, dolayısı ile okyanus gücü oluşturmayı 21’inci yüzyılda en büyük hedef olarak görüyor. Bu hedef gerçekleştiğinde dünyanın daha sakin ve dengeli bir güç sistemine gireceğinden kuşku yoktur. Xi Jingpin’in 93 yaşındaki Xuhua’nın elini tutması ve devletin onu 59 yıl sonra hatırlamasının altında yatan mesaj budur.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Kendine Güven Türkiye. 70 yıllık döngülere son ver


 
 Kendine Güven Türkiye. 70 yıllık döngülere son ver.

Sinop Baskını ve Kırım Savaşı. 30 Kasım 1853 günü Çarlık Rusya Karadeniz Donanması, Sinop’ta Osmanlı Donanmasının önemli bir bölümünü yaktı.  Tarihimize baskın olarak geçmiş olsa da bu bir baskın değildi. Rus donanması Sinop açıklarına aniden gelmemişti. Günlerce hazırlık yapılmıştı. Sanayi devrimini, bilimi, aklın gücünü ıskalamış donanma, savaşa hazır değildi. Savaş baştan kaybedilmişti. Osmanlı Filosu, 2700 denizcisini kaybetti.
19. Yüzyıl NATO’su. Bu yenilgi Avrupa devletlerinin Osmanlının yanında savaşa girmesini tetikledi. Amaç Osmanlıyı korumak değildi. Onun üzerinden Rusya’nın Akdeniz’e inmesine engel olmaktı. İngiltere, Fransa ve Piyemonte/Sardunya Krallıkları Osmanlının müttefiki olarak -yani 19’uncu yüzyılın bir nevi NATO’su olarak- 12 Mart 1854’de  Rusya’ya savaş ilan etti. Bu savaş aynı zamanda yaşanan yüzyılın büyük oyununun bir parçasıydı. Rusların yenildiği savaş sonrasında 1856 yılında imzalanan Paris Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sözde Avrupa’nın bir parçası olarak kabul edildi ancak Osmanlı deniz gücü komşusu Ruslarla birlikte Karadeniz’den dışlandı. 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması ile zaten ekonomik sömürge haline gelen Osmanlı, Kırım Savaşı sonrasında  Avrupa’nın gerçek bir sömürgesine dönüştü ve çöküş kaçınılmaz hale geldi. Sultan Abdülmecit Osmanlının ilk dış borcunu da bu savaşta almıştı. Savaşta Gelibolu ve İstanbul bölgelerinde yığınak yapan Avrupa orduları, istila orduları gibi davranmıştı. Halk, yapılan hakaret ve ahlaksızlıklardan usanmıştı. Kırım Savaşı,  13 Kasım 1918 günü Mondros ateşkesi sonrası başlayan Anadolu işgalinin aslında ilk provasıydı. Başlangıçta Osmanlıyı Ruslardan korumak için girişilen jeopolitik manevra, 1920’de Osmanlının başına Sevr felaketini getirmişti. Dost diye kapılarını açtığımız Avrupalılar 19. yüzyıl ortasında Rusları Anadolu’dan uzak tutmuş ama sonunda İmparatorluk topraklarını tek dişi kalmış canavar gibi işgal etmişti. 1853’de başlayan süreç, 1878’de Ruslar Yeşilköy’e dayandığında İngiliz Donanmasının Marmara’ya sokulması ile tekrar etmiş, karşılığında Mısır ve Kıbrıs kaybedilmişti.  Bu süreç Libya, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı ile tekrarlayıp durdu. Osmanlı parçalanmalıydı ancak bunu ne Ruslar ne de yeni ortaya çıkan Almanlar (müttefik maskesi altında)  tek başına yapmamalıydı.
Birinci Döngüye Mustafa Kemal Tokadı. 1853 Kırım süreci, birinci 70 yıllık döngü sonunda 1923’de Mustafa Kemal sayesinde yeni bir cumhuriyetle durduruldu. Bu süreç İkinci Dünya Savaşına rağmen tarafsız ve bağımsız bir şekilde 12 Mart 1947’ye kadar sürdü. Yine bir 12 Mart günü Truman doktrini ilan edildi ve Mustafa Kemal’in cumhuriyeti bir kez daha Sovyet notalarına karşı bu kez ABD ağabeyliğindeki Avrupa/Atlantik sistemin himayesine sığındı. Halbuki Almanlar 1941’de Trakya’ya dayandığında bile tarafsız Türkiye’ye saldıramamıştı. Yani Türkiye’nin o şartlarda dahi kimsenin korumasına ihtiyacı yoktu. Daha da öte notalar döneminde Sovyetler henüz nükleer bir güç değildi.
