14 Mayıs 2019 Salı

Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanın Dibine Dikilen Bayrak

Description: IMG_0131 
Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanın Dibine Dikilen Bayrak
TPAO sondaj platformu Fatih için 3 Mayıs 2019 günü yayınlanan NAVTEX (Denizcilere İlan), tarihi bir dönüm noktasıdır. Bu ilan Türk siyasi ve denizcilik tarihinde yerini almıştır. 3 Mayıs - 3 Eylül 2019 tarihleri arasında Türk kıta sahanlığı içinde Kıbrıs Adası Batısında Fatih Sondaj gemimizin fiili alan çalışması yapacağı dünyaya ilan edilmiş, kısa süre sonra gemi Baf batısı 45 mildeki mevkiine ilerlemiş ve çalışmalara başlamıştır. Hatırlanacağı üzere söz konusu bölgede geçtiğimiz dönemlerde Barbaros sismik araştırma gemimiz ile delme ve sondaj faaliyetlerine yönelik 3 boyutlu sismik taramalar yapılmıştı. Daha sonra Fatih, Alanya açıklarında eğitim delmeleri ile hazırlıklarını tamamlamış ve en nihayet gerçek operasyon başlatılmıştır. Böylece arkasına AB, ABD ve İsrail ile Mısır’ı alan Güney Kıbrıs ve Yunanistan ikilisinin emrivakilerine fiili alan çalışması ile cevap verilmiş, tartışmalı alandaki mavi vatanın dibine ilk delme gerçekleştirilerek bir nevi bayrak dikilmiştir.
GKRY Büyük Panik İçinde. Bu hamle öyle bir etki yaratmıştır ki Güney Kıbrıs basını Fatih’in bu faaliyetini, 1974 Temmuz’undaki  Barış Harekatı ve 1983 Kasım’ındaki KKTC ilanından sonra Güney Kıbrıs’a yönelik en büyük saldırı olarak nitelemiştir.  Diğer yandan Kıbrıslı Rumların yanında olan AB, ABD, Yunanistan ve Mısır’ın bu haklı hamlemize basın açıklamaları yoluyla verdikleri tepkilere Dışişleri Bakanlığının değişik zamanlarda verdiği cevabi notalar son derece etkili ve doyurucudur.  İçerde inanılmaz çalkantılı ve sancılı bir seçim süreci yaşayan Türkiye’nin böylesine önemli bir dış politika sorununda sağlam duramayacağını ve Fatih gemisini geri çekeceğini düşünenlere Deniz Kuvvetleri, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı  ile Dışişleri Bakanlığının işbirliği üzerinden en güzel cevap verilmiştir. Keşke bu süreç, içerde bölünme olmadan yaşanabilse; Türkiye 21’inci yüzyılın en ciddi jeopolitik sorun alanını paydaşların yoğun çabaları ile kendi çıkarları doğrultusunda çözmeye çalışırken enerjisini içerde heba etmese. Keşke muhalefet ve iktidar bu kadar önemli ve tarihi bir safhada en azından Doğu Akdeniz’deki son derece hayati ve çatışma riski yüksek bir sorun alanında tek ses tek yumruk olabilseydi. Ancak tüm olumsuzluklara karşın elde edilen sonuç büyük bir başarıdır. Türkiye’nin devlet geleneği bu krizi en iyi şekilde yönetmeye yönelik tecrübe birikimini, gereken yer ve zamanda ortaya çıkarmaya devam edecektir. Etmelidir.
Birleşik Kıbrıs ile Sorun Çözülemez. Güney Kıbrıs Rumları Kuzey Kıbrıs’ı tanımamaya devam ettiği sürece, Türkiye, Güney Kıbrıs’ı tanımayacaktır. Böylece, temeli deniz alan sınırlandırması (delimitation)  sorunu olan Doğu Akdeniz sorunu, karşılıklı tanıma ve masaya oturma anı gelene kadar devam edecektir. Bu durum, sorunu içinden çıkılamaz boyutta kronikleştirecektir. Halbuki, 1976 yılında kıta sahanlığı krizi nedeni ile Ege’de savaşın eşiğine geldiğimiz Yunanistan, Türkiye ile Bern’de masaya oturmuş ve kıta sahanlığı sınırlandırmasının yapılamayacağı ortaya çıkınca, kısa sürede iki ülke Ege açık deniz alanlarında sismik araştırma yapmayacakları konusunda 12 Mart 1976 tarihli mutabakat muhtırasını imzalamışlardı. Bu kördüğümü çözmenin en uygun yöntemi Kıbrıs’ta iki ayrı devletin ilanıdır.
