13 Haziran 2018 Çarşamba

Yunanistan’ın Nafile Türkiye Kışkırtmaları


 
Yunanistan’ın Nafile Türkiye Kışkırtmaları
Türk – Yunan ilişkileri tarihsel süreç içinde incelendiğinde uluslararası ilişkiler teorilerinin  kalıplarına uymuyor. İngiltere, Fransa ve Rusya desteği ile kuruldukları 1830 yılından sonra  Osmanlı İmparatorluğu ile yaşadıkları 1897 ve Balkan harplerinden galip çıktılar. Birinci Dünya Savaşı sonunda büyük hevesle saldırdıkları Anadolu’dan büyük hezimetle atıldılar. 1922 yılı Türk ve Yunan ordularının tarih sahnesindeki son hesaplaşması oldu.
32 Yıl Kesintisiz Dostluk. Söz konusu hezimete rağmen, Büyük Atatürk batının yetiştirmesi bu küçük ülkeye çok büyük ders vererek 1923-1955 arasında kesintisiz 32 yıl sürecek Türk-Yunan dostluğunu kurdu. 32 yılın temel özelliği ilk 15 yılın Mustafa Kemal sayesinde emperyalist tuzak ve manipülasyonlara kapalı tutulması; daha sonraki 8 yıllık dönemde İkinci Dünya Savaşının yaşanması ve son 9 yılda Yunan iç savaşı (1946-1949) ve başta NATO olmak üzere yeni dünya düzeninin başlangıç kuruluşunda her iki devletin Atlantik kampta yerini almış olmasıydı. İkinci Dünya Savaşında önce İtalya sonra Alman işgalindeki Yunanistan’a Cumhuriyet Hükümetleri daima yardım etti. Sadece gıda ve yakıt yardımı değildi temin edilen. Faşist Alman askerleri ile savaşacak Yunan direnişçilerin pek çoğu Anadolu sahillerinde kurulan kamplarda eğitildi. 1941 Büyük Kıtlığı sırasında Yunanistan’da binlerce kişi açlıktan öldü. Doğan her 10 çocuktan sadece biri yaşayabildi. Türk halkı Yunanlıların yanındaydı. Örneğin 1 Ekim 1941 tarihindeki Vatan Gazetesinde Yunanistan’a yardım konusunda yayınlanan bir yazıda “ölen kardeş̧ bir milletin ıstırabı karşısında”, ifadesi kullanılmıştı. Gerek İkinci Dünya Savaşı, gerekse iç savaş yıllarında (1946-1949) Türkiye’den sığınma isteyen Yunanlılara fakir Türkiye kapılarını açtı. 

Zincirin Koparılışı. Peki bu kadar iyi giden ilişkiler zinciri neden koparıldı? Husumet tohumları neden atıldı? Her şey 1948 yılında Kıbrıs’ta Rumların İngilizlerin önerdiği özerklik planını reddetmesiyle başladı. Enosis hortlamıştı. Kıbrıs’taki soydaşlarımızın geleceği Türkiye’nin ufuk hattı içine girmişti. 1954 yılında konu BM’ye taşındığında Türkiye ve Yunanistan artık karşı kamplardaydı. Bu durum İngiltere’nin işine geliyordu. Zira bağımsızlığa ilerleyen Malta’daki deniz üssünü kaybetme sürecine başlayan İngiltere, Kıbrıs’ta da aynı sonuçla karşılaşmak istemiyordu. Adadaki İngiltere karşıtı bağımsızlık hareketinin enerjisi, Türk – Rum düşmanlığı ile dengelenmeliydi. İstanbul’daki 6-7 Eylül 1955 olayları tam da zamanında imdadına yetişti. Artık, 32 yıllık Türk Yunan dostluk dönemi kapanmıştı. 3 yıllık iki yeni NATO üyesi komşu devlet, artık güvenlik ve dış siyaset belgelerinde birbirlerini risk ve tehdit statüsüne almışlardı.

Kıbrıs ve Ege Gölgesi. Kıbrıs’ta 1963 kanlı Noel’inin yaşanması ve ardından gelen Türk katliamları Türk Yunan ilişkilerini daha da kötüleştirdi. Bu süreç Ege Adalarının silahlandırılması sonucunu getirdi. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile  Pandora’nın kutusu artık açılmıştı. Ardından yaşanan Ege Denizi kıta sahanlığı ve karasuları sorunları ile hava sahası, FIR (Uçuş Malumat Bölgesi), arama kurtarma bölge sınırları anlaşmazlıkları her geçen gün artan gerilimleri günümüze kadar taşıdı. 1996 yılında yaşanan Kardak krizi ile Yunanistan kaynaklı Ege sorunları Türkiye’nin egemenlik haklarına tehdit teşkil eden boyutlara taşındı. 

Doğu Akdeniz’in Katkısı. 21’inci yüzyılda Ege sorunlarına bir kardeş geldi. Doğu Akdeniz deniz yetki alanları sorunu taşıdığı stratejik ve ekonomik önceliler nedeni ile Ege sorunlarının önüne geçti. Öyle ki Ege sorunlarında arkasındaki dış Avrupa/Atlantik desteği pasif ve dolaylı tutumla kullanan Yunanistan, Doğu Akdeniz sorunlarında artık açık ittifak modeline geçti. Yunan - İsrail; Yunan - ABD; Yunan - AB ve Yunan - Mısır yakınlaşması o kadar süratli ilerliyor ki geçen hafta yayınlanan Amerikan CSIS Raporu ABD-İsrail-Yunanistan ve GKRY arasında dörtlü ittifak yapılmasını önerebiliyor. Ya da geçen hafta içinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yönelik 31 yıllık silah ambargosunun kaldırılması için ABD Senatosu’na tasarı sunulabiliyor.