Truman Doktrini ve İkinci Döngü. 12 Mart 1947’de başlayan ikinci 70 yıllık döngü de 15 Temmuz 2016 ‘ya kadar sürdü. Türkiye’yi önce Mustafa Kemal’den daha sonra Ege ve Akdeniz’den uzaklaştıran yeni süreç, başta ulusal savunma sanayinin gelişimini engelledi. Güdümlü popülist bir demokrasi modeli ile yarı cahil bir halk kitlesinin yaratılmasını hedefleyerek, dinin siyasete alet edilmesini her alanda teşvik etti. Komünizmle mücadele adı altında Kemalizm’in yok edilmesi ve Atatürkçü Düşünce Sistemi gibi soyut bir kavrama dönüştürülmesine katkı sağladı. 1950’de BM kararı ve TBMM onayı olmadan binlerce Türk askerinin Kore’ye mazlumlara karşı savaşa gönderilmesini sağladı. Bu sayede Türk insanının emperyalizm emrinde ucuz kan olduğunu ispat eden ülkemiz 1952’de NATO ya kabul edildi. Kıbrıs ve Ege’de yaratılan Yunan oldu bittilerinde her zaman onların yanında oldular. 1955’de Bağlantısızların Bandung Konferansında mazlum milletlerin karşısına Mustafa Kemal’in Türkiye’sinin hegemon Atlantik sistemin tetikçisi olarak çıkarılmasını teşvik ettiler. 1958’de eski dostumuz  Cezayir’in bağımsızlığına karşı BM’de oy kullandırtılmasını sağladılar. Türk halkının haberi olmadan topraklarımıza nükleer Jüpiter füzelerini yerleştirdiler. Yine haberimiz olmadan topraklarımızdan Amerikan casus uçaklarının kaldırıldığını bir U2 uçağı, Sovyetler üzerinde düşürüldüğünde öğrenebildik. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini teşvik ederek üretime dayalı karma ekonomik modelin neo liberal ekonomik sisteme dönüşmesini sağladılar. Kıbrıs’ta açık bir Türk soykırımına mani olmak için müdahale eden ülkemizi 4 yıl süren ambargo ve müteakiben Asala Ermeni terörü ve soykırım yasaları ile cezalandırdılar. Soğuk Savaş sonunda cam dükkanına giren fil gibi, Ortadoğu darmadağın edilirken Türkiye’yi yeni maceralara zorladılar. Irak, Libya Suriye paramparça edilirken, Kürdistan’ın yani ikinci İsrail’in kurulmasını hedeflediler ve Türkiye’nin parçalanması, küçülmesi, ulus devlet ile üniter yapısının yok edilmesi için her türlü iç ve dış teşviklere yol verdiler. KKTC’nin akla ziyan Annan Planı ile yok edilmesine destek verdiler. Karadeniz’deki Montreux dengesini alt üst etmeye çalıştılar. Mustafa Kemal’in Türkiye’de yarattığı değerleri yok etmeye yönelik her türlü eylemi destekleyen siyasi partilere destek verirlerken, örümcek ağı gibi ülkeyi saran yıkıcı bölücü ve dönüştürücü tüm faaliyetlere sivil toplum, insan hakları ve demokratikleşme adı altında milyonlarca dolar ve avro akıttılar. Çin ve Rusya ile ilişkileri zora sokacak pek çok tertibe imza attılar. En önemlisi FETÖ denen hain örgütü yarattılar. Geliştirdiler. Üzerlerinden yürütülen kumpas davalara destek oldular.15 Temmuz 2016’da Türkiye’de bir iç savaşın tetikçisi olarak sahaya sürdüler. Ama yenildiler.
Üçüncü 70 yıllık döngüye İzin Verme. Bugün yeni bir konjonktür mevcut. Asya uyandı. Türkiye uyanıyor. Komşuları ile Batı Asya’da kendi bölgesinin jeopolitik kaderini ele almayı öğreniyor. Türk ekonomisi, demografik gücü ve savunma sanayi 1853 ve 1947 şartlarıyla kıyaslanamaz. İkinci döngüyü kırmakta olduğumuz günlerde, bu topraklarda atalarımızın imparatorluk kurduğunu, Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş devrimleri ile emperyalizme ilk tokat atabilen  ulus olduğumuzu unutmamamız gerekir. Ayrıca, vatan topraklarımız tarihte Türklerden başkası tarafından kurtarılmadı. Türk halkı kendine güvenmelidir. 1923-1946 arası döneme yeniden dönebilme artık potansiyel bir vizyon değil, kinetik bir gerçeklik olmalıdır. Atatürk’ün 13 Kasım 1918 günü sarf ettiği 3 kelime her zaman rehberimiz olmalıdır: GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER.