Şımarık Rumlar ve Ortakları. Doğu Akdeniz’de karşımızda siyasi ahlak ve diplomatik nezaket yoksunu, güvenilirliği yok denecek kadar az, fırsatçı ve şımarık bir Rum devletçiği vardır. Türkiye’nin aynı masada oturmayı reddettiği ve tanımadığı Güney Kıbrıs, adeta deniz haydutluğu yaparak akla, hukuka ve tarihsel gerçeklere tamamen aykırı bir şekilde kendi MEB sınırlarını 2004 yılında ilan etmiştir. Hızını alamamış, hükümetin Annan Planını desteklemiş olmasından da güç alarak sözde MEB içinde  ilan ettiği 13 alanda 2007 yılında lisans vererek dev enerji şirketlerini yanına almıştır. Yangından mal kaçırırcasına haydut devletin sahasına rıza gösteren ve adeta Türkiye karşıtı bloklaşmalara neden olan bu şirketler ve arkasındaki büyük devletler arsızca bu hırsızlığa ortak olmuşlardır. Oynanan tiyatroda en çok duyulan da  Türkiye’nin uluslararası hukuka saygıya davet edilmesi  olmuştur. (ABD’nin Irak, Libya ve Suriye’ye demokrasi götürüyoruz demesi gibi bir şey....) Bu karmaşık durum aslında Birleşik Kıbrıs ya da çözüm süreci denen federalist çözüm sürecini de imkansız hale getirmiştir. Zaten bu hedefin ne denli imkansız olduğu son 45 yılda ortaya çıkmıştır. Kıbrıs’ta iki bağımsız devletin kurulması ve Kıbrıs Cumhuriyetinin 1959-1960 kuruluş anlaşmalarının ortadan kalkması deniz alanlarında yaşanan ve her geçen gün beraberinde tırmanma riski taşıyan deniz yetki alanları sorununa da nefes aldırabilecektir.
Yunanistan da Suça Ortaktır. Bu süreçte Yunanistan Güney Kıbrıs’ı dizginleyip onun Türkiye’yi karşısına alan cahil cesaretine dur diyeceğine aksine kışkırtarak kavgaya itmiştir. Ancak şüpheniz olmasın iş ciddi safhaya gelip Güney Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’dan kendileri için fedakarlık yapmalarını isterse yanlarına gitmeyecektir. Bunu 1974 Sampson darbesinde de gördük, 1997 S-300 krizinde de. ABD’nin İran’a askeri harekat yapma tehditlerinin havada uçuştuğu, gerilimin her geçen gün tırmandığı bir konjonktürde, Güney Kıbrıs’ın ‘’bizi Türkiye’den koruyun ve Fatih’i sahadan çıkarttırın’’ talebine AB ülkelerinin ne cevap vereceğini bilmek için de kahin olmaya gerek yok. O nedenle Romanya Sibiu’da yapılan AB zirvesinde Merkel’in Türkiye’yi önleme sözü vermesinin içini doldurmak çok zordur. Alman Donanmasının tarihinin en kötü dönemini yaşadığı bir ortamda Merkel’in sözleri şark kurnazı Kıbrıslı Rumlara moral vermekten öte bir işe yaramayacaktır.
Tutuklama Tehdidi Diğer taraftan Rumlar Fatih gemisi personelini AB ülkelerine girdikleri takdirde tutuklamak ile tehdit etmişlerdir. Küstahlığın böylesi görülmemiştir. Devlet gemisi statüsünde olan bir gemi personelini tutuklamakla tehdit etmek, deniz haydutluğunun bir başka şeklidir. Bu tehdide boyun eğerek görevden affını isteyecek Türk personel olacağını sanmıyorum. Ancak gemide çalışan yabancı uyruklu personelin durumuna karşı TPAO ve MTA’nın alternatif insan kaynağı planlaması yapmasında fayda görüyorum. Bu ve benzeri tehditlere karşı Türkiye, derhal 8 Haziran 1995 tarihinde Ege’deki karasuları genişliği statüsünün  bozulmasına yönelik TBMM nin yayınladığı ve Hükümete yetki veren benzer bir kararı yayınlamalıdır. Bu kararın bir örneği şöyle olabilir: ‘’Doğu Akdeniz’de 18 Mart 2019 tarihinde BM’ye deklare edilen Türk kıta sahanlığı içinde Türkiye Cumhuriyeti adına icra edilen sismik araştırma ve sondaj/delme faaliyetlerine sahada veya dışında engel teşkil edecek eylemlere karşı önlem almak üzere Bakanlar Kuruluna her türlü yetki verilmiştir.’’ Böyle bir karar, Rumların 2007 yılında ilan ettiği 13 lisans sahasından bizim kıta sahanlığımızı ihlal eden 1,4,5,6, ve 7 numaralı lisans alanlarında gelecekte icra edilecek faaliyetlere karşı da caydırma sağlayacaktır.
Mavi Vatan ve Misakı Milli. Özetle denizdeki Misakı Milli sınırlarımız artık bellidir. Fatih bu sınırlar içinde ilk kez delme işlemini gerçekleştirmiştir. Bu alanı savunmak, kullanmak ve gelecek nesillere devretmek yaşayan nesillerin görevidir. Hattı Müdafaa yoktur Sathı Müdafaa vardır ve bu satıh Akdeniz’deki Mavi Vatandır. Mavi Vatanı tehdit eden İkinci Sevr mutlaka yırtılıp çöpe atılacaktır.