Yeni Akdeniz Düzeni. Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz ve petrol rezervleri ile sözde Kürdistan hayalleri üzerinden yeni bir Akdeniz düzeni ortaya çıkıyor. Bu şekillenmeleri Ortadoğu ve Kafkas petrolleri yüzünden Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlıya karşı düzenlenen kurgunun hazırlık safhasına benzetebiliriz. Yeni Akdeniz düzeninin ayak sesleri askeri hazırlıklarda da büyük bir gürültüyle duyuruluyor. GKRY ve Yunanistan’ın özellikle son bir  yılda icra ettiği milli, davet ve çok taraflı tatbikatların pek çoğunda artık Türkiye karşıtlığı gizlenmiyor. GKRY’nin 2016’da icra ettiği en büyük, çok uluslu tatbikatının adı Nemesis; yani intikamdı.   Yunanistan son 14 ayda 18 tatbikat icra etti. Bunların 12’si birleşik statüde yani başka ülke güçleriylerle icra edildi. ABD, İsrail, Mısır, GKRY, İngiltere, BAE ve İtalya’nın da yer aldığı bu tatbikatların çoğu Türk Donanmasının Doğu Akdeniz faaliyetlerinin caydırılması ya da Kardak benzeri egemenliği Yunanistan’a devredilmemiş ada adacık ve kayalıklara yönelik Türkiye tezlerinin geri çekilmesini sağlamaya yönelik tatbikatlardı. Yunanistan bu süreçte her zaman olduğu gibi yeteneklerinin çok önünde jeopolitik bir hırs sergiliyor. Öyle ki Kasım 2017’de Mısırla birlikte icra ettikleri ve Rodos adası kıyılarında gerçekleştirilen amfibi tatbikatta küstahlığın zirvesine çıktılar. Askersizleştirilmiş  statüdeki  adadaki tatbikata Mısır donanmasını davet etiler. Diğer yandan Mart sonunda askersizleştirilmiş 12 adalar bölgesinde Pirpolitis (Kundakçı) isimli tatbikat ile işgal edilen bir adayı geri alma tatbikatı yaptılar. Bu isim 19’uncu yüzyıldaki Mora isyanında Türk savaş gemilerini yakan askerlere verilen isimdi.
Yunanistan’a Sorular. Tekrar yazımızın başına dönelim. Yunanistan’a soruyorum. 32 yıllık barış ve huzur dönemini yaratmak çok mu zor? Türkiye’yi AB ve Atlantik baskısı altında silahlı çatışmaya kışkırtmak neden? Türkiye’nin hayati jeopolitik çıkarlarından hangi hükümet iktidara gelirse gelsin vaz geçmesini nasıl beklersiniz? Kıbrıs Barış Harekatı yıllarındaki Türkiye’nin  savunma yetenekleri ile bugünü kıyasladığınızda ne hissediyorsunuz?
Yunanistan’a Tavsiyeler. Gelin jeopolitik hırsınızı kontrol altına alın. Ya da devlet yeteneklerinizi geliştirin. Türkiye ile silahlı bir çatışmaya ne nüfusunuz; ne ekonominiz; ne de savunma sanayiniz yeter. Aynı coğrafyada, aynı Akdeniz kültüründe, 400 yıllık ortak kültür temelinde yaşamış olmanın gücü ile gelin kendi içinizdeki fanatiklerin ve ABD ile AB manipülasyonlarından arının.  32 yılı yeniden yaratalım.  Emin olun Atatürk bir 20 yıl daha yaşasaydı belki de şu an sizinle federasyon kurmuştuk.




6 Haziran 2018 Çarşamba

Doğu Akdeniz’de Yeni Jeopolitik Evre


 




Doğu Akdeniz’de Yeni Jeopolitik Evre
Türk-Amerikan ilişkileri zor bir dönemden geçiyor. Türk ordusu Suriye’de  Amerikan vekalet savaşçıları ile çatışıyor. Karşılıklı hamleleri, üst düzey hükümet görevlilerinin sert açıklamaları takip ediyor. Ancak günlük siyaset akışında ve hele 24 Haziran seçimlerine kitlenilmiş bir ortamda Türk tarafının açıklamalarının etkisi tartışılabilir. Buna karşılık ABD hükümet dışı çevreleri Türkiye’yi sadece eleştirmekle kalmıyor,  neredeyse düşman ilan ediyor. Türk muhalefeti ise her koşulda ABD’yi eleştirmekten çekiniyor. Benzer şekilde Türk ana akım, yani müesses nizamın siyasi parti ve seçim bloklarının propaganda ve seçim bildirgelerinde Türk Amerikan ilişkilerinin geleceğinin son 72 yılın yarattığı yoğun gölge içinde hazırlanmış olduğu dikkat çekiyor. Sanki 15 Temmuz darbe girişimi olmamış gibi. Bu belgelerde ABD’nin bölge çıkarlarının 21’inci yüzyıldaki Türk jeopolitiğine etkisi ve bu çıkarların mevcut ve gelecekteki Türk çıkarları ile kaçınılmaz çatışma durumu dikkate alınmamış.
Zira günlük siyasette bloklar arası nefrete varan siyasi çekişme, merkezden çıkıp çevreye bakmayı önlüyor. Pratik teoriyi; Taktik stratejiyi  öldürüyor. Ama kısa dönemli hedef ve çıkarlar geleceği şekillendirmeye yetmiyor. Bu nedenle Türkiye, sürekli reaktif pozisyon almak zorunda kalıyor.