20 Kasım 2017 Pazartesi

Mavi Vatanın 34 Yıllık Güney Kalesi: KKTC


 




Mavi Vatanın 34 Yıllık Güney Kalesi: KKTC
                  Geçen Hafta KKTC’nin 34. yaş günüydü. Ne mutlu Kıbrıslı soydaşlarımıza; Ne mutlu Anadolu’ya. Doğu Akdeniz’de bağımsız ikinci bir Türk devletinin, geride 34 yılı bırakmış olması başlı başına bir başarıdır. İzolasyonlar, ambargolar, Rumlar ile coğrafi esaslara bağlı federatif birleştirme planları, Türkiye’de AB üyeliği uğruna Kıbrıs’taki Türkleri ikinci sınıf azınlık durumuna düşürmeye hazır,  Türk Ordusuna işgalci diyen, jeopolitik cahili  aymazlara rağmen, bu büyük bir başarıdır.
Dünya yepyeni bir çağa giriyor. Her hafta jeopolitik ve jeoekonomik sonuçları olan inanılmaz olaylara şahit oluyoruz. Geçen hafta Alman Der Spiegel Dergisinin  Çince kapakla çıkarak, Çin ekonomisini bir numaraya taşıyan habere imza atması; ya da  1990 yılından bu yana Atlantik sistemin stratejik ve ekonomik yatırım yaptığı Barzanistan’ın 48 saatte yıkıldığı bir konjonktürde KKTC’nin bağımsız bir varlık olarak geleceğe daha güçlü ve umutlu bakma zamanı gelmiştir. KKTC’nin ihtiyacı olan tek şey kendine ve Türkiye’ye güvenmesidir. Devletlerin hayatlarında hataları olabilir. Ancak talihin ve tarihin bu hatalı dönemlerde sürprizler yarattığı da vakıadır. 2004 yılında Rumların Annan Planına Hayır demesi Türklerin geleceğini kurtarmıştır. O dönem Atlantik sistemin daha doğrusu emperyalizmin gerçek yüzünü tanımamakta ısrar eden ve KKTC’nin kurucu Başkanı Merhum Rauf Denktaş’ın uyarılarına kulak tıkayan ve hatta onu küçük düşürücü davranışlarda bulunan Türk Hükümet mensupları 15 Temmuz 2016 gecesi aynı sistemin sadece iktidarın canına değil, tüm Türkiye’nin canına kastettiğini acı bir tecrübe ile anladı. Aynı emperyal sistem 1959-1960 kurucu anayasa, güvenlik ve garanti antlaşmalarına rağmen Kıbrıs’taki Türklerin de canına kastetmiş, 1963 yılında Makarios’un tek taraflı anayasayı değiştirme teklifinden kısa süre kanlı Noel’de  kadın ve çocukları dahi acımadan katletmesine seyirci kalmıştı. Lefkoşa’daki Barbarlık Müzesini gezerken yaşanan duygular çok ağırdır. Bu acıları yaşayan nesiller hayattadır. Annan Planına evet diyen ya da dedirtmek için her şeyi yapanlar, bu müzeye gidebilir mi? merak ediyorum. KKTC’nin Annan Referandum felaketi gibi bir olayı  şans eseri atlatması bir daha tekrar etmez. O nedenle mevcut ve gelecekteki iktidarların KKTC’nin geleceğine yönelik kararlarda jeopolitik yasalar ile hareket etme zamanı artık çoktan gelmiştir. KKTC’nin Jeopolitik kaderi sadece Kıbrıs Türklerinin geleceğini şekillendirmez. Anadolu’nun kaderi de ona bağlıdır.