1 Mayıs 2019 Çarşamba

İnebolu Ruhu ve Türk - Rus İşbirliği

Description: IMG_0131 




İnebolu Ruhu ve Türk - Rus İşbirliği
Kutsal Kurtuluş Savaşı başlangıcının 100. Yıldönümüne üç haftanın kaldığı 26 Nisan 2019 güneşi, İnebolu boylamından geçiş yaparken Karadeniz ufkunda tam tamına 99 yıl önce gerçekleşen tarihsel  bir başlangıcı aydınlatıyordu. Ölümsüz başkomutan Mustafa Kemal, Sovyetler Birliği kurucusu Vladimir Ilyich Lenin’e kurtuluş savaşı mücadelesi veren iki devlet arasına çekilmeye çalışan Kafkas seddini yıkmaya yönelik işbirliği ve destek mektubunu yazıyordu. Mustafa Kemal, Sevr imzalanmasından 6 ay önce 5 Şubat 1920 günü “Kafkas Seddi” üzerine şu açıklamaları yapıyordu: “Kafkas Seddi’nin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.” Lenin’e mektup bu konuşmadan 80 gün sonra gidiyor, mektuptan 4 ay sonra, 24 Ağustos 1920 tarihinde yardım anlaşması imzalanıyordu. Özellikle I. İnönü savaşında elde edilen askeri başarıdan sonra artarak devam eden Sovyet lojistik desteği, Kurtuluş Savaşının kaderini belirleyen ana eksen oldu. 26 Nisan 1920 mektubu, bugünkü var oluşumuzun başlangıcını oluşturmaktadır. Sovyet devrimi ile Türk kurtuluş savaşı, tarihin o safhasında emperyalizmin boğmak istediği iki kader arkadaşı idi. Atatürk ve Lenin ya birlikte yok olacak, ya da birlikte savaşacaklardı. Birlikte savaştılar.
Demir ve Kan. Savaş, demir ve kanla yürütülür. Bu tunç yasadır. Kurtuluş savaşının demiri, yani cephanesi ve silahlarının pek çoğu Karadeniz üzerinden geldi. Atatürk ve Lenin dostluğu Türk-Sovyet jeopolitik işbirliği sonucunu doğurdu ve her iki devlet aynı anda yürüttükleri emperyalizm karşıtı savaşı başardılar. Bu başarının sağlanmasında öncü rol oynayanlar kimdi? Bunlar Karadeniz, denizciler, gemiler ve limanlardı.
Kimdi bu denizciler? 1919-1922 arasında bahriye mektebi mezunu 159 güverte, 68 makine ve bir inşaiye subayı ile beş denizci doktor Anadolu’ya kaçtı ve işgalcilerle işbirliği içindeki Osmanlı donanmasını terk ederek kuvvacılara katıldılar. Toplam 233 denizci kurtuluş savaşının kaderini değiştirdi. O dönem muvazzaf olan kabaca 1500 subay içinde, sadece 233 kişiydiler. Diğerlerinin çoğu Haliç’teki kıçtankara gemilerini ve İstanbul’daki sıcak yuvalarını terk etmedi. Bu subaylar milli mücadelenin Kuvayı milliye donanmasının ilk ateşini yaktılar. Karadeniz’de Rusya üzerinden deniz yolu ile temin edilecek lojistik desteğin ilk örgütlenmesini başlattılar. Tüm yokluk ve zorluklara rağmen büyük cesaret ve fedakârlık göstererek İstanbul’daki evini ve ailesini terk ederek kurtuluş savaşının deniz cephesine gözünü bile kırpmadan giden; Anadolu’ya geçen bir avuç fedai ruhlu kahraman deniz subayı ve  o dönemde silah altına çağrılan Karadeniz kıyılarının gözü pek, yüreği büyük, başı göklerde Türk balıkçısını ve gemicisini minnet ve takdirle anmamak mümkün müdür?
Hangi gemiler? 5 ton üzeri sadece 28 yaşlı gemiye sahiptiler. 5 ton altı kayık, taka gibi vasıtaların sayısı 300 civarında idi. Hepsinin toplam taşıma kapasitesinin takriben 7800 ton olmasına karşılık, Rusya’nın  Batum, Tuapse ve Novorosysky limanları üzerinden, İnebolu, Trabzon ve samsun limanlarına, ilk sevkiyat 1920 eylülünde başlamak üzere 1922 Ağustosuna kadar toplam 300,000 ton harp malzemesi taşıdılar. General Karabekir’in 15. Kolordusunun doğudaki Ermeni zaferi sonrası mevcut savaş malzemeleri de batı cephelerine taşınmak üzere doğu Karadeniz limanlarından deniz yolu ile İnebolu’ya getirildi.
Hangi limanlar? Kurtuluş savaşının cephanesi Trabzon, Samsun ve İnebolu üzerinden taşındı. Ancak Karadeniz limanları içinde İnebolu özel bir yere sahiptir. İki nedenle. Birincisi 300 bin tonun kabaca  % 60 ‘ı yani 180 bin tonu İnebolu’dan sevk edildi. İkincisi sevkiyat cephaneyi sadece limana getirmekle bitmedi. Karadaki varış noktalarına erişmesi gerekirdi. Önce Kastamonu oradan da Çankırı üzerinden  Ankara’ya ulaşan istiklal yolunu ve ona stratejik değer katan ‘’Kağnı Donanmasını’’ İnebolulular kurdu ve donattı. İnebolu demir ile kanı buluşturmuş, Mustafa Kemal’e 30 Ağustos 1922 sabahı ‘’ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir’’ komutunu verecek stratejik ortamın hazırlanmasında en büyük rolü oynamıştır. 9 Eylül sabahı İzmir’e giren Türk süvarilerine yolu açanlar Kuvayı milliye donanması, İnebolu’nun denk kayıkçıları ve Şerife Bacı’nın ruhunda kimliğini bulan istiklal yolunun kağnı donanmasıdır.
Jeopolitik Sürpriz. Karadeniz’in birleştiriciliği ile şekillenen Türk Sovyet dostluğu, jeopolitik sürpriz yaratmıştır. 18 Mart 1921 tarihli, Türk Sovyet dostluk antlaşması ile Sovyetlerin Sevr antlaşmasını reddetmesi ve misak-ı milli sınırlarımızı tanıması Türkiye’nin Avrasya yönelişinin kapısını 98 yıl önce aralamıştır. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, Suriye krizi, Akdeniz’e açılması istenen Kürt koridorunun Rus jeopolitiğine etkileri, Türk -Çin yakınlaşması, Türk-İran işbirliği ve Türk-Rus ekonomik ilişkileri yepyeni bir Asya dönemini başlatmıştır. Bu dönem, her iki ülkedeki mevcut iktidarların siyasi bir seçiminin sonucu olmaktan ziyade, jeopolitik arenadaki ölüm kalım savaşının gerekli kıldığı iş birliğinin ve siyasi coğrafyanın bir sonucudur. Bugün Akdeniz’deki Atlantik seddine karşı İnebolu ruhunda karşılığını bulan Türk-Rus yakınlaşması, iki önemli Avrasya devletinin güvenlik ve çıkarlarının karşılıklı olarak gözetilmesi sonucunu doğurmalı ve 21’inci yüzyıl güvenlik ve dış politikalarının belirleyici ana eksenlerinden birisi olmalıdır.

(Mustafa Kemal’in Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubun 99. Yıldönümünü ‘’Denizdeki Kuvayı Milliye ve İnebolu’’ paneli ile İnebolu Türk Ocağında anan İstanbul Dolmabahçe ve Kastamonu Rotary Kulüplerini tebrik ediyorum.)

22 Nisan 2019 Pazartesi

Anavatan, Yavru Vatan ve Mavi Vatan Bir Bütündür. Ayrılamaz.

