22 Ocak 2019 Salı

Avrasya Jeopolitiğinde Tektonik Kırılmalar Hızlanıyor

Description: IMG_0131 




Avrasya Jeopolitiğinde Tektonik Kırılmalar Hızlanıyor
Avrasya, geleneksel jeopolitik teoriler içinde İngiliz Mackinder’ın kalpgâh (Avrasya adasının çoğunluk eski SSCB topraklarını kapsayan kuzeyde Arktik Okyanusuna dayanan merkez alanı) ve Amerikalı Spykman’ın kenar kuşak devletlerinden (Avrasya adasını batı, doğu ve güneyden hilal bir kuşak ile çevreleyen, okyanuslar ve denizler ile kalpgâh arasında tampon oluşturan bölge) oluşmaktadır. Her iki teori aslında birbirine rakiptir.  Mackinder'in “Kim Doğu Avrupa’ya hükmederse Kalpgâh’a hâkim olur; kim Kalpgâh’a hâkim olursa Dünya Adası’na hükmeder; kim Dünya Adası’na hükmederse dünyaya hâkim olur” tezini Spykman, “Kim Kenar Kuşağa hükmederse Avrasya’ya hâkim olur; kim Avrasya’ya hâkim olursa dünyanın kaderini kontrol eder.” şeklinde değiştirmiştir. Hatırlatalım. Mackinder’ın dünya adası dediği yer Avrasya’dır.  Aslında her ikisi de sonuçta güçlü deniz egemenliği şemsiyesi altında Avrasya hakimiyetini hedeflemektedir.
Kenar Kuşağın Artan Önemi. II. Dünya savaşı sonrasında SSCB’nin çevrelenmesi (containment) için NATO’nun kuruluşu ve Almanya ile Japonya’nın ve hatta 1972 sonrası Çin’in ABD ile yakınlaşması Mackinder’ın teorisine uygun başlamış, soğuk savaşın ilerleyen yıllarında ve sonrasında Spykman’ın kenar kuşak teorisi öne çıkmıştır. Zira kenar kuşak denizler ve okyanuslarla etkileşim içinde idi. Bu kuşağı ABD Donanması gibi üstün bir deniz kuvveti ile etkilemek mümkündü. Soğuk Savaş sonrası kalpgâhın yenildiğini gören ABD, kenar kuşak şekillendirmesine daha çok önem verdi. 11 Eylül saldırıları ve terörle savaş paradigması ile Afganistan’a saldırı bu şekillendirmede önemli rol oynadı. Enerji ve su havzalarının kontrolü ile İsrail’in güvenliğini sağlama  hedefleri kenar kuşağın önemini daha da artırdı.
Kırılan Fay Hatları. Ancak 1996 sonrası üç önemli gelişme ile Avrasya’da  kenar kuşağın doğusunda Atlantik sistem aleyhine ciddi fay hatları kırılması yaşandı. Birinci kırılma,  1996 yılında ŞİÖ’nün kurulması üzerine Rusya ve Çin arasında stratejik yakınlaşma;  İkinci kırılma, 2013 sonrası Çin’in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi (BRI) ile bu ilişkinin stratejik ortaklığa dönüşmesi; Üçüncü büyük kırılma Çin Denizgücünün yükselişiyle yaşandı. Bugün Çin, Rusya ile birlikte Atlantik sistemi Avrasya’nın doğu sahillerine yaklaştırmayacak yeteneğe ve siyasi iradeye sahip. 15 Ocak 2019 günü ABD Savunma İstihbarat Ajansı (DIA) tarafından ilk kez yayınlanan Çin İstihbarat Raporunda  mümkün olan her yöntemle teknolojiye erişen Çin’in, Deniz Kuvvetleri yetenekleri, orta ve uzun menzilli füzeler ve hipersonik silahlar dahil olmak üzere bir dizi teknolojide lider konumuna yükseldiği ve bazı alanlarda dünya lideri olduğu belirtiliyor.
Deniz Gücü Hakimiyet Sağlar. Kara ve deniz güçleri arasındaki mücadelenin daima denizde güçlü olan tarafından  kazanılacağını gerek Napolyon Savaşları gerekse Birinci ve  İkinci Dünya Savaşları ile soğuk savaş ispat etti. Bu durum hegemonyanın da denizde güçlüye ait olacağı sonucunu doğurmaktadır ki Modelski teorisi de hegemonyanın her 100-150 yılda bir denizde el değiştireceğini savunmaktadır. Diğer yandan Çin, 21’nci yüzyıla kadar kenar kuşağın doğusunda Pasifik ile Kalpgâh arasında bir tampon, Rusya’yı çevreleyen karasal ve kıtasal bir güç olarak  görülürken bugün durum tamamen değişmiştir. Çin hegemonyanın hedefinde artık kenar kuşağın bir enstrümanı olmaktan çıkmıştır. Bu duruma gelmede Rusya ile ŞİÖ ve BRI üzerinden kurulan büyük ortaklığın etkisini bir kez daha hatırlatalım. Ancak denizgücü ve yüksek savunma yeteneği olmadan bu jeopolitik değişim gerçekleşemezdi.