Gerileyen Neoliberal Sistem ve ABD Refleksi. İçinde bulunduğumuz dönem ABD’nin ve temsil ettiği neoliberal sistemin gerilemesinin hızlandığı bir dönem. ABD devleti için fikir üreten düşünce kuruluşu CFR’nin Başkanı Richard Haas’ın söylediği gibi ‘’artık liberal dünya düzeninin ne liberalliğinden ne de dünya çapında olmasından bahsedilebilir.’’ Ancak ABD, kapitalizmin 2008 krizi sonrası yaşadığı belirsizlik döneminde  bu düzenin gerilemesi ve el değiştirmesine izin vermemek için yeni politika ve stratejiler üretmeye devam ediyor. Dünya tarihinde hiçbir hegemon kendi isteği ile liderliği devretmemiştir. Her 100-150 yılda el değiştiren küresel liderlik koltuğunu korumak her büyük gücün kaçınılmaz refleksidir.

Doğu Akdeniz’e Yansımalar. Bu refleksin Türkiye’nin 21’inci yüzyıl geleceğinde çok önemli ve yaşamsal önceliği olan Doğu Akdeniz’e yansıması nasıl olacaktır? Bu önemli alanda Avrupa Atlantik sistemin temel hedefleri İsrail’in güvenliğine başta İran’ı etkisiz kılarak katkı sağlamak; Arap Dünyasının bölünmüşlüğünü devam ettirmek; Rusya ile Çin’i çevreleyerek küresel güç mücadelesinde üstün gelmek; enerji arz güvenliği tekelini elde bulundurmak olarak özetlenebilir. Bizim ülkemize bu hedeflerin yansıması Irak ve Suriye topraklarında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması; Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarımızın önemli bir bölümünün GKRY ve Yunanistan’a bırakılması; KKTC’nin varlığının sona ermesiyle Türk askerinin adadan geri çekilmesi olarak özetlenebilir. Bu saydıklarım şüphesiz bağımsızlığımıza, güvenlik ve refahımıza büyük tehdit teşkil etmektedir. Böyle bir sona Türk devleti izin veremez.

Doğu Akdeniz’de Batının Kademeli Stratejisi. Avrupa Atlantik sistem, bugüne kadar Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını Türkiye’yi dolaylı hedef alan değişik safhalarda ele geçirmeye gayret etti. Bu safhalara Türk devleti de değişik reflekslerle cevap verdi. Birinci safha, 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşının sonunda Bağımsız Kürt devletinin kurulma sürecinin başlatılmasıyla ilk enerjisini aldı.  Provide Comfort (Çekiç Güç) üzerinden bu sürece Türkiye’yi dahil etmek bunun bir parçasıydı. İkinci safha, 1 Mart 2003 tezkeresinin reddedilmesinin bir nevi intikam süreci olarak başlatıldı. Bu safhanın en önemli karşı hamlesi 1 Mayıs 2004 tarihinde GKRY’nin AB üyesi yapılması oldu. Böylece Doğu Akdeniz’de jeopolitik dengeler altüst edildi. Bu hamlelere AB havucu ile  Annan Planının referandum için Türk halkının önüne getirilerek Türk devletinin küçük düşürülmesi ve 17 Ocak 2003 tarihinde GKRY’nin Mısır’la MEB anlaşması imzalaması da de eklenmelidir. Diğer yandan Türkiye’nin 17 Mart 2002 tarihinde Doğu Akdeniz’de sismik araştırma yapan Norveç Bandıralı Northern Access isimli gemiyi önlemesi Atlantik sistemin Doğu Akdeniz çıkarlarına karşı bir hamle oldu. 1 Mart 2006 tarihinde Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Akdeniz Kalkanı harekâtını başlatması  bardağı taşırdı. Bu kez Üçüncü  Safha ileri sürüldü. Ulusal çıkarlarını her üç deniz alanında koruyan ve raydan çıkan Türkiye’yi tekrar Atlantik  hattına sokmak için FETÖ orkestrasyonu altında TSK ve ulusalcı çevrelere karşı Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalar başlatıldı. Ancak bu süreç iktidar ve FETÖ ittifakının sona ermesiyle 2014 yılından sonra akamete uğradı. Her ne kadar TSK’nın komuta yapısı tasfiyeler sonrası çok büyük zarar gördüyse de, TSK’nın ateş ve manevra gücü