KKTC’ye tam Bağımlı Anadolu. Türkiye’nin güvenlik, savunma, refah ve mutluluğu çevrelendiği denizlerle iç içedir. Denizlerden soyutlanmamız yok olmakla eşdeğerdir. Deniz jeopolitiğimiz bu ilişkinin çerçevesini çizer. Merkezinde Türk Boğazları, Mavi Vatan yani deniz yetki alanlarımız ve KKTC vardır. Kıbrıs’ın kuzey kıyıları Türklerin elinde olmadığı sürece Anadolu rahat uyuyamaz. Türk gemileri Doğu Akdeniz’de emniyetle seyir yapamaz. Mavi Vatan dipleri yani deniz yetki alanlarımız refah üretemez. Bu nedenle temel jeopolitik yasa, Anadolu’nun her şartta  güneyden, yani Kıbrıs adası üzerinden kuşatılmasını reddeder. Bu kuşatma 1878 yılından 1974 yılına kadar sürdü. 15 Temmuz 1974 günü adada girişilen Nikos Sampson darbesi, Anadolu’nun karşısına asırlar içinde çıkacak yegane fırsatı sundu. Bu fırsatı günün konjonktürüne göre çok iyi kullanan atalarımız, 120 saat içinde Girne’de kıyı başını tuttu. 15 Kasım 1983’de de KKTC’yi ilan etti. Dünyanın Asya çağına hazırlandığı yeni dönemde bu stratejik kazanım, yani adada bağımsız Türk varlığına sahip olmanın Türkiye için  jeopolitik sonuçları çok değerlidir.
KKTC İkinci Donanmadır. Zira bu jeopolitik varlık, Lozan’da kaybedilen Ege adaları nedeni ile batıdan kuşatılmışlığımıza verilen en büyük cevaptır. Bir kaldıraçtır. KKTC’deki Türk askerinin varlığı ikinci bir donanma yaratmak kadar önemlidir. Bu kolordu sadece Güney Kıbrıslıların değil aynı zamanda Yunanistan’ın emrivakilerine de caydırma sağlamaktadır. Sanayi, nüfus ve dolayısı ile güçlü ekonomi ve demografileri olmayan GKRY ve Yunanistan, bugüne kadar Türkiye’ye karşı genişlemede daima batıyı yani emperyalizmi arkalarına almıştır. Ancak bugün durum çok farklıdır. 81 milyon nüfusu ve  dünyanın 13. büyük ekonomisi ile  Türkiye’nin savunmada dışa bağımlılığı her geçen gün azalıyor. 1984’den bu yana özel harp ve gerilla savaşında tecrübe birikimi olan bir ordumuz, kendi savaş gemisini ve silahlarını büyük oranda milli olarak yapan bir donanmamız var. Hepsinden öte Türkiye’de baca,  yani sanayi var. Her iki ülke de Türkiye’yi askeri alanda karşılarına alamayacaklarını biliyor. Bu nedenle yumuşak güç unsurlarını ve Bizans entrikalarını AB ve ABD üzerinden kullanarak siyasi hedeflerine erişmeyi hedefliyor.
Bağımsızlık Tek Seçenek. Türk ve KKTC Hükümetleri kendine güvenmeyi öğrenebilse, yeni konjonktürde Batı Asya ile her alanda işbirliğini geliştiren Türkiye’nin KKTC’nin bağımsız bir varlık olarak hayatını idame edebileceğini görecektir. Bunun için adımlar atılması gerekir. Türkiye ile KKTC arasında serbest ticaret anlaşmasının hayata geçirilmesi; Türk işadamlarının Barzanistan’a son 15 yılda yaptığı yatırımların benzerini KKTC’de yapmaları için Türk Hükûmetinin teşvikler çıkarması; AB’nin geçen haftalarda ilan ettiği  ortak ordu kurmaya yönelik PESCO (Daimi Yapılandırılmış İşbirliği) girişiminden sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinin KKTC’de deniz ve hava üssü kurması; KKTC’nin bağımsız be devlet olarak GKRY’nin 2004 yılında yaptığı gibi kendi MEB sahasını ilan etmesinin zamanı çoktan gelmiştir. KKTC’nin geleceği Anadolu’nun geleceğidir. Mavi Vatanımızın geleceğidir. Bağımsız KKTC varlığı Türkiye ve KKTC’nin artık temel ve değiştirilemez vizyonu olmalıdır. Her kim ki yeniden müzakere süreci ya da federal çözüm diyorsa bilin ki sadece KKTC’nin değil, Anadolu’nun geleceğini de tehlikeye atıyordur. Unutulmamalıdır ki, KKTC yavru vatan değildir. Anavatanın ta kendisidir.