Israrcı Bir Çin. Avrasya’da her geçen gün ABD ve Atlantik sistem aleyhinde genişleyen Çin-Rus ortaklığının ciddi dış yansımalarını yaşıyoruz. DIA’nın Çin İstihbarat Analizinin başlangıcında ‘’Çin, gücünü ve kendine güvenini arttırmaya devam ettikçe, ulusumuzun liderleri zaman zaman ABD çıkarlarına ters ve küresel etkileşimlerde daha çok söz sahibi olma konusunda ısrarcı bir Çin ile karşılaşacaktır ‘’ yorumu yer alıyor. Çin’in ısrarcı bir konuma yükseldiğini her seviyede görmekteyiz. Bunun en çarpıcı örnekleri Güney Çin Denizi ve Tayvan sorunlarında karşımıza çıkıyor. 20 Aralık 2018 tarihinde Çin/Shenzen’de bulunan Askeri Bilimler Akademisinde Komutan Yardımcısı Tümamiral Lou Yuan, ABD ile Güney Çin denizindeki anlaşmazlığın son bulması için Dong Feng-21D ve Dong Feng-26 füzeleri ile Çin’in iki  Amerikan uçak gemisini batırmasının yeterli olacağını; bunun da 10 bin kişinin ölümüne mal olabileceği vurgusunu yaptı. Amiral Yuan’ın bu konuşmayı kendi iradesi ile yapması mümkün değildir. Böylesine iddialı bir tehdidi Komünist Parti onayı olmadan yapması  düşünülemez. Bu konuşmadan 3 hafta sonra 14 Ocak 2019 tarihinde ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral John Richardson, Pekin’de Çin Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Shen Jinlong ile buluştu. Toplantının amacı denizdeki karşılaşmalarda savaş gemileri arasında istenmeyen kışkırtma ve tırmanmaların önlenmesine yönelik tedbirlerin gözden geçirilmesiydi. İlginç olan da davetin, iki komutan arasında rutin yapılan bir video telekonferans sırasında Çinli Komutan tarafından yapılması ve ABD tarafının bu ziyaret teklifini derhal kabul etmesidir. Küresel barış için bu tip ziyaret ve görüşmelerin ne kadar önemli olduğunu vurgulamakla birlikte, Amerikalı komutanın kısa bir ikaz süreci içinde daveti derhal kabul etmesinin Çin’in elinin ne denli güçlendiğinin bir göstergesi olduğunu belirtmeliyiz.
Yeni Durum. 1959 yılında Devlet Başkanı Mao ‘’Bir gün –ne zaman olacağı önemli değil- ABD dünyanın geri kalanından ve Batı Pasifikten ayrılmak zorunda kalacaktır’’ demişti. Aynı lider ‘’1000 yılda sürse Çin nükleer denizaltılara sahip olmalıdır’’ sözlerinin de sahibiydi.  Bugün Çin donanması, nükleer denizaltıların yanında denizde büyük güç olmanın en önemli şartı olan uçak gemilerine de sahip. Birinci ve ikinci adalar zinciri ile Çin ana vatanına rakip hiç bir deniz gücünü yaklaştırmayacak yeteneğe ve siyasi kararlılığa da sahip. Tarihten ders alıyorlar. Avrasya jeopolitiği yeniden yazılıyor. Ülkemizde hala bazı odaklar tektonik gelişmelerin farkında olmadan soğuk savaş artığı küçük taktiklerle oyalanıyor. Spykman ve Mackinder jeopolitik teorilerinin bile yerinden oynadığı bir dönemde ABD beslemesi Rabia Kadir benzeri etki ajanlarının Türk-Çin ilişkilerini bu kritik dönemde kirletmesine devlet alet olmamalıdır. Zaman Avrasya’da 21nci yüzyıl Türkiye’sinin kaderini şekillendirmek zamanıdır.