korundu. Dördüncü Safha, 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi ile başlatıldı ancak sonuçsuz kaldı. Başarılı olsaydı Atlantik sistemin tüm çıkarları karşılanmış olacaktı. Bu safha ile hükümet ve devlet birlikteliği ile Atlantik sistemden uzaklaşma süreci başlatıldı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonları ile donanmamızın Türkiye MEB’ine yakın GKRY ruhsat sahalarındaki sondaj gemilerini engellemesi bu dönemin öne çıkan Türk hamleleri oldu. Bu safhada Türk - Amerikan ilişkileri sosyopolitik arena başta olmak üzere her alanda ve her seviyede büyük yaralar aldı. Asya’ya yaklaşarak Türk – Rus; Türk - Çin ve Türk-İran ilişkilerinin gelişmesinin yansımaları Atlantik sistemi yakında başlayacak beşinci safhaya itti. Bu safhanın ip uçlarını ABD Düşünce Kuruluşu CCIS’in Mayıs 2018 sonunda yayınladığı ‘’Doğu Akdeniz’i ABD’nin Stratejik Çıpası Olarak Yeniden Düzenlemek - Restoring the Eastern Mediterranean as a US Strategic Anchor’’ isimli raporda açıkça görüyoruz. Raporda ABD Hükümetine Türkiye’nin düşman olarak değil, ancak müttefik olarak da görülmemesi tavsiye ediliyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs'a Amerikan askeri yığınağının önerildiği raporda Türkiye'deki ABD üslerine alternatif olarak Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi gösteriliyor, Güney Kıbrıs ile askeri işbirliği teşvik ediliyor. Ancak bu raporda İsrail askeri makinesinin Doğu Akdeniz’de Atlantik yapıya entegre edilmesi; Hayfa limanının ağırlık merkezine dönüştürülmesi  ve Yunanistan, İsrail GKRY ve ABD’nin dörtlü mekanizma içinde İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya ile tam entegrasyon içinde Doğu Akdeniz’de varlığını geliştirmesi en önemli teklifler olarak göze çarpıyor.
ABD Doğu Akdeniz’de Zor Durumda. Soğuk Savaşın en keskin ve zor günlerinde bile İsrail ile açık bir ittifaktan kaçınan ABD’nin Doğu Akdeniz’de İsrail’i artık ittifak ilişkileri içine çekmesi, aslında ABD’nin küresel liderliğinin zayıfladığını ve bu liderliğin tarafsızlık ve güvenilir arabulucu olma özelliklerini tamamen yitirdiğini gösteriyor. Rusya ve Çin’in Akdeniz’de artan etkisinin yanısıra Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hayati çıkarlarının ‘’zero sum game’’ özelliği, Türkiye’yi caydıracak yeni ittifak şekillenmelerine neden oluyor. Kıbrıs ve Yunanistan’a ‘’merak etmeyin arkanızda sadece ben yokum, İsrail de var.’’ mesajı verilerek iki vekil (proxy) devletin gerektiğinde Atlantik çıkarların korunması için Türkiye’nin üzerine salıverilmesinin alt yapısı oluşturuluyor. Rapor çok ciddi jeopolitik sonuçlara gebe içeriktedir. Türkiye ya Atlantik sisteme teslim olmak ya da Rusya ve Çin ile yakınlaşarak Doğu Akdeniz çıkarlarını korumak durumundadır. Arası bir yol bulmak zordur. Atlantik sisteme teslim olan Türkiye, Kıbrıs’ı, Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatanı kaybeder. Sonucunda bağımsız Kürdistan’a evet demek zorunda kalır ki bu da  vatanı kaybetmekle eşdeğerdir. Dilerim iktidar ve muhalefet parti liderleri ve danışmanları geleceğin ip uçlarını veren bu raporları okuyup değerlendiriyorlardır. Vatanımızın ve mavi vatanın geleceği günlük siyasetin basit tartışmaları  arasında kalmamalıdır. Türk Amerikan ilişkilerinin yeniden belirlenmesi 21’nci yüzyılda en önemli konulardan birisidir. ABD artık Türkiye’yi ‘’Bon Pour L’Orient’’ statüde görmeyi terk etmeli; Türkiye’deki açık ve gizli Amerikan hayranları da ülke çıkarlarımızı reel politik gözlükle görmeyi öğrenmelidir.