Description: IMG_0131
Anavatan, Yavru Vatan ve Mavi Vatan Bir Bütündür. Ayrılamaz.
Akdeniz, okyanusların ve denizlerin yüzde 1'lik payıyla mavi gezegenin en küçük deniz alanıdır. Bununla birlikte, dünya deniz taşımacılığının neredeyse yüzde 30'unun yanı sıra dünya deniz üzeri petrol taşımacılığının yüzde 20'sini kontrol ediyor. Kıbrıs’ın, 19. Yüzyıl sonunda Süveyş Kanalı üzerinden Yeni Hindistan rotasının açılmasıyla jeopolitik değeri arttı. Bu değeri 20. Yüzyıl ortasında İsrail’in kuruluşu daha da yükseltti. 21. Yüzyıl başında Doğu Akdeniz’de deniz dibinde zengin hidrokarbon kaynaklarının bulunması bu değeri katladı.
Akdeniz’de Güç Mücadelesi. Bugün İsrail’in stratejik güvenliği; Çin (Bir Kuşak Bir Yol), İran ve Rusya’yı güneyden kuşatacak Sözde Kürdistan’ın kurulma gayretleri;  bölgesel güç haline gelen ve Atlantik sistemden kopmaya çalışan Türkiye’nin dizginlenmesi;  Doğu Akdeniz deniz dibi kaynaklarının emperyal irade çerçevesinde Türk Mavi Vatanından pay çalarak sömürülmesi gibi hedeflere erişim stratejilerinde AB, ABD ve bu bloğu güçlü görerek peşine takılan Filistin dahil neredeyse tüm sahildarlar için en kritik coğrafya şüphesiz Kıbrıs’tır. Devam etmekte olan Suriye krizi Kıbrıs Adasının önemini daha da artırmıştır. Bölgeye yönelik hegemonik dış müdahaleler, Türkiye ve KKTC için elverişsiz jeopolitik koşullar yaratmaya ve doğu Akdeniz’i Avrasya genelinde istikrarsızlığın ağırlık merkezlerinden birine dönüştürmeye devam etmektedir.
Türkiye’nin 21. Yüzyıl Geleceği Akdeniz’dedir. Bugün Türkiye’nin Akdeniz’deki jeopolitik geleceği, birbiriyle ilişkili üç boyutlu güvenlik tehdidi ile karşı karşıyadır. İlki Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarımızın gasp edilmesidir. Mavi Vatanı ilgilendirmektedir. İkincisi denize serbest çıkışı olan  bağımsız sözde bir Kürdistan’ın kurulma gayretleridir. Anavatanı ilgilendirmektedir. Üçüncüsü KKTC’nin yani yavru vatanımızın geleceğidir. Hem anavatanı hem Mavi Vatanı ilgilendirmektedir. Bu üç sorun alanı da iç içedir. Birbirinden ayırmak mümkün değildir. Birinci sorun alanı Seville Üniversitesinin 2000’li yılların başında yayınladığı gasp haritası ile başlamıştır. Bu sözde harita, 2004’de Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin adeta deniz haydutluğu ile eş değerde ilan ettiği tek taraflı Münhasır ekonomik Bölge sınırlarına alt yapı temin etmiştir. Bu harita bugün ABD dahil tüm NATO müttefiklerimiz tarafından tanınmaktadır. Yani mavi vatanımızın bir parçasının NATO üyesi olmayan bir ülke tarafından gasp edilmiş olmasına NATO onay vermektedir. Onaydan öte Fransa, İngiltere ve İtalya devlet makamları Türkiye’yi bu alanı tanımaya ve uluslararası hukuka saygıya davet etmekte, bu kapsamda GKRY ve Yunanistan ev sahipliğinde yapılan tatbikatlarda Türkiye karşıtı düşmanca senaryoları fütursuzca uygulamaktadırlar. İkinci sorun yani Akdeniz çıkışlı sözde Kürdistan hedefidir. Bu hedef zaten  Sykes-Picot’dan bu yana 100 yıldır devam etmektedir. O dönem İngiltere ve Fransa iradesi vardı. Bugün onlara ABD ve İsrail iradeleri eklendi. Türkiye’ye rağmen böyle bir hedefe erişim kolay değil. Ancak mücadelemiz uzun ve zorludur. Diğer taraftan üçüncü sorun alanı olan, KKTC’nin geleceği, ilk iki sorun alanında en önemli kuvvet çarpanı olarak, oyun değiştirici etki yaratmaya devam edecektir. Zira Kuzey Kıbrıs’ın özellikle Karpas yarımadasının varlığı Türkiye’ye deniz boyutu ile eşsiz stratejik avantajlar sunuyor.
Federal Çözüm Dönemi Kapanmıştır. KKTC’nin siyasi ve jeopolitik varlığı Türkiye’nin ikili, üçlü, ve çoklu değişik  bloklarla (Yunan-GKRY-İsrail-Mısır-AB- ABD) güneyden çevrelendiği bugünkü konjonktürde hayatidir. O nedenle Kıbrıs sorununun federatif çözümü gibi 44 yıldır devam eden müzakere süreçleri artık Türk anavatanı ve mavi vatanının 21. Yüzyıl savunma ve güvenliği  için bir risk değil, tehdit içeriyor. Bu süreçte ısrar etmenin bir anlamı kalmamıştır. Belki bu süreç KKTC’deki bir avuç Türk-Rum dostluğuna safça inanan ve onlarla patron-hizmetkar ilişkisi içinde yaşamaya razı olanlar için anlam ifade edebilir, ancak Anadolu jeopolitiği ile 81 milyon Türk ve KKTC’ nin bağımsız yurtseverleri için değil. Birleşik Kıbrıs 1963 Aralık ayında sona ermiş, 1974’de Enosis hayali ile tamamen ortadan kaldırılmış, 2004‘de Güneyli Rumların AB üyeliği ile tabutuna son çivi çakılmıştır. GKRY, Afrodit sahasında  gaz buluşu sonrasında aşırı silahlanma, askeri ittifaklar kurma ve Türk karşıtlığı ile bırakalım federal yapı altında bir arada yaşamayı, KKTC ve Türkiye için artık ciddi bir güvenlik sorununa dönüşmüştür. Diğer taraftan emperyalizm çözüm süreci aldatmacası altında Rum tarafı ve KKTC’deki bir avuç federalist AB mahfili üzerinden tükenmek bilmeyen denemelerini sürdürmeye devam etmektedir. Asıl amaç bellidir. Adadaki Türk askeri varlığını sonlandırmak. Artık bu denemelere hayır demek ve KKTC’nin bağımsız kimliğini güçlendirmek zamanıdır. Zira başka seçenek kalmamıştır.
İkinci Sevr’de Yırtılacaktır. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde, anavatandaki Türk varlığını parçalamayı amaçlayan Sevr antlaşması ile karşı karşıya kaldık. Şimdi 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, mavi vatanımızı ve KKTC’deki Türk varlığını hedefleyen ikinci Sevr'le karşı karşıyayız. Bu yeni jeopolitik gerçeklik, Türkiye’nin 21. Yüzyıl dış, savunma ve güvenlik politikalarını şekillendirecektir. Taviz vermeyeceğiz. Bu mücadelede KKTC’nin varlığı ve adadaki Türk birlikleri yalnızca KKTC halkına güvenlik sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda Türk ve KKTC mavi vatanına caydırıcılık sağladığı için vazgeçilmez önemdedir. Bu koşullar altında, KKTC ve Türk askeri varlığından vaz geçmek, Türk ve KKTC mavi vatanından vaz geçmek anlamına gelir. Şartlar ne olursa olsun vaz geçmeyeceğiz. Türkiye, Kıbrıs barış harekatından sonra silah ambargosu, ekonomik kriz ve Ermeni terörü üzerinden büyük acılar çekti. Ama vaz geçmedi. 21. Yüzyılda da vaz geçmeyeceğiz. Anavatan, mavi vatan ve KKTC’yi sarsılmaz bağlarla bütünleştirdiğimiz sürece biz kazanacağız.