15 Ocak 2019 Salı

Rauf Denktaş Ruhunu Geri Getirebilmek


Rauf Denktaş Ruhunu Geri Getirebilmek
Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı, Rauf Denktaş’ın vefatının 7’nci yıldönümü. Kendisini minnet, takdir, özlem ve vefa ile anıyoruz. 13 Ocak 2012 tarihinde vefat haberini aldığımda, Balyoz kumpası üzerinden özgürlüğümün çalındığı Hasdal Askeri Cezaevinde bulunuyordum. Yıkılmıştım. Kuzey Kıbrıs’ın en büyük kalesi, Türklük onurunu korumak için hayatını her türlü tehlikeye atabilen ulusal kahramanı, Kıbrıslı Türklerin babası, mücahitlerin lideri aramızdan ayrılmış, kaderin ona biçtiği görevi tamamlamış olmanın onuru ile sonsuzluğa yelken açmıştı. 
Hasta Yatağından Annan’a Hücum. Onu 2003 sonbaharında Annan Planı rezaletini önlemek için Ankara’da verdiği dizi konferanslardan birinde bizzat tanıma şerefine nail olmuştum. Dinleyicilere haykırmıştı: ‘’Bu plan Kıbrıs Türkünün sonunu getirir.’’ Ağzından çıkan her kelimeyi dikkatle dinleten bir hatip, yılların tecrübesi ile en zor zamanlarda en doğru rotayı çizebilen bir lider olarak herkesi büyülemişti. O karanlık günlerde Türkiye’de iktidar ve muhalefetin de desteği ile  Kıbrıs’ta 1963’den 1974 yılına kadar birbiri ile savaşmış, birbirinden nefret eden iki farklı toplum zorla birleştirilmeye çalışılıyor ve bu uğurda medya ile sivil toplum örgütleri ve yabancı istihbarat servisleri ellerinden geleni yapıyordu. Hasta yatağından KKTC Hükümetine yazdığı ikaz mektubunda ‘’1960 Anlaşması üç yıl devam edebildi. Halkımızın çoğunu göçmen ve topraksız bırakacak olan bu yeni zorlama, kanımca hepimizi derinden üzecek sonuçları verecektir’’ diyordu. İkazları yetmedi. Hayatının en üzücü günü, hasta yatağında Kıbrıslı Türklerin % 65’inin plana ‘’Yes be Annem’’ mottosu ile evet diyerek, vatanlarına ihanet ettiğini yaşamış olmasıydı. TMT’nin kurulmasına öncülük eden, genç yaşından itibaren ölümü ve hapsi göze alarak Türk halkını korumaya çalışan bir önderin, bundan daha büyük bir acısı olabilir miydi? Ateşi ve ihaneti görmeye devam edecekti. Rauf Denktaş Annan Planına karşı çıktığı için ne acıdır ki kumpas davaların lokomotifi Ergenekon kazanına da atılıyordu. 21 Şubat 2009’da bir gazeteye verdiği mülakatta şunları söylemişti:  “Bunları bekliyordum, çünkü Türkiye'de Kıbrıs davasını savunuyorum...Eğer hala Kıbrıs Türkleri ve Türkiye işlerin teslimiyete gittiğini görmez ve bu kanaldan çıkmazsa tehlikeli bir kanalda olacağız. Bunları söylediğim için herhalde gücenenler vardır ve beni susturmak istiyorlar ama bunlarla susturamazlar. Türk milletine milli davamızın ne olduğunu, nerelere gitmekte olduğunu söylemek bizim borcumuzdur, Sayın Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ı ikaz etmek bizim görevimizdir.
Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’ye Dersler. Merhum Rauf Denktaş’ın vefatından kısa süre önce Kuzey Kıbrıs Türk milletine bir vasiyet niteliğinde olan konuşması 2013 yılı başında basında yer aldı. Her cümlesi özenle seçilmiş bu konuşmada adeta geleceğe yönelik bağımsızlık manifestosu niteliğindeydi. Şöyle diyordu: 