31 Mayıs 2018 Perşembe

Yemen’de Unutulan İnsanlık ve Vurulan Türk Ticaret Gemisi

Description: IMG_0131 




Yemen’de Unutulan İnsanlık ve Vurulan Türk Ticaret Gemisi
Yemen, uğrunda Osmanlı İmparatorluğunun bir milyon üzerinde  Türk gencini feda ettiği topraklar. Gidip de dönülmeyen, türkülere güfte olan topraklar. Osmanlının 1918’de sona eren 400 yıllık Yemen tarihi isyanlar, iç savaşlar, kan ve gözyaşıyla doludur.
Bitmeyen Savaşlar Ülkesi. Osmanlı sonrası Kuzey ve Güney Yemen olarak siyasi hayatına devam eden bu topraklar, 1990 yılında birleşti ve 2011’de başlayan Arap Baharı sonucu uzun süren bir iç savaşın sarmalına girdi. Ayaklanmalar sonucu, Başkan Ali Abdullah Salih, görevini yardımcısı Mansur Hadi’ye devretmek zorunda kaldı. Ancak Hadi, kuzeydeki Şii Müslüman ayrılıkçı hareketleri (Husiler) önleyemedi. Husiler 2015 yılında başkent Sana’yı ele geçirdi. Başkan Hadi, Suudi Arabistan’a kaçmak zorunda kaldı. Suudi rejimi  Vahabi tiranlığına ve dolayısıyla  iç istikrarına büyük tehdit olarak gördüğü Yemen Şiilerinin (Husiler)  yükselişini durdurmak için diğer sekiz Sünni Arap ülkesini de yanına alarak aynı yılın Mart ayında  Yemen’e karşı deniz ablukası ve hava bombardıman kampanyası başlattı. Böylece Hadi kuvvetleriyle, Sünni güney kabileleri, Arap koalisyonunun yardımını alarak Aden’i geri aldı ve burada geçici bir hükümet kurulabildi. İran’dan yardım aldığı iddia edilen Husileri durdurabilmek için Suudi liderliğindeki koalisyon harekatına İngiltere, ABD ve Fransa da hedef istihbarat desteği ve uçakların yakıt ikmalinde yardımcı oldu. Ayrılıkçı Husiler bu gelişmelere rağmen Başkent Sana’dan ayrılmadılar ve 2017 Kasımında Suudi Başkenti Riyad’a balistik füze atabildiler. Bu olayı takip eden günlerde güneyde kontrolü sağlayan hükümet güçleri  de kendi aralarında savaşa başladı. Diğer taraftan 2015 sonrası  BM’nin üç büyük barış girişimi söz konusu olduysa da hepsi başarısız oldu.
Sivil Kayıplar Hergün Artıyor. Bu karmakarışık durumda  siviller ölmeye ve acı çekmeye devam ediyor. Yemen halen Arap dünyasının en fakir ülkesi. 2015 yılından bu yana devam eden iç savaşta 10 bin sivil öldü ve 53 bin kişi yaralandı. 3 milyon Yemenli evini terk etti. Halen 17 milyon Yemenlinin gıda güvenliği olmadığı gibi,  8 milyon Birleşmiş Milletler gıda yardımına bağlı olarak yaşıyor. Yemen, bebek ölümlerinde dünya birincisi. Abluka nedeni ile gıda ve yakıt girişine çok kısıtlı şekilde izin veriliyor. Ülkede su genelde pompalarla yeraltından çıkarıldığından yakıt olmayınca su da olmuyor. Yemen’deki durum için BM yetkilileri ‘’son yılların en büyük insanlık felaketi’’ ifadesini kullanıyor. Özetle Yemen’de Husiler ülkenin büyük bölümünde karadan kontrol sağlarken hava ve deniz ablukasına karşı bir şey yapamıyorlar. Suudi liderliğindeki koalisyon da karada savaşarak kontrolü sağlayacak tecrübe ve yeteneğe sahip olmadığından kesin sonuç elde edilemiyor ve kriz uzuyor. Sivil ölümler artınca küresel baskılar arttı. Açlık felaketi sonucu oluşan ağır eleştiriler sonucunda, Suudiler, Saleef gibi isyancıların elinde tuttuğu iki limandan yardımların girişine izin vermek zorunda kaldılar.
Saldırıya Uğrayan Türk Gemisi. Bu karmaşık konjonktürün ortasında 10 Mayıs 2018 gecesi Türk bayraklı İnce İnebolu gemisi, Yemen’de füze saldırısına uğradı. Gemi, BM Gıda Yardımı kapsamında Rusya’dan aldığı 20 bin ton buğdayı Yemen’e götürüyordu. 8 Mayıs günü Cibuti limanındaki BM denetiminden ve onayından geçirilen gemi, koalisyon güçlerinin kontrolünde 9 Mayıs günü tahliye yapacağı Saleef limanının 70 mil açığında demirletilerek beklemeye alındı. Gemiye aynı günün gece yarısı kuzeyden geldiği rapor edilen bir füze isabet etti. Can kaybı yaşanmadı. (Bu tip saldırıların ilk kez olmadığını belirtelim. 30 Ocak 2017’de Hudeyde açıklarında bir Suudi Savaş Gemisine; 2 Nisan 2018’de de aynı bölgede bir Suudi tankerine Husilerin fırlattığı  güdümlü mermiler isabet etmişti. Bunlar dışında ayrıca uzaktan kumandalı botlar ile Suudi koalisyonunun savaş gemilerine Haziran 2017’den bu yana 4 kez saldırı oldu.)  İnce İnebolu’nun talebi üzerine bölgedeki ablukadan sorumlu olan Suudi Donanmasına ait Al Dammam isimli firkateyn yardıma geldi. İnce İnebolu’da 8 personelini bırakarak, gemiyi Suudi Limanı Gizan’a sevk etti.