(Kitap Tavsiyesi: Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı. Dr. Tümamiral Cihat Yaycı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Yayını-Nisan 2019)

17 Nisan 2019 Çarşamba

Bir Ada, İki Sınıf Arkadaşı, İki Denizaltı, İki Şehit

Description: IMG_0131
Bir Ada, İki Sınıf Arkadaşı,  İki Denizaltı, İki Şehit
Türk denizaltıcılığı köklü tarihi mirasa sahiptir.  Bu mirasın asıl sahibi şüphesiz Cumhuriyet dönemidir. İlk denizaltısını 1887 yılında kullanabilen ve su altında ilk torpido atışını gerçekleştiren Türk denizaltıcıları II. Abdülhamit’in korkularının esiri oldu ve Abdülhamit ve Abdülmecit denizaltıları ne 1897 Osmanlı Yunan  savaşı ne de daha sonra yaşanan İtalyan, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında kullanıldı. Halbuki Çanakkale Savaşları sırasında denizaltılarımız olsaydı mağrur İngiliz filosu Saros Körfezine yaklaşamazdı. Neticede Mustafa Kemal Atatürk cumhuriyeti kurana kadar suyun altına uzak kaldık.
Donanmanın Temeli Denizaltılarımız. 1925 yılında kurulan Bahriye Vekaletinin ilk işi Hollanda’dan I. ve II. İnönü denizaltılarını ısmarlamak oldu. Nasıl ki, I. İnönü ve II. İnönü zaferleri Kurtuluş Savaşının ilk iki zaferi ise, Cumhuriyet Donanmasının da ilk iki denizaltısının isimleri bunlar olmalı ve ilk iki zaferi çağrıştırmalıydı. Nitekim 30 Ağustos 1927 günü, Rotterdam'daki gemileri ziyaret eden Türkiye’nin Lahey Maslahatgüzarı Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, TCG I.İnönü Denizaltısının şeref defterine şunları yazmıştı: “...Bu gemi bir ilim ve fen okuludur. Değerli denizcilerimiz, İnönülerde kazanılan savaşın hatırasını denizlerde de sürdürecekler ve Türk’ün yıkılmaz azmini denizaltıcılıkta da göstereceklerdir...” Her iki denizaltı 25 Temmuz 1928 tarihinde Alman Müşavir  Amiral Gagern’in sadece Türk personelle dalma girişimine karşı çıkmasına rağmen, ilk dalışını Moda açıklarında başarıyla gerçekleştirdi. O günden sonra denizaltıcılarımız dünyada emsali az görülecek bir başarı grafiği ile envantere alınan tüm denizaltıları büyük maharet ile kullandılar. Yıllar içinde farklılıklar içeren Alman, İtalyan, İspanyol, İngiliz ve Amerikan denizaltılarına kısa sürede uyum sağladılar. Sadece teknolojik uyum değil, taktik geliştirme ve cesaretle birleşen yaratıcılık sayesinde çok başarılı görevleri icra ettiler. Kıbrıs Barış Harekatı ve Kardak Krizi esnasında yarattıkları caydırıcılık karşı tarafta sadece kuvvet çarpanı etkisi değil oyun değiştirici etki yarattı. Denizaltıcılarımızı üstün kılan diğer olgu onların denizaltı sayısı ve harekat temposu yoğunluğu faktörleri karşısında dünyanın en az kaza yapan ve en az kayıp veren sayılı filoları arasında olmasıdır.
Atılay ve Dumlupınar. 132 yıllık geçmişi olan Türk denizaltıcılığın bugüne kadar iki gemi kaybı olmuştur. Bu büyük bir başarıdır. Bu kayıpların ilki 14 Temmuz 1942’de Çanakkale Boğazı Ege Yaklaşma sularında İkinci Dünya Savaşı sırasında dökülen mayınlara çarparak 39 personeli ile batan TCG Atılay; ikincisi 4 Nisan 1953 tarihinde Çanakkale Nara Burnunda İsveç Bandıralı Naboland Şilebi ile çarpışarak 81 personeli ile batan TCG Dumlupınar denizaltımız. TCG Atılay infilak ederek battığından kurtarma operasyonu zaten imkansıza yakındı. Ancak Dumlupınar farklıydı. Su alarak batmış, beş kişi kurtulmuş, 59 kişi ilk dakikalarda hayatını kaybetmiş ancak kıç torpido dairesinde ikisi astsubay 20’si er 22 kişi 85 metre derinlikte mahsur kalmıştı. 72 saat yetecek oksijenleri vardı. Ancak dünyanın en zor coğrafyasında batmışlardı. Çanakkale Boğazının en dar ve tehlikeli mevkii olan Nara Burnunda. Satıhtan 25 metre derinliğe kadar saatte 9 km güney/güneybatı yönüne; 25 metre ile 40 metre arasında kuzey/kuzeydoğuya 9 km şiddetinde su altı akıntısı mevcuttu. Türkiye, 22 kişiyi kurtarmak için adeta seferber oldu. İki yıl önce donanma envanterine giren TCG Kurtaran denizaltı kurtarma gemisi kazadan 10 saat sonra bölgedeydi.  Ancak şiddetli akıntı nedeni ile sürekli demir tarayan gemi, ancak iki muhribin akıntı üzerinde demirlemesiyle tutunabildi. Kurtaran 25 saat sonra denizaltı üzerinde mevkiini alabilmiş, personeli kurtarmak üzere denizaltıya kilitlenecek kurtarma çanını indirme işlemlerine  başlamıştı. Ancak akıntılı koşullarda o derinliğe derin su dalgıçları bile inmeyi başaramadı. 11 denemede sadece 1 kişi inebildi. Donanma derin su dalgıcı Astsubay Nurettin Ersoy, 85 metrede 20 ton basınca maruz kalarak dipte ancak bir kaç dakika kalabilmiş ve yarı komada satha alınmıştı. (85 metreye inebilmek için akıntı nedeniyle 180 metre hava hortumu kullanılmıştı.) Tüm denemeler sonuçsuz kalınca 7 Nisan 1953 saat 1415’de Dumlupınar’ı kurtarma operasyonuna son verildi. Dumlupınar  ile battı şamandırası üzerinden son konuşma, kazadan tam 8 saat sonra gerçekleşmişti. ‘’Vatan Sağ Olsun’’, 22 kişiyi temsilen Astsubay Çavuş Selami Özben’in son cümlesiydi.
Heybeliadalı İki Şehit Denizaltıcı Sınıf Arkadaşı. Dumlupınar’da bulunan Birinci Denizaltı Filotillası Komodoru Deniz Kurmay Albay Hakkı Burak ilk çarpışmada kaybedilenler arasındaydı. Zira kaldığı kamara 95 metre uzunluğundaki denizaltının baş tarafında yani çarpışmanın oluğu bölgedeydi. Gemi bir dakika içinde batmıştı. 11 yıl önce TCG Atılay da aynı hızda batmıştı. Kaderin cilvesi olsa gerek, Atılay’ın Başçarkçısı Yüzbaşı Ahmet Muhtar Törün ile Hakkı Burak Heybeliadalıydılar. Her ikisi de adadaki Bahriye Mektebinde sınıf arkadaşıydılar. 1929 yılında teğmen olmuşlar ve birlikte denizaltıcılık kursuna başlamışlardı. İki sınıf arkadaşından önce Yüzbaşı Ahmet Muhtar Törün 1942’de Atılay’da; 11 yıl sonra da Hakkı Burak 1953 yılında Dumlupınar’da şehit düştüler. Atılay, Boğazın girişinde; Dumlupınar, Boğazın tam ortası sayılacak Nara’da Mavi Vatanın sualtı karakoluna devam ediyorlar. Bu iki denizaltı şehidi Bahriye’nin 246 yıllık subay kaynağı ve  Türk aydınlanmasının en önemli cevherlerinden Bahriye Mektebine ev sahipliği yapan Heybeliada için büyük onurdur. Heybeliada bu iki kahramanının anısını yaşatmalı, Adanın Çanakkale’ye bakan en batı ucuna bu iki denizaltıcının heykelini dikmelidir. Bu heykelin altına ‘’Anavatan,  Mavi Vatanın denizler altındaki koruyucularına minnettardır’’ yazılmalıdır.