                  ‘’Devletsiz olmak demek, her şekli ile aciz kalmak demektir. Başkalarının desteğine ihtiyaç içinde yaşamak demektir. Bu destek gelmeyince de her şeyi kaybetmek demektir. Dünyada devletsiz yaşayan insan bulunabilir ama devletsiz yaşayan millet yoktur. Kıbrıs Türkleri; milli bir toplumdur, Türk milletinin ayrılmaz bir parçasıdır. Devletini kurmak için vermiş olduğumuz mücadeleyi unutmadık, unutturmayacağız. Bu mücadelenin ne zorluklarla geçtiğini, nelere katlandığımızı sizler bilirsiniz, çocuklarınız bilmeyebilir. Onlara bugünleri, mücadeleyi, Rumların yapmak istediklerini, niye yapamadıklarını anlatmak hepimizin vazifesidir, borcudur... Başınız daima yukarıda olsun. Hiç bir şekilde Türklüğünüzden, Atatürk ilkelerinden ödün vermeyen sizler; gelecek yıllarda da andınızı devamlı suretle yenileyiniz ve ilerleyiniz. Unutmayınız ki devlet demek; hürriyet demektir, kendimize hakim olmak demektir, kimsenin boyunduruğu altına girmemek, ayakta durmak demektir. Devletsiz iseniz çulsuz bir insan gibisinizdir. Atatürk, 'devlet' dedi, 'bağımsızlık' dedi, 'bağımsızlık benim karakterimdir' dedi...Biz onun nesliyiz... Bu yol bağımsızlık yoludur, egemenlik yoludur, vatan yoludur, devlet yoludur, Türklük yoludur, Türkiye yoludur...Kendinizden emin olunuz, Anavatana güveniniz. Anavatanın bir ağacının yaprağına bile zarar gelmemesi için titiz davranınız, duygulu davranınız. Anavatana gelecek her zarar biliniz ki on misli ile, belki de yüz misli ile bize de zarar verecektir...Devlet haysiyettir, namustur, ciddiyettir, bir varlıktır, evlat gibi varlıktır...Bunun adı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak konmuştur. Bu evladı yaşatmak, buna zarar verenlere 'dur' demek, hepimizin görevidir."
Yeni Rauf Denktaş’lara İhtiyacımız Var. Atlantik sistem, kontrol ve denge mekanizmalarını kuramamış az gelişmiş  demokrasilerde, gerek maddi gücünü, gerekse istihbarat elemanları ve devşirilmiş hainler üzerinden turuncu devrim yaratabilme yeteneğini kullanarak kendi lehine siyasi sonuçları elde edebileceği partiler ile liderlerini iktidara taşıma gayretinden vaz geçmez. Bu yeteneği kalmadığında askeri darbeler veya ekonomik kriz yaratma seçeneklerini masaya sürer. KKTC’de 2002 sonrası büyük bir değişim yaşandı. TMT ekolünün dağıtılması, Annan Planı referandumunda anavatanın maalesef emperyal cephenin yanına geçmesi ile KKTC’nin sosyo genetik kodları ile oynandı. Dönemin TC Dışişleri Bakanlık Müsteşarı Uğur Ziyal, Türk tarihinin utanç abidesi Annan referandumundan 11 yıl sonra bir mülakatında bakın ne diyor: “Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündük ama bir yanlışımız oldu. Rumlar Planı reddederse KKTC’nin statüsü ne olacaktı! İşte bunu öngöremedik. Yaptığımız hata bu oldu”. İşte bırakalım KKTC’yi Türkiye için jeopolitik bir intihar olacak planın referandumuna yüksek bir devlet bürokratımızın bakışının içler acısı durumu. KKTC’nin ve Türkiye’nin jeopolitik bilen liderlere ihtiyacı vardır. Rauf Denktaş’ı Kıbrıslı Türklerin babası yapan onun sadece kahramanlığı ve cesareti değildi. Siyaset ile askeri coğrafyayı buluşturabiliyordu. Bugün eğer Atlantik sistem, Doğu Akdeniz’de yanına Mısır ve İsrail’i alarak Türkiye’yi boğmaya kalkıyor ve biz buna direnebiliyorsak, bu direnişin en büyük payandası KKTC varlığı ve o topraklardaki askerimizdir. Her ikisinin gerçekleşmesinde Rauf Denktaş liderliği ve ruhu temel oyun kurucu olmuştur. Nasıl Mustafa Kemal‘siz Türkiye; Gandi‘siz Hindistan; Cinnah’sız Pakistan düşünülemez ise Denktaş’sız KKTC düşünülemez. Bugün onun ruhuna her zamandan daha çok ihtiyaç vardır. Rumların ve AB’nin uşağı olarak yaşamak isteyenlere en büyük ‘’kendine gel tokadı’’ Denktaş ruhundan gelecektir. Türkiye’de en sevdiğim slogan ‘’Bu topraklarda Mustafa Kemaller Yenilmez’’ dir. KKTC halkının yerinde olsam bu sloganın yanına bir de ‘’Bu topraklarda Rauf Denktaşlar Yenilmez’’i eklerdim.