Suudilerin Kötü Karnesi. Medyada çıkan haberlere göre Gizan’da gemi personelinin haberleşmesi ve gemiden dışarı çıkması düşmanca bir tutumla yasaklandı. Gemi kaptanı olayı firmasına neredeyse 48 saat sonra,  12 Mayıs saat 1200’da rapor edebildi. Kısa sürede bölgeye erişen gemi şirketi temsilcileri ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı yetkililerinin gemiye çıkışına izin verilmedi. Açık kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Suudi yetkililer dışardan bir füze saldırısı olmadığını; infilakın içerden olduğunu iddia edecek kadar ileri gittiler. Ancak böyle asılsız bir iddianın Cibuti’de balast tanklarının içine kadar aranan bir gemi için ne denli tutarsız olduğu bölgede Deniz Haydutluğu ile mücadele kapsamında harekat icra eden CMF (ABD Koalisyonu) ve EUNAVFOR (AB Deniz Gücü) nün olayla ilgili hazırladığı aşağıdaki değerlendirmede de ortaya çıktı:
‘’Bu olayın Yemen'de devam eden ihtilafla neredeyse kesinlikle ilgili olduğu değerlendirilmektedir. Bu saldırının yanlış teşhisten kaynaklanması büyük olasılıktır. Bu geminin Kızıldeniz'den transit geçmediği ve AIS cihazını (Otomatik Tanımlama)  çalıştırdığı not edilmelidir.  Yemen'deki Saleef limanına insani yardım operasyonları için buğday taşıyan gemi, düzenli olarak Saleef limanına geliyordu. Yemen'de çatışan taraftarlar bu gemiyi çatışmaya karışmış bir gemi olarak tanımlamış ve bu yüzden de hedeflenmiş olabilir.’’
Bu değerlendirmenin de eksik yanları olduğunu belirtmek gerekir.  Gemi AIS cihazını kapamış olsa değerlendirme haklı olabilir. Bu durumda gemi sadece radar teması olarak görülür ve yanlış istihbarat sonucu hedef olarak seçilebilir. Ancak AIS cihazı her an açık tutulmuş. Diğer yandan Cibuti’de bekletilen ve daha sonra Saleef limanına gideceği ilan edilen gemiye, her gün çocukları açlıktan ölen isyancı grup neden saldırsın?
Suudilerin Amacı Ne? Diğer yandan Suudi yetkililerin -sanki saldırının nedeni bu gemiymiş gibi- gemi idaresine karşı sergilediği küstah tavrı ve patlama içerde oldu iddiasını nasıl okumamız gerekir?
 Türkiye - Suudi Arabistan ilişkilerinin Türkiye- Katar ilişkileri paralelinde gergin olduğu biliniyor. Her gün yüzlerce çocuğun açlıktan öldüğü Yemen’e Türk bayraklı bir geminin gıda götürmesinin insani boyutu büyüktür. Türk bayraklı bir geminin Şii isyancıların kontrolündeki Saleef limanında varlık göstermesinin, Türk İran ilişkilerinin geliştiği bir dönemde yaratacağı psikolojik etki de önemlidir. ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanının İran’a büyük tehditler savurduğu ve BM İran nükleer sözleşmesinin tek taraflı iptal edildiği bir dönemde bu saldırının İran desteği ile yapılıyor olmasının dile getirilmesi bile İran’ı şeytanlaştırmada büyük bir katma değer sağlayabilirdi. O nedenle saldırıda ister istemez değişik senaryolar ve hatta komplo teorileri akla gelmektedir.
Suudi Arabistan ve Mütekabiliyet. Diğer taraftan, saldırı sonrası Suudi limanında Türk personelin bir nevi enterne edilmesi ve gemiye CMF ve EUNAVFOR yetkilileri  alınırken, Türk yetkililere uzun süre  izin verilmemesi Suudi Arabistan’ın uluslararası hukuk ve denizcilik teamülleri dışında Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutum sergilediğinin göstergesidir. Bu tutum karşılıksız bırakılmamalıdır. Dışişleri Bakanlığımız ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığımız gelişen durum içinde mütekabiliyet çerçevesinde  hareket etmelidir. Türk bayrağı taşıyan bir ticaret gemimizin onuru devletimizin ve hepimizin onurudur.