8 Nisan 2019 Pazartesi

Doğu Akdeniz’de İkinci Sevr ve Hayali Türk - Amerikan Deniz Savaşı

Description: IMG_0131 




Doğu Akdeniz’de İkinci Sevr ve  Hayali Türk - Amerikan Deniz Savaşı
Yazılarımı sürekli okuyanlar bilir. Denizde vekalet savaşı olmaz. Karada PKK ve İŞİD gibi devlet dışı aktörlerle savaşırsınız ancak denizde ulus devletler savaşır. Türk ordusu gerek Fırat Kalkanı gerekse Zeytin Dalı harekatında vekiller ile savaşıyor görünebilir ancak savaşın gerçek karşı tarafı topyekun Atlantik cephedir. Bu durumun hükümetler arası ilişkilerin diplomasi yolu ile yürütülmesine engel teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Ancak denizde bu strateji uygulanamaz. Hele çıkar çatışma alanı Doğu Akdeniz ise.
Jeopolitik Ağırlık Merkezi: Doğu Akdeniz.   21’inci yüzyılda Türkiye’nin en ciddi jeopolitik sorun alanı Doğu Akdeniz’dir. Zira Atlantik cephe Türkiye’den neredeyse Mavi Vatanın dörtte birinden vaz geçmesini istemektedir. Bu nedenle yaşanan sürece İkinci Sevr dönemi diyebiliriz. 1919 sürümünde anavatanın, 2019 sürümünde Mavi Vatanın parçalanması hedeflenmektedir. Bu kapsamda Doğu Akdeniz’de yaşananlar ve yaşanacaklar Ege sorunlarını gölgede bırakmaktadır. Zira karşımızda dev enerji firmaları ve arkalarında emperyalizmin tarihsel temsilcisi devletler vardır. (Noble Energy ve Exxon-Mobil: ABD; Total: Fransa; ENI: İtalya gibi)  
İttifak Düşman Olur mu? Ancak durum görünenden çok daha karmaşıktır. Türkiye, mavi vatanını parçalamak isteyenlerle aynı askeri ittifak şemsiyesi altındadır. Paradokslar silsilesi yaşanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’ye donanma üzerinden yapılacak baskı ve uyarılar önce çekirdek ikili (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan) ile onların ayrılmaz müttefikleri İsrail ve Mısır  aracılığı ile deneniyor. Sonra baskı cephesi büyütülüyor. Tatbikatlar, yeni silah alımları, denizde ve enerjide işbirliği açıklamaları, Türkiye karşıtı AB ilerleme raporları, ABD’nin çok sayıdaki düşünce kuruluşu ve kongre araştırma raporları, Atlantik cephede bazı siyasi kişiliklerin tehdit dolu beyanatları gibi faaliyetler Türk iradesini değiştirmeyi hedefliyor. Bu baskılara  ABD Başkanı Trump’ın 13 Ocak tweet’inde Türk ekonomisi için kullandığı devastate (mahvetmek) fiilini, ya da 20 Mart Kudüs Zirvesinde ABD Dışişleri Bakanının Türkiye için kullandığı malign (habis) tanımlamasını ve son olarak S-400  ve F-35 uçakları üzerinden yürütülen  baskı siyasetini de ekleyebiliriz.
Amerikan Senaryosundaki Düşman: Türkiye.  Fakat bu saydıklarımın hiç biri, Amerikan Silahlı Kuvvetleri ateş gücünün Türkiye’ye karşı kullanılmasını açık bir şekilde dile getirmiyordu. Türkiye’deki Amerikan çıkarlarını ve Atlantik Sistemin Türk dostlarını tamamen kaybetmemek için hassas bir dil kullanan ve dolaylı tutum stratejisi uygulayan ABD, bugüne kadar yaptığı Türkiye karşıtı faaliyetlerde (4 Temmuz 2003 Özel Kuvvetlere Çuval Geçirme hadisesi hariç) ya Türkiye’deki FETÖ benzeri işbirlikçi enstrümanları kullanarak kumpas/baskı  kurulmasını sağlıyor ya da gerek NATO, gerekse milli tatbikatlarında (Millenium Challenge 2000 gibi) jenerik bir coğrafya, uydurma isimler ya da semboller üzerinden Türkiye’ye mesaj vermeye çalışıyordu. Şimdi bu stratejinin değiştiğini ve ABD’nin vites yükselttiğini görüyoruz. Başkanlığını Yunan asıllı eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı (SACEUR), Emekli Oramiral James Stavridis’in yaptığı USNI-United States Naval Institute (ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü) bağımsız, kar amacı gütmeyen bir düşünce kuruluşudur. Temel amacı, Amerikan deniz gücünün geliştirilmesine strateji, taktik ve fikirler üreterek katkı sağlamaktır. Aktif ve emekli, yerli ve yabancı binlerce üyesi vardır. Her sene onlarca yeni kitap USNI markasıyla çıkarılır. 1986 yılından bu yana çıkarılan ‘’Naval Operations and Fleet Tactics (Deniz Harekatı ve Donanma Taktikleri)’’ isimli referans kitabın  Temmuz  2018’de tamamlanan  üçüncü baskısının 15. Bölümü, Ege Muharebesi (The Battle of Aegean) adıyla yayınlandı. Bu bölümde ABD Donanması ile Türk Donanması savaştırılıyor. Birinci baskıda hayali Amerikan-Sovyet deniz savaşı suni bir harita ve  senaryo üzerinden; ikinci baskıda (1999) suni bir coğrafyada kıyı sularında deniz harbi  işlenirken, son baskıda gerçek haritalar ve gerçek olgular kullanılmış. USNI’nin yayınladığı referans bir kitapta, bir NATO üyesini açıkça düşman statüsünde görmesi ciddi bir sorundur. ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en  büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir. Zira kitabın önsözü ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı tarafından yazılmış ve imzalanmıştır. NATO da bile tatbikat senaryolarında  hedef ülkenin kim olduğu uzmanlar tarafından bilinmesine rağmen, hiçbir zaman o ülkenin ismi doğrudan zikredilmez, suni bir isim kullanılırken, bir NATO ülkesine (Türkiye) karşı, bir başka NATO ülkesinin (Yunanistan) savaşını adeta kışkırtan, ve daha sonra, tüm askeri ve siyasi gücü ile o ülkenin yanda savaşa katılacağın açıklayan bir senaryo, bulunabilecek en hafif tabiri ile, skandaldır. İlk iki baskısı sadece duayen deniz taktik uzmanı Wayne Hughes tarafından yazılan kitabın 3. Baskısında yeni yazar olarak E. Amiral Grier yer almış. Bu baskıda yeni kavramların ve özellikle Türk Amerikan çatışmasının eklenmesinde 90 yaşına gelen Hughes’un rolünden çok, müktesebatı modern deniz taktikleri, bilgi harbi, asimetrik harp, suni zeka, insansız araçlar, mayın harbi ve denizaltı savunma harbi olan, uzun yıllar NATO’da ve ABD Deniz Akademisinde çalışan Amiral Grier’ın rolünün öne çıktığını söyleyebiliriz.