8 Ocak 2019 Salı

Denizci İstanbul

Description: IMG_0131 




Denizci İstanbul
İstanbul tarihi, coğrafyası ve ekonomik özellikleri ile bir deniz kentidir.  Ancak 2019 yılına girdiğimiz şu günlerde denizci olamamıştır. 
İstanbul’un Denizciliği Sınıfta Kaldı. Günde 14 milyon yolcu hareketinin olduğu bir kentte sadece 350 bin kişi deniz yolu ve yolculuğunu  kullanıyorsa; Tarihin dünya denizcilik mirasına kaydettiği en güzel yolcu vapuru tipi olan Şirketi Hayriye vapurları silueti ile kutsanan Haliç ve Boğaz suları bugün ütüye benzeyen dünyanın en çirkin gemi ve yolcu motorları ile göz kirliliğine maruz kalıyorsa; 15 milyonluk bir deniz kentinde sadece bir deniz müzesi (Naval Museum) (Beşiktaş) ve bir Sanayi Müzesi (Rahmi Koç Sanayi Müzesi) var ve hiç bir denizcilik müzesi  (Maritime Museum) yoksa; Dünyanın en eski deniz kenti olan bir şehirde sadece iki gemi müze (Fenerbahçe ve Uluçalireis)  varsa ve son 15 yıldır dünyanın en zengin batık gemi koleksiyonuna sahip Yenikapı Batıkları  alanı için hala bir müze kurulamamışsa; Yüzlerce meydanı olan bir kentte tek bir deniz ve gemi temalı meydan yoksa; Böylesine büyük bir deniz kentinde sadece 28 yelken kulübü ile yıl boyu sürekli yelken faaliyeti gösteren sadece bir bölge varsa (Moda-Fenerbahçe); İstanbul kıyılarında yüzme bilmediği için boğularak ölen vatandaşlarımız her yaz hemen hemen her hafta sonu haber oluyorsa;  Marmara Denizi, Karadeniz, İstanbul Boğazı, Haliç ile Adalar kıyılarının toplamı 350 km’yi aşan bir kentte kebapçı sayısı, balık restoranları sayısını onlarca kez katlıyorsa; Binlerce yıllık liman, gemicilik ve denizcilik geçmişi olan bir kentte deniz antikacı sayısı 10’u geçmiyorsa; Kentin yetiştirdiği deniz ressamlarının sayısı üç haneli sayılara yaklaşamıyorsa; Gemi modelcisi sanatçıların bir araya gelecek bir dernek odası bile yoksa; Yüzlerce üniversiteye sahip mega kentin hiç bir üniversitesinde denizcilik gücü ve denizcilik kültürü üzerine kürsü, enstitü veya araştırma merkezi yoksa; Bütçesi pek çok devlet bütçesinden büyük İstanbul Büyükşehir Belediyesinin münhasıran kentin denizcilik kültürünün tespiti korunması ve geliştirilmesine yönelik ne bir şubesi ne de bir dairesi yoksa; 1455 tarihinden bu yana gemi yapımı kesintisiz devam eden Haliç Tersaneler Bölgesi gibi, değil milli makamlar, UNESCO tarafından korunma altına alınması gereken bir denizcilik bölgesi, AVM ve beş yıldızlı oteller bölgesine dönüştürülüyorsa; 1895 yılında İstanbul’da 35 000 sandal ile  kürekli tekne kültürü varken bugün sandal sayısı 1000’in altına düşmüş ise; Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusu 1 milyonu bile bulmayan kentte  Şile’den Pendik’e; Kilyos’tan Florya’ya halka açık onlarca kumsal, plaj ve deniz hamamı varken bugün İstanbul’da temiz ve ücretsiz denize girilecek emniyetli bir yer bulmak neredeyse imkânsız hale gelmiş ise, İstanbul’un denizci kent özelliğinden bahsetmemiz mümkün değildir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Neticede denizcileşmeye son derece uygun özelliklere sahip, ancak bu özelliklerin varlığından bile haberi olmayanlar tarafından yönetilegelmiş  bir kentten bahsediyoruz.
Deniz Kültürü Denizcileşmenin Temelidir. Deniz kültürü bir devletin denizcileşmesinde en önemli faktördür. Deniz kültürü ne kadar köklü ve zenginse o devletin halkıyla birlikte denizcileşmesi o kadar kolay olur. Halklar denizci doğmaz denizci yapılır ve denizci olur. Bunu devlet yapar. Devletin yasama ve yürütme erkini de  siyasi partilerin temsilcileri oluşturur.  Bizim gibi aksak ve eksik işleyen demokrasilerde denizcileşme devlete bırakılırsa başarı elde etmek son derece zor olur. Zira iktidar veya muhalefeti temsil edenlerin kaynağı olan siyasi partilerde denizcileşme, bırakalım teoriyi pratik düzeyde bile yoktur.
Denizci Siyasi Parti Eksikliği. Programlarında halk ve devlet ile birlikte denizciliğin ve denizcileşmenin münhasıran hedeflendiği ve başarılmasına yönelik yol haritalarının bulunduğu siyasi parti (Vatan Partisi hariç) yoktur. Örneğin iktidar, Başkanlık sistemine geçildikten sonra Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının isminden denizciliği  kaldırmıştır. Bu konuda kamuoyuna bir açıklama bile yapılmamıştır. Günümüzde devlet sisteminde denizcilik kelimesinin geçtiği ne bir bakan yardımcılığı  ne de müsteşarlık söz konusudur.
Belediyeler de Denizden Uzak.  Belediyelerde de durum aynıdır. Tüm ülkede ama özellikle İstanbul’da denizi veya denizcileşmeyi kent kültür hedefleri arasına kayabilen belediyelerden  bahsedemeyiz. Örneğin günümüze kadar yapılagelen Belediye seçimlerinde hiç bir aday, hiç bir siyasi parti İstanbul Kentinin denizcileşmesini hedeflememiştir. 15 milyonluk kentte deniz ve denizciliğe  yönelik kalıcı büyük bir değer hiç bir dönemde topluma sunulmamıştır. Zira İstanbul’u bugüne kadar yönetenlerin ve seçimle işbaşına gelen Belediye Başkanları arasında deniz kültürüne sahip kişiler çıkmamıştır. Zira büyük çoğunluğu zaten İstanbul doğumlu değildir. Hayatlarında boğaz kıyısında denize giren,  kürek çeken, ya da yelken yapanların sayısı yok denecek kadar azdır. Benzer durum askeri rejimler sırasında da yaşanmıştır. Örneğin gençliğimin geçtiği Sarıyer/Büyükdere’de Boğaziçi’nin tek  yüzme ve sutopu kulübü olan Büyükdere Yüzme İhtisas Kulübünü ve ayakta kalan tarihi tek dalyan evini 12 Eylül darbesinden sonra askeri rejim buldozerlerle yıkmıştır. Bugüne kadar gelen hiç bir Sarıyer Belediye Yönetimi de Boğazın en büyük ilçesinde ne bir yüzme ne de yelken kulübü kurmamıştır. Ama her sene milyonların aktığı futbol kulübü vardır.
Hiç mi bir şey yapılmıyor? Bazı belediyelerin İstanbul’da çölde vaha benzeri başarılarından bahsetmek gerekir.  Örneğin Beylikdüzü Belediyesi kıyılarındaki batıklara yönelik sualtı arkeolojisi alanında ciddi atılımlar yapabildi. Beyoğlu Belediyesi de Haliç kıyılarında kürek ve yelkencilik faaliyetlerini artırmaya yönelik kısıtlı da olsa girişimlerde bulundu. 15 milyonluk bir şehirde başarı diye yazmaya çalıştıklarım gelişmiş denizci ülkelerin sahil kasabalarında bir ay içinde yaşananların onda biri kadar bile değil. Ne acıklı değil mi? Yaklaşan Belediye seçimlerinde değişim olabilir mi? Hangi siyasi parti Denizci İstanbul hedefini seçme farkındalığını elde edebilir? Bunu zaman ve partilerin entelektüel birikimi belirleyecektir.