 (Geçen haftaki Atatürk ve Türk Sovyet Rusya İlişkileri yazımın birinci paragrafında ‘’Musavatçlar Azerbaycan’ı kurarak cümlesinde Azerbaycan yerine Ermenistan; İkinci paragrafta Moskova Antlaşmasının tarihi 16 Mart  1921 yerine 7 Temmuz 1921 sehven yazılmıştır. Düzeltir ve okuyuculardan özür dilerim. CG)

15 Kasım 2017 Çarşamba

Mustafa Kemal ve Türkiye-Sovyet Rusya İlişkileri


 




Mustafa Kemal ve Türkiye-Sovyet Rusya İlişkileri
                  Birinci Dünya Savaşının sonunda dünya siyasi haritası alt üst oldu. Alman, Avusturya Macaristan, Rus ve Osmanlı İmparatorlukları artık yoktu. Bugünlerde 100. Yılı kutlanan anti-emperyalist komünist bir devrim ile mavi kanlı batı monarşilerinden kopan Rusya’da 1918-1922 arasında devam eden emperyal destekli işgal ve iç savaşın bir benzeri Anadolu’da yaşanıyordu. Kuvayı Milliye ile emperyalist işgalci devletler arasındaki bu savaşın bir amacı da Anadolu’nun gerek  Rusya gerekse Orta Asya Türk toplulukları ile irtibatını kesmekti. Transkafkasya üzerinde jeopolitik bir engel yaratarak Bakü petrollerinin kontrolünü sağlamak da amaçlardandı. Emperyalizmin planına göre Taşnaklar Ermenistan’ı, Menşevikler Gürcistan’ı ve Müsavatçılar Azerbaycan’ı kurarak "Kafkas Seddi"ni oluşturacaktı. Mustafa Kemal, Sevr imzalanmasından 6 ay önce 5 Şubat 1920 günü “Kafkas Seddi” üzerine “Kafkas Seddi’nin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz” demişti.
Türk Rus yakınlaşması. Bu sözlerde 3 ay sonra Kastamonu Milletvekili Yusuf Kemal (Tengişerk) başkanlığındaki Türk heyeti 25 Mayıs 1920 de Moskova’da ilk siyasi diplomatik görüşmelere başlar. Arkası gelir. 1921 Şubatında ilk Büyükelçimiz Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Moskova’dadır. I. İnönü zaferinden sonra Ankara Hükümetinin kendine güveni artmıştır. Ancak Enver Paşa yanlısı  Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin ayağını sürümektedir. Lenin ve Stalin’in müdahaleleri ile ilişkiler rayına girer. Böylece bir ittifak anlaşmasından ziyade savaşın lojistiğine katkı sağlayacak mutabakat sağlanır ve Lenin Hükümeti 1921 baharında 10 milyon altın ruble vermeyi kabul eder. 1920 Eylülünde ilk cephane sevkiyatı başlar. Bu süreç sonunda 16 Mart 1921’de Moskova antlaşması imzalanır. Kafkas seddi yıkılmaya başlamıştır. Ama 3 ay sonra Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması Sovyet tarafında endişe yaratır. Benzer endişeler de Enver Paşa sebebi ile Türk tarafında vardır. Ancak her iki ülke de ortak düşman batı emperyalizminin ağır saldırısı altında ilişkilerinin bozulmasını istemez. Sovyet Rusya Türkiye’nin batıya kaymasından çekiniyordu. Mustafa Kemal de Sovyet Rusya’ya askeri ve ekonomik yönden ihtiyaç duyuyordu. Atatürk ve Lenin liderliğinde Türk - Sovyet  Rusya ilişkileri geçmişte 13 kez savaşmış olmalarına rağmen güçlendi. Böylece Sovyet Rusya’dan gelen savaş cephanesinin katkısı ile Kurtuluş Savaşı sürdürülebildi.