20 Mayıs 2018 Pazar

Mavi Vatanın Denizci Kolluk Gücü: Sahil Güvenlik Komutanlığ

Description: IMG_0131
Mavi Vatanın Denizci Kolluk Gücü: Sahil Güvenlik Komutanlığı
Geçen hafta başında Sahil Güvenlik Komutanlığı, Ege Denizinde yılın en önemli tatbikatını icra etti. ‘’Deniz Aslanı 2018’’ tatbikatı ile Ege’deki Türk Arama Kurtarma Sahasında başta Yunanistan olmak üzere dış dünyaya önemli mesajlar verildi. Mavi Vatanın her noktasında Türk milleti adına egemenlik haklarımızı korumaya ve kolluk gücünü kullanmaya yetkili olan Sahil Güvenlik Komutanlığı, 1982 yılında kuruldu. Ondan önce Jandarma Genel Komutanlığına bağlıydı. 25 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan 688 sayılı KHK ile statüsü yeniden belirledi. Günümüzde barışta ve savaşta İçişleri Bakanlığına bağlı olarak görev yapan Sahil Güvenlik Komutanlığı  savaşta büyük bir bölümünü Bakanlar Kurulu kararı ile donanma emrine aktarıyor. 8333 km.’lik kıyılarımıza mücavir karasuları, münhasır ekonomik bölge ve arama kurtarma bölgelerini kapsayan toplam 377.714 km2 lik “mavi vatan”ın tamamında asayiş, deniz güvenliği, denizde emniyet, deniz kirliliği ile mücadele ve can kurtarmadan sorumlu olan komutanlık deniz yetki alanlarında güvenliğin sağlanması, ulusal çıkarların korunması, stratejik öneme sahip tesis, liman, gemilerle, patlayıcı ve tehlikeli yük taşıyan gemilere koruma sağlanması; deniz yoluyla yapılabilecek toplumsal eylem ve terörist saldırıların önlenmesi ile engellenmesine yönelik olarak gerektiğinde zor ve ateş gücü kullanmaya yetkilendirilmiştir.
İkinci Donanma. Savaşta Deniz Kuvvetleri emrine girdiğinden bu seçkin kuvvete ikinci donanma da denebilir. Gerek nicelik gerekse nitelik olarak Sahil Güvenlik Komutanlığımız bugün dünyada mevcut 113 donanma ve sahil güvenliğin pek çoğundan daha yetenekli ve güçlüdür. Karadeniz’de  Hopa’dan, Akdeniz’de İskenderun Çevlik’e kadar 66 ayrı üs ve limanda konuşlu 4’ü açık deniz gemisi olmak üzere  101 gemi ve 79 küçük tip bot, 3 Deniz Karakol uçağı ve 14 helikopter ve 8 mobil radar ile sürdürüyor.
Düzensiz Göçle Mücadelede Olağanüstü Başarı. Bugün sahil güvenlik komutanlığımız deniz güvenliğini ilgilendiren temel yedi alanda olağanüstü gayretlerle görev ifa etmektedir. Bunlar deniz kirliliği; yasadışı avcılık; kaçakçılık; göçmen kaçakçılığı ile mücadele; stratejik tesislerin denizden güvenliğinin sağlanması; tehlikeli yük taşıyan gemilere güvenlik refakati; ve terörizmle mücadeledir. Canlı deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı, biyo çeşitliliğin korunması ile nesli tehlike altında olan türlerin kaçakçılığının önlenmesi gibi görevler de deniz çevresinin korunması kapsamında sahil güvenliğin görevleri arasındadır. Bu seçkin komutanlık son yıllarda en önemli sorun alanı olarak yasadışı göçle uğraştı.  Ortadoğu ve Afganistan’daki savaşların sonucu oluşan yasa dışı göç, Türkiye’nin büyük kaynak harcamasına neden oldu. Bu durum denizlere tarihimizde örneği yaşanmamış şekilde yansıdı. Deniz üzerinden Avrupa’ya geçiş gayretlerinin önlenmesi Sahil Güvenlik unsurlarımızın son dört yıldır olağanüstü boyutlarda ve rekor seviyede bir harekat temposuna erişimini tetikledi. Diğer taraftan 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası kadrolarındaki FETÖ militanlarının temizlenmesi  sonucu, görevlerini az sayıda personelle icra etmek zorunda kaldılar. Ancak Sahil Güvenlik Komutanlığı bu zor koşulları iyi bir liderlik altında dengeli bir şekilde yönetebildi. 2015 yılında henüz FETÖ temizliğinin yapılmadığı dönemde  günde 2347 yasadışı göçmen Ege Denizini kullanırken, bu sayı Sahil Güvenliğin fedakar personeli sayesinde 2016 sonunda 475’e; 2017’de 79’a ve 2018’de 69’a düştü. 2015’de yıl boyunca 1 milyona yakın kaçak göçmen (856.723) Ege sularını kullanırken, bu sayı bugün 8357’ye düşürülmüştür.Bu başarıda tabi ki başta deniz hava vasıtaları ile açık deniz karakol gemileri olmak üzere yeni kuvvet yapısının önemli rolü oldu. Yasadışı göçle mücadelede elde dilen büyük başarı kadar Sahil Güvenlik unsurlarımızın karasularımızın ötesinde diğer ülke karasularına yakın açık deniz alanlarında kaçakçılıkla mücadele de tarihsel önemde ilklere imza attı.
Uzak Sulardaki Başarılar. 5 Ocak 2016 tarihinde Libya’nın Tobruk limanı açıklarında, uluslararası sularda uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı istihbar edilen Bolivya bayraklı Joudi isimli gemiye yapılan başarılı bir operasyon sonucu 2441 kg esrar ve 105 kg ‘’Captagon’’ hapı (604.172 ad) yakalandı. Diğer başarılı operasyon 2 Haziran 2017 tarihinde Doğu Akdeniz’de Marmaris’ten 150 mil güneyde icra edildi. Pakistan/Karaçi’den yüklediği 1 ton narkotik maddeyi İspanya’ya götürmeye çalışan Demokratik Kongo bayraklı ‘’Commander Tide’’ isimli kargo gemisine müdahale edildi.  Her iki müdahale Sahil Güvenlik Komutanlığının envanterine son 5 yılda kattığı dört adet açık deniz arama kurtarma gemisi sayesinde gerçekleşti.
Ege ve Akdeniz Sorunlarının Etkin Aktörü. Diğer yandan Sahil Güvenlik Komutanlığı, Ege ve Akdeniz sorunlarının başında gelen Arama Kurtarma Sahası sorununda da çok önemli rol oynuyor. Bu sorunun temeli Yunanistan’ın Ege’de; Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin ise Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak ilan ettikleri arama kurtarma sahalarının Türk yetki sahalarını dikkate almaması. Bu durumda Sahil Güvenlik unsurları, sözde Yunan ya da Rum sahası içinde kalan Türk arama kurtarma bölgesi içinde sürekli varlık göstererek, tatbikat icra ederek ve gerektiği yer ve zamanda arama kurtarma yaparak bu alandaki Türk dış politikasına en büyük katkıyı sağlıyor. Geçen hafta icra edilen ‘’Deniz Aslanı 2018 Tatbikatı’’ ile; her sene Kıbrıs adası civarındaki Türk Arama Kurtarma Bölgesinde icra edilen ‘’Caner Gönyeli’’ serisi arama kurtarma tatbikatları dış politikamızda kuvvet çarpanı olmaya devam etmektedir.
Deniz Kuvvetleri ile Tek Yumruk. Sahil Güvenlik Komutanlığının refah ve güvenliğimize yönelik oynayacağı rol ve üreteceği katma değer, Deniz Kuvvetlerine eş değerde ve hayatidir. Sahil Güvenlik Komutanlığı ayrıca halkla iç içe görev yapan bir Komutanlık olduğundan, Türkiye’nin denizcileşmesine doğrudan katkı sağlayabilecek özelliklere sahiptir. Sahil Güvenlik Komutanlığı, Cumhuriyet Donanmasının ayrılmaz bir parçası olarak Atatürk’ün rüzgarı ile yükselmeye devam etmelidir.  21’inci yüzyılda güvenliğimiz, refah ve mutluluğumuzda Sahil Güvenliğin payı tarihte olmadığı kadar büyük olacaktır.