1 Ocak 2019 Salı

2018’den 2019’a Okyanus ve Denizler Cephesi


2018’den 2019’a Okyanus ve Denizler Cephesi
2018 yılını geride bırakıyoruz. Bu köşeyi düzenli okuyanlar 21’inci yüzyılın deniz ve okyanuslar yüzyılı olduğunu savunduğumu çok iyi bilirler. 2018, gerek dünya, gerekse ülkemiz için  bu yönelişi her yönü ile ispat eden bir yıl oldu. Geniş bir perspektifte jeopolitik düzlemden, teknik gelişmelere hemen her hafta tarihte örneği az görülen süreçleri yaşadık.
Gergin 2018.  Güney Çin denizinde artan ABD-Çin rekabeti sonucu iki tarafın savaş gemileri arasındaki gergin karşılaşmalara şahit olurken, Baltık ve Kuzey Denizlerinde soğuk savaş döneminde bile yaşanmayan çok büyük çaplı Rus ve NATO tatbikatlarını ve en önemlisi ABD Atlantik Filosunun 7 yıl aradan sonra tekrar aktive edildiğini; sorumluluk sahasına Arktik Okyanusunun eklendiğini gördük. Hint Okyanusu’nda Hindistan’ın ilk nükleer balistik füze denizaltı karakolunun başlaması ya da ABD Pasifik Komutanlığının adının törenle Hint-Pasifik Komutanlığı olarak değiştirilmesi dikkat çekerken, Pasifik Okyanusunda Çin ve Japon donanmalarının her alanda gövde gösterilerinin artışı bölgede yaşananlar arasına girdi. Çin’in Bir Kuşak Bir Yol (BRI) girişimi çapını, kapsamını ve etkisini genişlettikçe özellikle deniz ipek yoluna (MSR) yönelik yatırımlarının jeopolitik sonuçlarına bağlı olarak büyük bir batı propagandası ile karalandığını ve ABD’nin adeta ticaret savaşları üzerinden Çin’e OBOR cephesinde ilan edilmemiş bir savaş açtığını gördük. Dünyada denizaltıya sahip olmak için sahildarlar adeta birbirleriyle yarışırken, Brezilya’nın nükleer denizaltı sahibi ülkeler arasına girmek için tedarik ve inşa sürecini başlattığına  şahit olduk. Sadece denizaltılar değil, değişik platformlardan atılabilen gemiye karşı güdümlü mermi, gezgin (cruise) füzeler ve balistik füze proliferasyonunun, küresel etki ve erişime sahip donanmaların karşısında büyük bir engel olarak çıkmaya devam ettiğini söyleyebiliriz.
Çevre Denizlerimiz Barut Fıçısı. Diğer yandan Karadeniz ve Doğu Akdeniz,  kutuplaşma, gerginlik ve ganbot diplomasisi uygulamalarının en yoğun ve uç örneklerinin yaşandığı deniz alanları oldu. Kerç Boğazı krizi,  Atlantik cephenin Ukrayna Donanma unsurlarının jeopolitik kobay statüsünde bir nevi kışkırtma enstrümanı olarak Rusya üzerine sürülmesinin son derece onur kırıcı örneğini teşkil etti. Rusya gemileri tutukladı. Doğu Akdeniz ise Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların kendi güçlerine dayanmadan emperyalizmin ihtiraslı vekilleri olarak Türkiye’ye hayati sorunlar çıkarmaya devam ettiği bir alan oldu. Bu ikili, AB’nin sözde deniz yetki alanı haritalarına ve 2004 yılında Güney Kıbrıs Rumlarının tek taraflı ilan ettiği sözde sınırlara göre arkalarına ABD, İsrail, Mısır ve AB ülkelerini alarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki mavi vatanından 100 bin km. kareye yakın bir alanı gasp etmeyi hedeflemeye devam ettiler. Doğu Akdeniz’de 2018 yılında yaşanan Türkiye karşıtı eylemler, 1974 yılından bu yana Ege’de Yunanistan’la yaşanan kriz ve sorun alanlarından çok farklı şekilde cereyan etti. Ege sorunlarında Türkiye ve Yunanistan arasına üçüncü taraflar girmemişti. Başta NATO ve ABD söz konusu krizlerde Türkiye’yi doğrudan karşısına alacak politik söylem ve eylemlere başvurmadan dolaylı tutum stratejisi ile Yunanistan’ın tarafını tutmayı tercih ederdi. Doğu Akdeniz’in ispat edilmiş enerji kaynakları potansiyeli ve özellikle başarısız FETÖ darbesi sonucu Atlantik sistem ile Türkiye arasındaki bağların kopma derecesine girmesi, yeni ve farklı bir durum arz ediyor. 