General Frunze’ün Ziyareti. Mustafa Kemal bu dönemde en yakın desteği gördüğü Moskova’ya resmi bir ziyarette bulunmadı. Benzer şekilde Lenin veya Stalin de Türkiye’ye gelmedi. Ancak Türkiye’den üst düzey bir general olan Ali Fuat Cebesoy’un Moskova’ya Büyükelçi olarak atanması önemli bir işaret olmuştur. Diğer yandan 1921 Aralık ayında Sovyet Rusya’nın en seçkin generallerinden, devrim kahramanı ve Vrangel ordularını yenen Mihail Frunze’ü olağanüstü elçi sıfatı ile Ankara’ya göndermesi de önemli bir güven işareti olmuştur. Bu ziyaret ve gelişen ilişkilerde Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aralov ve  Azerbaycan Büyükelçisi Ebilov’un büyük rolü olmuştur. Frunze’ün ziyareti karşılıklı güven ortamını geliştirirken, yumuşamayı da beraberinde getirmiştir. Frunze ziyaretinde Türk ordusunun ihtiyaçları ve Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması hakkında ayrıntılı bilgi aldı. Frunze, Ankara’dan Hariciye Komiseri Çiçerin’e çektiği 22 Aralık 1921 tarihli telgrafta, resmi görüşmelere başlamadan edindiği ön izlenimlerini şöyle anlatıyordu.
     “Dün akşam Kemal görüşmeye geldi… Bana, düşmana üstün gelmek ve onu Anadolu’dan atmak için ihtiyaç duydukları silah sayısını belirtti....Şunları söyledi:  Eğer iki-üç ay içinde; bahara kadar belirtilen araçları bulamazsak, diplomasi yolunu seçmek zorunda kalırız. Ben bunu istemiyorum. Biliyorum ki Batıyla anlaşmak, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin istilası anlamını taşır. Şu anki durumda üstün gelemeyebiliriz.’’ 25 Aralık 1921 günü yapılan ikinci görüşmede Frunze Mustafa Kemal’e “Sizin ekonominizin yeniden kurulmasında yardımcı olmak istiyoruz. Ancak siz, bizim ekonomik durumumuzu ve güçlüklerimizi biliyorsunuz. Bu nedenle istemlerinizde, bunları uygulama olanaklarımızı dikkate almanız gerekiyor’’ derken, Mustafa Kemal de Frunze’e “Ben iyi anlıyorum ki, insanlık en sonunda birleşmeli ve kardeşçe bir yaşam sürmelidir. İnsanlığın birleşmesi ve tüm anormalliklere, karşılıklı düşmanlıklara son vermesi için, ilk önce bu anormallikleri doğuran nedenler, yani insanın insan tarafından sömürülmesi sistemi ortadan kaldırılmalıdır.’’ Diyordu.
(Bu alıntılar için Sayın Yavuz Aslan’ın Kaynak Yayınlarından 2002 yıloında çıkan ‘’Mustafa Kemal M. Frunze Görüşmeleri - Türk Sovyet ilişkilerinde Zirve’’ isimli kitap ile Sayın Kemal Anadol’un 2018 başında çıkacak ‘’Kulağım Karadeniz’de’’ isimli kitaptan yararlanılmıştır.)
Kıssadan Hisse. Bundan kabaca 100 yıl önce Türk ve Rus jeopolitik rotaları Atatürk ve Lenin dostluğu altında emperyalizme karşı ortak cephe oluşturmuştu. Bugün geçmiş tekrar ediyor. Kafkas seddi yerine Doğu Akdeniz Seddi var. Suriye, Irak işgalleri, PKK, PYD, YPG, İŞİD, Kıbrıs’ın birleştirilme baskıları, Doğu Akdeniz’de Türkiye’den çalınmaya zorlanan 100 bin km2 deniz yetki alanı, Ege’de Yunan küstahlıkları ve ada/adacık işgalleri, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı İsrail, GKRY, Yunanistan ve ABD ortak deniz tatbikatları, 71 yıldır bağlı olduğu batı ittifakının Türkiye’yi getirdiği son noktadır. Ortadoğu batı tarafından fütursuzca etnik ve mezhep temelli çatışmalara hazırlanırken, Türk-Rus ilişkilerinin karşılıklı güven ve işbirliğine Kafkas Seddi dönemi kadar ihtiyacımız var. Bu ilişkinin bozulması için Türkiye’de son 71 yıllık Atlantik indoktrinasyonunun, teori ve pratiği ile  her alanda saldırıya geçeceğini tahmin etmek zor değildir. Türkiye, devleti ve halkı ile buna direnebilmelidir.