18 Mayıs 2018 Cuma

Kuzey Buz Denizi (Arktik) Jeopolitik Çatışma Alanına Dönüşüyor

Kuzey Buz Denizi (Arktik) Jeopolitik Çatışma Alanına Dönüşüyor
Bu köşede yayımlanan pek çok yazımda 21’inci yüzyıl jeopolitiğinin köşe taşlarından birisinin Arktik Okyanusu (Kuzey Buz Denizi) olduğunu belirttim. Avrasya’nın doğusundaki Batı Pasifik Okyanusunu Arktik Okyanusu ile birlikte değerlendirdim. Arktik Okyanusu Avrasya adasının kuzey kıyılarını oluşturuyor. Batı Pasifik kıyıları ile birlikte değerlendirilince karşımıza Rus - Çin etki alanı olarak çok büyük bir alan çıkıyor. RF’nin 37,500 km, Çin’in 14,500 km., olmak üzere toplam 52,000 km. uzunluğundaki bu kıyı şeridi sadece Batı Pasifik havzasında, Güney Çin Denizinden, Bering Boğazına kadar (Kore Yarımadası hariç) kesintisiz bir kaplama sağlarken, kalpgâhın kuzeyini oluşturan Kuzey Buz Denizi (Arktik) kıyıları da Norveç Denizinden Çukçi Denizine kadar Rusya’nın kontrolünde bir kaplama sağlıyor. Bugünlerde Arktik Okyanusu, Potansiyel İran-İsrail çatışması; Kore yarımadasındaki gelişmeler ve Doğu Akdeniz’de yaşananların gerisinde kalıyor gibi görünse de, gelecekte uğruna vekalet savaşları üzerinden değil, büyük güçlerin askeri güçleri ile doğrudan çatışmaya girebileceği bir çatışma alanını oluşturuyor.
ABD Arktik’e Daha Çok Önem Verecek. ABD’nin geçen hafta Soğuk Savaş sonrası lağvettiği İkinci Filoyu (Atlantik Donanması) tekrar faaliyete geçirmesinin en önemli nedenlerinden birisi de Arktik Politikası.  Amerikan Donanması yıllar sonra Arktik Bölgede 20 Mart 2018’de başlayan beş hafta süreli büyük çaplı bir tatbikat icra etti. ICEX 2018 isimli tatbikatta özellikle denizaltılar çok yoğun kullanıldı. ABD, tatbikat sonrasında 2014 yılında hazırlanan Deniz Kuvvetleri Arktik Yol Haritası dokümanının bir strateji dokümanına dönüştürülerek en kısa zamanda hazırlanacağını açıkladı. Diğer yandan 300 Amerikan deniz piyadesi (marines) Norveç’te Arktik operasyonlar için eğitim görüyor. Ayrıca önümüzdeki sonbaharda NATO bölgede ‘’Trident Juncture’’ isimli çok büyük bir Arktik bölge tatbikatı icra edecek.  Bu gelişmelere neden olan etmenlerin başında Rusya’nın Arktik’teki ekonomik çıkar odaklı faaliyetlerinin yanısıra, askeri harekat yeteneklerini ABD ile büyük asimetri yaratacak düzeyde artırması.  
Rusya Arktik’te Hakim Güç. 2018 Martında parlamentoda yaptığı bir konuşmada Putin : ‘’Arktik suları tamamen küresel ve rekabetçi bir ulaştırma rotasına dönüştürmek hedefimizdir.’’ demişti. Rusya’nın Arktik bölgede enerji istasyonu olarak kullanılacak dünyanın ilk yüzen nükleer enerji platformunu (Academic Lomosonov) 27 Nisan 2018 de bölgeye göndermesi; Arktik bölgede arama kurtarma amaçlı olduğunu deklare ettiği kabaca 4 km uzunluğunda büyük bir havaalanı inşa etmesi; nükleer takatli buz kırıcı gemi sayısını 6’ya çıkarması; Ivan Papanin sınıfı Arktik Bölge karakol gemilerini inşaya başlaması gibi gelişmeler ABD’deki alarmistleri hareketlendiriyor. Rusya 25 Eylül 2017 tarihinde 4 metrelik buzları kırabilecek yetenekte dünyanın en büyük ve en güçlü nükleer buz kırıcı gemisini denize indirdi. Bu gemi 200 bin tonluk süper tankerlerin geçişine yetecek genişlikte buz kırabilecek özellikte. Bu gelişmeler paralelinde ABD Donanma Bakanı Spencer 19 Nisan 2018 ‘de Senato Silahlı Kuvvetler Komitesine verdiği brifingde gelecek çatışma alanının Arktik olacağını belirtti.
Çin de Arktik’te Jeopolitik Aktör. Diğer yandan Çin, 26 Ocak 2018 tarihinde ilk kez Arktik Okyanusu’na yönelik bir politika belgesi (Policy Paper) yayınladı. Çin’in asıl amacı bölgeyi Buz İpek Yolu (Polar Silk Road) adı altında OBOR’a dahil edebilmek. Belge dört alanı ağırlık merkezi olarak belirliyor: 1. Eriyen buzullar nedeniyle ortaya çıkan yeni rotalar. 2. Deniz dibi enerji kaynakları ve madenler. 3. Balıkçılık. 4 . Turizm. Çevreye son derece duyarlı bir şekilde kaleme alınan belge söz konusu ekonomik hedeflerin uluslararası işbirliği ile gerçekleşmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Diğer yandan Çin, 2015 yılında Arktik Okyanusu’nun Pasifik ve Atlantik kapısı olan Bering Boğazını Çin’in güvenlik endişe alanı olarak belirlemiş ve bu boğazdaki çıkarlarını için gerekirse kuvvet kullanabileceğini deklere etmişti. 2015 yılının Eylül ayı ortasında da tarihte ilk kez, beş Çin savaş gemisi Bering Denizinde zararsız geçiş hakkını kullanmıştı. Çin, Bering Boğazı ve diğer Arktik rotaları kullandığı takdirde hem Malakka Boğazına olan bağımlılıktan büyük ölçüde kurtulabiliyor, hem de ulaştırma giderlerinde senede 60-100 milyar $ tasarruf elde edebiliyor. Çin, ŞİÖ içindeki işbirliği kapsamında Rusya ile ayrıca Arktik Okyanusunda enerji işbirliğini geliştiriyor. Rus Gazprom ile Çin’in CNPC firmaları, Arktik Okyanusundaki sondaj çalışmalarını sürdürüyor. Çin, Rusya’nın aksine,  Arktik Okyanusunda ABD ile bir rekabete girmek istemiyor. Bu nedenle Alaska ile 43 milyar dolarlık bir işbirliği anlaşması imzaladı. Bu yatırımın ana nedeni Alaska’da sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) boru hattı inşası. Ayrıca her sene sadece Alaska’dan 800 milyon dolarlık balık ithal ediyor. Çin’in bu cömert girişimlerinin amacı ‘’Bir Kuşak Bir Yol’’ girişimine ABD’yi çekebilmek ve Buz ipek yolunu canlandırmak.  Çin ayrıca Danimarka’ya bağlı Grönland’da madencilik ile havaalanı ve  alt yapı yatırımlarına büyük ortak durumunda. 
Arktik’te Yeni Jeopolitik Mücadele Başladı. ABD OBOR’a şüphe ile yaklaşıyor ve küresel sistemde tek bir ülke yol veya kuşağın nereden geçeceğine karar vermemelidir diyor. Bunun temel nedeni dünya tarihinde ilk kez kapitalist hegemonya dışında bir gücün (Çin) yeni ticaret rotalarını belirliyor olması. ABD, 70’li yıllardan bu yana yakınlaştığı Çin’i bir zamanlar Sovyetler Birliğini çevrelemek için kullanmıştı. Çin şimdi Rusya ile ittifak halinde ABD’yi çevrelemeyi hedefliyor. İşte bu alanlardan en önemlisi ABD’nin en hazırlıksız olduğu  bölge: Arktik Okyanusu. Güney Çin denizinde ABD’nin artık düşman taraf olarak Çin’i karşına aldığı bir dönemde, benzer gerilim alanlarının Rusya üzerinden Arktik bölgeye taşınmayacağını kimse garanti edemez. Arktik suları yakın bir gelecekte Atlantik-Avrasya arasında yaşanan soğuk savaşın yeni bir cephesine dönüşecektir.