2016 sonrası Atlantik sistem sadece söylemle değil, eylemleri ile Türkiye karşıtı cepheyi sadece kurmuyor aynı zamanda büyütüyor ve yönetiyor. 2018 yılı, Türkiye’nin 21’inci yüzyılda çok büyük mücadele vereceği Doğu Akdeniz cephesinde açık düşmanlığın net bir şekilde ilan edildiği yıl oldu. Bu aşamanın bir sonraki adımının -Yunan ve Rum ikilisinin kışkırtmalarına dur diyen olmaz ise – Türkiye’ye karşı silahlı müdahale olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Böyle bir aşamaya Atlantik sistemin izin verip vermeyeceğini zaman gösterecektir. Ancak tetiğin çekildiği anda Türkiye’nin Atlantik sistemden tamamen kopacağı unutulmamalıdır.
2019’da Beklenenler.  Büyük güç rekabetinin ilan edildiği bir dönemde en büyük çekişmenin denizde yaşanması  kaçınılmazdır. Zira tarih boyunca hegemonya denizde el değiştirdi. 11 Eylül sonrası küresel terörle mücadele paradigması altında öne çıkan denizde güvenlik kavramı 2019’da yerini tamamen denizde savunma paradigmasına bırakacaktır. Yeni jeopolitik iklimde okyanus ve deniz alanlarında gerginliklere paralel, deniz tatbikat sayıları, süreleri ve kapsamları Kuzey Atlantik, Akdeniz ve Pasifik harekat alanında artacaktır. Özellikle Karadeniz’de Ukrayna’ya destek  üzerinden NATO deniz varlığı kışkırtıcı şekilde artış gösterecektir. Denizde stratejik nükleer denizaltı karakolları ile diğer sınıf denizaltıların rakip devlet yetki alanlarına sızmaları ve bu kapsamda denizaltı savunma harbi alanında insansız araçlar dahil yoğun faaliyet artışı yaşanacaktır. INF anlaşmasından çekilecek ABD’nin Avrupa’da uygulayacağı yeni silahlandırma programında Rusya’ya karşı harcanabilir (ucuz kan) statüsündeki cephe ülkeleri olarak, Romanya ve Polonya ile birlikte Baltık Cumhuriyetleri öne çıkacaktır. Bu ülke donanmalarına ABD’nin yeni savaş gemisi hibe kararları sürpriz olmayacaktır. Romanya’nın Karadeniz’de sürekli NATO deniz gücü varlığı talepleri artış gösterecektir. Diğer yandan Tayvan Boğazı, Güney ve Doğu Çin Denizinde ABD, bölgedeki müttefiklerine danışmadan tek taraflı olarak Çin ve Rusya’yı silahlı çatışma sınırına taşıyacak şahin tutumlu kışkırtmalarını artırabilecektir. Benzer şekilde ABD’nin Çin’le Rusya arasındaki ittifakı zayıflatmak için Hindistan’ı denizde yanına çekecek -Malabar serisi tatbikatlar gibi - her türlü işbirliğini deneyeceğini söyleyebiliriz. Aynı durum Vietnam ile artacak deniz işbirliğinde gözlenecektir. İran ile taktik sahada gerek Hürmüz Boğazında gerekse Arap Denizinde bilek güreşi  devam edecektir. Ancak bu güreş kapsamlı silahlı çatışmaya dönüşmeyecekse de Bab el Mendeb Boğazını kontrol eden Yemen’in İran kontrolüne girmesine vekil savaşları üzerinden izin verilmeyecektir. Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ege’de Yunanistan ve Atlantikçi müttefiklerinin tahrik ve kışkırtmaları devam edecektir. Türkiye sabır, dikkat ve soğuk kanlılıkla kışkırtmalara  dengeli ve etkili cevaplar vermeye devam etmelidir. 21’inci yüzyılda kaçınılmaz şekilde Asya Pasifik cepheye yaklaşan Türkiye Akdeniz’deki düşman cepheyi yarabilmek için Rusya ve Çin ile her alanda ilişkilerini geliştirmek ve her şeyden önce Libya, KKTC  ve Suriye ile MEB sınırlandırma anlaşmalarını tamamlamak zorunda kalacaktır.