Dost Görünen Düşman: Türkiye. Senaryo, Kıbrıs’a Yunanistan’ın balistik füzeler yerleştirmesini Türkiye’nin bunu önlemesi ve fırsattan yararlanarak benzer silahların yerleştirileceği Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve İstanköy adalarını işgal etme niyeti üzerine kurgulanmış. Başlangıçta senaryonun Türkiye’yi hedef almadığı, 1920 yılında Amerikan donanmasının İngiliz donanmasına karşı oynadığı harp oyunlarına benzetilerek kurgulanmış olduğu belirtilse de, metinde Türkiye için ‘’dost görünümlü güçlü bir düşman' ifadesi kullanılması bu  kabullenmeyi baştan çürütüyor. Türkiye’nin İslami değerlere sahip çıkan, ancak fanatik teokratik yaklaşıma sahip olmayan bir ülke olduğu belirtilen (her nedense laik - secular kelimesi kullanılmamış) senaryoda, Amerikan ateş gücünü Türk anavatanına yönlendirmenin ABD çıkarları için bir felaket olacağı vurgulanıyor. Senaryo gereği, Ege’de gerçekleştirilen  deniz kampanyasında silahlı çatışma alanı olarak sadece deniz tarafı kullanılmış. ABD 6. Filosu, başlangıçta Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü sağlamak ve Yunan Donanmasının yok oluşunu önlemek için Kıbrıs’a giden Türk amfibi konvoyuna ve filosuna karşı Aegis sınıfı kruvazörleri gönderiyor. Türkiye birini batırıyor. Onlar da adaya giden Türk tank çıkarma gemisini (LST) batırıyor. Gemiyle birlikte 700 kişi kaybediliyor. Daha sonra savaş Ege’ye yayılıyor, Türkiye Boğaz önü ve Doğu Ege adalarını işgale yöneliyor.
Türkiye’yi Tamamen Kaybetmemek. 6. Filonun hedefi amfibi gücü adalara varmadan diğer muharip unsurlarla birlikte  imha etmek. Bunun için de Türk savaş gemilerinin karşısına yem olarak 6 adet korvet tipi gemi çıkararak Türk unsurları açık denize çekmek. Bu gemiler Türkleri oyalarken senaryoda gelecekte sahip olunması gerektiği vurgulanan 8 adet Phantom ismi verilen ve her biri 10 tane taktik balistik füze taşıyan kıyı sular saldırı gemileri ile Türk donanmasının işini bitirmek hedefleniyor. Senaryoda çok güçlü düşman olarak gösterilen Türkiye’ye karşı Ege’deki Türk kıyılarından itibaren tam bir deniz kontrolünün tesisi amaçlanıyor. Kıyı sularda deniz savaşının değişik  taktik, doktrin ve muharebe sistemleri gerektirdiği ve yeni gemi tipleri ile silahlara olan ihtiyaç öne çıkarılıyor. Senaryoda amacın, savaşı karaya yaymadan sadece denizde kısıtlı ve emniyetli bir hareket yaparak riski azaltmak olduğu belirtiliyor. Böylece hem Türkiye’yi tamamen kaybetmemek ve aynı zamanda Amerikan gemi ve can kaybını artırmamak amaçlanıyor. Genelde bilgi harbi ve insansız sistemlerin kullanılmasına vurgu yapılan senaryoda 6. Filo süper kahraman olarak gösterilmiş ve sayısal olarak güçlü Türk donanmasının karşısına zaman kaybetmeden çıkarılmış. Senaryo bu meydan okumayı İkinci Dünya Savaşının Pasifik Cephesinde Japonya’ya karşı kazanılan Midway savaşına benzetiyor. Avrupa Amerikan Deniz Kuvvetleri Komutanının akış içinde ‘’barışı sağlamak için kan dökmenin gerekli olduğuna inanıyorum’’ sözü dikkat çekiyor. Senaryo Amerikan Başkanını tam bir Yunan hayranı yaparken, Amerikan Milli Güvenlik Kurulu Kıbrıs’a yönelik fiili bir harekatın ABD’ye yapılmış olacağı tehdidini ihmal etmiyor. Yunanistan’a da hiç bir adasının işgal edilmeyeceği garantisi veriliyor. Her nasılsa savaşı Türkiye, Amerikan kruvazörünü batırarak başlatıyor. Senaryoda dikkat çeken bir diğer önemli husus, Ege gibi kıyı sularda Amerikan donanmasının bu sahada tecrübeli Türk donanması karşısında büyük riskler alamayacağı  ve gemi kayıplarına tahammül edemeyeceğini belirtmesi. Bu nedenle Truman uçak gemisi, Türk Hava Kuvvetleri ve Türk gemilerinin füze menzili içine sokulmuyor. Diğer taraftan kıyı sularda Harpoon benzeri gemiye karşı güdümlü mermilerin de ana kara ve adaların  gölgesi nedeni ile güvenilir olmayacağı genellemesi yapılıyor. Senaryoda Ruslar da Türkleri ikna için aracı olarak kullanılmış. ‘’Türklere söyleyin. Adaları işgal etmesin.’’
Semboller ve Mesajlar. Amerikalı meslektaşlarımız semboller üzerinden mesaj vermeyi de ihmal etmemişler. Amerikalı Oramiralin İtalya’daki NATO görevinden ve Rhode Island/Newport’taki  Deniz Harp Akademisinden arkadaşı olan Türk Donanma Komutanının adı Oramiral Mehmet Abdül.  Yazar, Abdül’ün Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Türkleri medyada küçük gördüğü karikatür ve yazılarda kullandığı bir tabir olduğunu bilmediğimizi sanıyor olabilir. Diğer sembol isim açık olarak verilmiş ve izah edilmiş. Phantom filosunun iki komutanından birisinin adı Albay Stephanie Decatur. Bayan subaya verilen soyadı da 1804 yılında Cezayir Dayısını yenerek Berberi gambotunu ele geçiren Deniz Yüzbaşı Stephen Decatur’dan geliyor. Amerikan Donanmasının ilk deniz zaferi olarak kabul edilen olayı resmeden ve yere düşen Türk bayrağını da gösteren Dennis Malone ‘nun yağlı boya tablosu, Pentagon’da ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı makam odası girişinde bulunuyor.