‘’Tüm okuyucuların yeni yılını kutlar, sağlıklı, huzurlu, mutlu ve müreffeh günler dilerim.’’

23 Aralık 2018 Pazar

Dünden Bugüne Vietnam Dersleri ve Suriye


 




Dünden Bugüne Vietnam Dersleri ve Suriye
Vietnam Savaşı üzerine bugüne kadar çok şey yazıldı ve söylendi. Ancak bu savaşı siyasi askeri ve psikososyal sonuçları ile incelemek ve zaman zaman geriye dönerek hatırlamak, yeni dünya düzeninin kurulduğu; ABD’nin ani bir karar ile Suriye’den çekileceğini ilan ettiği ve Savunma Bakanı Mattis’in istifa ettiği şu günlerde çok önemli. Zira ABD, bugün de aynen Vietnam Savaşının son yıllarındaki gibi ciddi kutuplaşma ve akıl karışıklığı içinde bir devlet.
Silah Lobisinin Savaşı. 1954 -1975 yılları arasında, Vietnam halkının Amerikan savaşı dediği ikinci Hindi Çini savaşı yaşandı. Bu savaşın hedefi ABD’nin Asya’da komünizmi çevrelemesiydi. Zira arkalarına sahte bir oylama ile BM’yi almasına rağmen, Kore yarımadasında savaşın bittiği 1953 yılında, kuzeydeki komünist devletin kurulmasını önleyememişlerdi. 1949 yılında Çin’in devasa komünist bir Asya devleti  olarak egemenliğini sağlamasından sonra Kuzey Kore, Asya’nın kalbinde ikinci komünist bir devlet olarak doğmuştu.  Fanatik bir komünizm düşmanı olan ABD Başkanı Truman’a göre Vietnam düşerse, Asya’nın domino taşları gibi komünizme teslimiyeti önlenemezdi. ABD, Fransa yenilgisinden sonra 1954 yılında 18. Paralelin kuzeyinde kurulan Kuzeydeki komünist Vietnam rejimini kapitalist Güney Vietnam’ı destekleyerek değiştirmeliydi. Diğer yandan İkinci Dünya Savaşının muzaffer Amerikan ordusunu besleyen  dev silah sanayinin yeni savaşlara ihtiyacı vardı. Birinci Hindi Çini savaşına uzak duran ABD, Vietnam Savaşına müdahil olmalıydı. 1953 -1961 arasında Başkan olan Eisonhower önce danışmanlar ve finansal yardımla işe başladı. Ancak doğrudan askeri yardımlar J.F. Kennedy  zamanında (1961-1963) gerçekleşti. Savaş boyunca 34 milyon sorti yapacak Amerikan helikopterlerinin ilk grubu 1961’de Güneye konuşlandı. 1963’de başkan olan L.B. Johnson,  aslında bu savaştan uzak durmak istiyordu. Ancak temsil ettiği Demokrat Parti iktidarında Çin‘in komünist bir devlet olarak kurulmasına izin verilmişti. Hata tekrar edilmemeliydi.  
Kazanılmayacağı Bilinen Bir Savaş. Yanına SEATO (Güneydoğu Asya Anlaşması Örgütü)nü de alan ABD, Kuzey Vietnam Ordusu ve müttefiki Güney Vietnamlı Vietkong gerillalarına karşı önce vekalet savaşını, 1964 sonrası da doğrudan kendi savaşını başlattı. 1965’de 23 bin askeri olan ABD’nin 1967’de 540 bin askeri sahadaydı. Her sene 30 milyar dolar harcanıyordu. Hava Kuvvetlerinin inanılmaz boyutlulardaki ateşgücü desteğine rağmen Johnson savaşı sonlandıramadı. Zten kazanamayacaklarını biliyordu. (CIA emrindeki Rand firmasının bu savaşın kazanılamayacağını 1967 yılında çok gizli bir raporla Başkana bildirildiği 1971 yılında New York Times gazetesi tarafından açıklandı.) İktidara gelmek için her türlü yalan ve dolanı kullanan Cumhuriyetçi R. Nixon, Vietnam’dan asker çekme ve savaşı sonlandırma vaadiyle 1969’da iktidar oldu. O da savaşın kazanılamayacağını biliyordu. Halkı sürekli barış ve asker çekme vaadiyle kandıran Nixon, uzun bir süre kongre ve hatta bazı hükümet üyelerinin bile haberi olmadan Laos ve Kamboçya’yı bombalattı. Amerikan askerleri tarafından işlenen My Lai katliamı gibi ciddi savaş suçlarının cezasız kalmasına göz yumdu. Nixon, sonunda Watergate skandalı ile istifaya zorlandı ve 1973 yılında yerini Gerald Ford’a bıraktı. Ford, 1973 yılında Paris’te Kuzey Vietnam ile anlaşmaya vardı ve ABD Vietnam’dan çekildi.
Uzun Bir Savaş. Bu savaş Afganistan savaşına kadar ABD’nin en uzun savaşı oldu. Vietnam Savaşı, ABD’nin 19. Yüzyıldaki iç savaştan sonra kendi içinde en çok bölündüğü bir savaş oldu. Dünyaya yansımaları büyük oldu. Öyle ki küresel çapta 1968 üniversite gençliği başkaldırı ve hareketlenmelerinin başlamasında bu savaş büyük rol oynadı. ABD’de üniversite çağındaki gençlerin zorunlu askerlik hizmetine (draft) çağrılması ve vatanlarından onbinlerce kilometre uzakta ölmelerini protesto ile 1964 sonrasında başlayan savaş karşıtı hareketler, Chicago, San Francisco, Detroit, New York ve başkent Washington DC’de ordu ile halkı karşı karşıya getirecek, halkın üzerine ateş açılacak, kadar ciddi ölümlü çatışma ortamını yarattı. Kuzey Vietnam’ın zaferi ile sonuçlanan bu uzun savaşın sonunda  ABD, 58 bin askerini kaybetti. Vietnam’ın kaybı 2 milyon civarındaydı. Savaşı ölerek kazanmışlardı.
Bugüne dersler Vietnam Savaşı ABD içinde birden çok ABD olduğunu ispat etmişti. Lobi ve çıkar grupları arasındaki mücadele, ülkenin kaderini belirliyordu. Siyasi hedef birliği olmadığından her kurum kendi içinde dağılıyordu. Amerikan Başkanları değil kendi halkına, kendi hükümet üyelerine bile yalan söyleyebiliyordu. 1968 sonrası Vietnam’da savaşan her 10 Amerikan askerinin yarısı uyuşturucu kullanıyordu ve emir komuta zinciri darmadağınıktı. Sonuçta yenildiler. Vietnam Yenilgisi Amerikan halkının toplumsal hafızasında kara bir leke olarak yerini hala koruyor. ABD Silahlı Kuvvetleri Vietnam sonrası zorunlu askerliği kaldırdı ve paralı askerliğe geçti. Buna rağmen Amerikan halkı savaşlarda kendi insan kayıplarını hala kabul edemiyor. Geçen hafta ABD, Suriye’den çekilme kararı aldı. Bu karar önemlidir. Ancak kalıcı olup olmadığını zaman ve eylemler gösterecektir. Zira hem Johnson hem Nixon dönemlerinde zaman zaman Vietnam’dan kesin çekilme kararları alındığı halde, pek çok kez uygulamadılar. Zira seçim baskıları ya da çıkar grupları buna izin vermedi. Diğer yandan bu savaşta Kuzey Vietnam en büyük askeri zaferlerini, ABD yönetiminin zayıf ve kararsız dönemlerinde kazanmıştı.  Zira Amerikan yenilmezliğine inanmıyorlardı ve Sovyetlerle Çin’den düzenli lojistik destek alıyorlardı. Yani hem kan, hem demire sahiptiler. Bugün de Suriye’den çekilmenin ABD’de yarattığı fırtınayı izliyoruz. ABD içindeki çıkar gruplarının bölgedeki vekil müttefikleri ile yakında birbirlerine kuracağı komplolarda Türkiye asla oyuncu, yem, ya da kurban olmamalıdır. Hükümetin ve devletin tüm enstrümanları bu amaca yönelik soğukkanlılık ve akılcılığı sağlamak zorundadır. Bu süreçte ABD iç süreçlerinden etkilenmeden ulusal çıkarlarımızın gerektirdiği stratejik öncelikler asla göz ardı edilmemelidir. ABD’nin Suriye’de bulunma nedeninin hiç bir hukuki gerekçeye dayanmadığını unutmadan, devletimizin savunma ve güvenliğine yönelik hayati çıkarları korunmalıdır. Securitas Populi est Suprema Lex.