Güncel Navarin Tehdidi.  Söz konusu kitabın 15. Bölümü salt bir deniz taktik kitabının çok ötesindedir. Türkiye’nin Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de çıkarlarını korumak için Yunan deniz gücü ile karşı karşıya kaldığında Amerikan gücünün kayıtsız şartsız Yunanistan’ın yanında olacağını ve bu uğurda gerekirse Türk donanmasını imha edebileceğinin açık mesajını veriyor. Durumu 1827 yılında Pilos’ta yaşanan Navarin Baskını şartlarına benzetebiliriz. Reel politik düzlem ile bu senaryo bir arada değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz'de, kontrolü giderek güçleşen askeri yığınaklanmanın devam ettiği; Türkiye ve KKTC'nin deniz yetki alanındaki meşru haklarına şirketleri üzerinden araştırma ve fiili delme, faaliyeti ile meydan okuyan; resmi açıklamada Türkiye'ye "habis"  diyebilen siyasi ittifakların  yer aldığı bir ortamda, ABD Deniz Enstitüsü tarafından yayınlanan bu senaryo,  düşmanca bir niyetin yansıması ve Türkiye’yi hala Bon Pour L’Orient olarak görme temayüllerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Dikkat Ege’ye Çekiliyor. Senaryonun ve taktiklerin Ege harekat alanı açısından eleştirisi için sayfalar yetmez. Ancak söylenmeden geçilemeyecek husus, senaryoda bir savaşta son sözü söyleyecek Türk denizaltılarından hiç bahsedilmemiş olmasıdır. Pek çok maddi hata ve yanlış bilgi ile bu senaryo ve hal tarzının, hiç bir yerinde Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığını koruma kararlılığı ve hidrokarbon kaynakları mücadelesine yönelik gönderme  yapılmaması da çok ilginçtir. Halbuki bugün için asıl mesele Ege’deki durumdan çok daha önemli olan Doğu Akdeniz enerji kaynakları mücadelesidir. Bir bakıma kurguda, Türkiye’yi Ege sorunlarına çekerek, Doğu Akdeniz yetki alanı paylaşım mücadelesini ikinci plana atmasını arzulayan bir mesaj verilmeye çalışılmıştır. Senaryoda Türkiye’nin Avrasya’ya ve özellikle Rusya’ya tamamen yönelmemesi için de tedbirler alındığını görüyoruz. Örneğin Türk Amfibi gücünü önlemek için çok fazla can kaybına neden olacağından denizaltıların kullanılması ya  da ana karaya hava saldırısı istenmiyor. Yani Türk kamuoyunu kazanmak için açık kapı bırakılıyor.
Yunanistan’a ve Rumlara Görev  Diğer yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a bu senaryo ile aslında bir görev verilmektedir. "Türkiye'nin askeri gücü çok artmıştır, siz şimdi ön alırsanız, bizim de desteğimizle Türkiye'yi yener, karada ve denizde siyasi  hedeflerinize ulaşırsınız." Geçmişte emperyalizmin benzer teşvikleri ile kendi başlarına "Küçük Asya" felaketini getirmiş olanların, bu ucuz ve çok tehlikeli senaryoda yer alıp almayacaklarını bilemeyiz.
Bilge Devlet Adamları Nerede? Diğer taraftan bazı Amerikalıların İkinci Dünya Savaşının bilge amirallerinden ders alması gerekiyor. Mesela Amiral King ve Amiral Leahy  başta Başkan Truman olmak üzere karşı cephenin yoğun baskısına rağmen 1945 yılında Japonya’ya karşı nükleer silahların kullanılmasına açıkça karşı çıkmıştı. Bugün de ABD devlet sisteminde savaş çığırtkanlığı yapanları dizginleyecek akil devlet adamlarına ihtiyaç var. Sadece denizde kısıtlı kalacağını hayal ettikleri  Türk Amerikan savaşının söz konusu koşul sağlansa bile yaratacağı deprem ve kıracağı fay hatlarını Amerikalılar düşünemiyor mu? Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez. Bu uğurda güç kullanım tehdidi ve savaş ile caydırılamaz. Ege’de veya Doğu Akdeniz’de 1827 ve 1919 koşullarını geri getirmenin, mantık dışı senaryolarla  Türkiye’ye mesaj vermenin zamanı geçmiştir. Zaman, deniz dibi kaynaklarının ve deniz yetki alanlarının kıyıdaşlar arasında hakça paylaşılması için müzakere edilmesi; Ege’de başta karasuları genişliği sorunu olmak üzere Yunan oldu-bittilerinin Türkiye’nin hayat alanını nasıl kısıtlayacağının anlaşılması zamanıdır.   Zaman, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın ulusal güçlerinin ötesinde hayaller ile Türk mavi vatanından hırsızlık yapma teşebbüslerine son vermeleri zamanıdır.
Churchill Dersleri. Diğer yandan yazarlara, Birinci Dünya savaşında Türkler için kullanılan Abdül’ün yerini Mehmetçiğin aldığını hatırlatalım. Beğenmedikleri Abdül, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında Mehmetçiğe dönüştü. Churchill’in Lozan sonrası hatıratındaki ifadesi ile: ‘’ Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri, müttefikler için en kötü aşağılanmadır… müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. ‘’ Amerikalı meslektaşlarımızı tarih okumaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, karşılıklı saygı ve anlayış üzerine inşa edilecek Türk - Amerikan dostluğunun küresel barış ve istikrara katkısı, bu ucuz senaryoların yaratacağı karmaşa ve yıkımdan çok daha değerlidir.
Başta Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarımız olmak üzere devletimizin sorumlu makamları kuşkusuz bu senaryoyu ciddi şekilde değerlendirecektir. Ancak, Türk ve KKTC kamuoyu, devlet  yönetiminde bulunanlardan, bu konuda yaptıkları/yapacakları resmi girişimler ve gösterdikleri kararlılıkla ilgili aydınlatıcı açıklamayı da beklemektedirler.