15 Şubat 2018 Perşembe

Stratejik ve Taktik Nükleer Çelişkiler

Stratejik ve Taktik Nükleer Çelişkiler
Nükleer silahlar, insanoğlunun  yarattığı en yıkıcı ateş gücüdür. 1950’li yıllardan sonra Amerikan ve Sovyet silah sanayilerinin büyük bir rekabet içinde geliştirdiği stratejik nükleer silahlar dünyanın çevresini ve kaderini yüzlerce kez değiştirecek seviyeye erişti. Bu yarışı durdurmak için 70’li yıllarda nükleer silahları kısıtlayan SALT (Strategic Arms Limitation Talks) görüşmeleri başladı. 80’li yıllarda ABD Başkanı Reagan; kısıtlama yetmez ciddi kesintiye gidilmeli diyerek SSCB ile START (Strategic Arms Reduction Talks) görüşmelerini başlattı. Bu safhada her iki tarafın elinde 8000’e yakın stratejik nükleer silah vardı. Bunlar karadaki rampalarda bulunan kıtalararası balistik füzeler (ICBM); nükleer takatli balistik füze denizaltılarında (SSBN) bulunan (SLBM) füzeleri ile Stratejik Hava Komutanlığı (SAC) bağlısı bombardıman uçaklarında bulunan stratejik nükleer bombalardı. Bu üç unsurun oluşturduğu ateşgücü üçgenine ‘’Strategic Triad- Stratejk Üçleme’’ adı verilmişti. Nükleer caydırıcılık içinde dehşet dengesi ile sağlanan bu dönemin askeri doktrinin kısa paradigması  ‘’Karşılıklı Garantilenmiş İmha (MAD-Mutually Assured Destruction) idi. Bu üçgende en kritik yeteneğin ikinci darbe yeteneği sağladığından denizaltılar olduğunu vurgulayalım.
Orta Menzil Nükleer Silahlar Anlaşması. Stratejik nükleer füzelerden başka bir de 500-5500 km menziller arasındaki orta menzilli nükleer balistik füzeler ve gezginci (cruise) füzeler vardı. IRBM olarak adlandırılan bu füzeler henüz soğuk savaş bitmeden Reagan - Gorbacov döneminde 1987 yılında INF (Intermediate Range Nuclear Forces) Antlaşması ile yasaklandı. 1991 yılına kadar 2692 füze karşılıklı olarak imha edildi.
Stratejik Nükleer Silahların Azaltılması. Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte bu kez stratejik nükleer silahların azaltılmasına yönelik START görüşmeleri INF antlaşmasının verdiği güçle hızlandı. 1991 yılında START I; 1992’de START II anlaşmaları imzalandı. Ancak START II, 2001 yılına gelindiği halde Rus Duma’sında onaylanmadı. Zira ABD, füze kalkanı girişimi ile 1972 tarihli ABM (Anti Ballistic Missile Defense) Anlaşmasından çekilmişti. Clinton Yeltsin döneminde START III görüşmeleri başladı. Hedef savaş başlıklarını her iki tarafta 3000’den 2500’e çekmekti. Obama - Medvedev döneminde imzalanan Yeni START anlaşması ile bu sayının 500-1000 nükleer başlık ve 1500-1675 atma vasıtası sayısına indirgenmesine karar verildi. 5 Şubat 2011 de yürürlüğe giren bu anlaşmada iki taraf da geçen hafta (5 Şubat 2018)‘de anlaşmaya uyduklarını deklare ettiler. Bu duruma göre taraflar 700 konuşlandırılmış ICBM, SLBM füzeleri ile saldırı uçaklarında mevcut bombaya ve tüm silahlarda toplamda 1550 nükleer savaş başlığa 800 atma vasıtasına sahipler.
Yeniden Nükleer Stratejiye Dönüş. 11 Eylül sonrası dönem, (GWOT) Terörle küresel savaş paradigması ile devam ederken ABD’nin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de rejim ve harita değişikliklerini; NATO’nun genişlemesiyle Rusya yakın coğrafyasında jeopolitik değişiklikleri teoriden pratiğe geçirmesi küresel dengeleri değiştirdi. Bu gelişmelere nükleer Çin’in askeri, siyasi ve ekonomik bir dev olarak yeni dünya düzeninde belirleyici güç ve Kuzey Kore’nin nükleer kulübe dahil olmasını da ekleyelim. 8 Ağustos 2008’de Güney Osetya’da  yaşanan Rus-Gürcü krizinde Rusya’nın SS-21 orta menzilli (120 km) nükleer balistik füze bataryasını Güney Osetya’ya yerleştirerek, taktik nükleer silahları bölgesel bir çatışmada  kullanabileceği mesajını vermesi, Küba Füze krizinden sonra belki de taraflar arasındaki ilk nükleer manevra oldu. Bu durum üstün konvansiyonel güce sahip NATO ve dolayısıyla ABD’nin bölgeye aktif müdahalesini engelledi. Bu krizden aldığı ders sonucunda 5 Şubat 2010 tarihinde onaylanan “Askeri Doktrini”nde Rusya, ülkenin hayati çıkarları tehlikeye girdiğinde büyük bir konvansiyonel tehdit karşısında nükleer silah kullanılabileceğini deklare etti. Bu durum ABD ve NATO’nun Füze Kalkanı olarak bilinen (BMD) girişimine hız verdi. Gerek X Bant radarların (Örneğin, Kürecik Malatya) gerekse SM 3  füze sistemlerinin (Örneğin, Devesul Romanya)Rusya’yı çevreleyecek şekilde konuşlandırılmaları Rusya’nın nükleer başlıklı olarak kullanılabilen 400 km menzilli İskender füzelerini özellikle Baltık bölgesinde yoğun konuşlandırması sonucunu doğurdu. Ayrıca Kırım müdahalesinden sonra artan NATO faaliyetleri ve BMD girişimleri sonucu neredeyse INF anlaşmasından çekilebileceğini ima etme süreci başladı.
ABD Nükleer Silahlar Raporu. Bu gerginlik devam ederken 2 Şubat 2018 günü açıklanan ABD Nükleer Silahlar Durum Değerlendirmesi (NPR-Nuclear Posture Review) mevcut durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Zira bu raporda Trump Yönetimi nükleer yeteneklerin artırılmasını hedefliyor. Bu durum gelecek 30 yılda 1,2 trilyon dolarlık yeni silahlanmayı gerektirecek. Bu silahlanma içinde en önemli olan nükleer saldırı denizaltılarından (SSN) atılacak cruise (gezginci) füzelerinin (SLCM) ve SSBN ‘lerden atılacak yeni tip balistik füzelerin düşük şiddette nükleer savaş başlığı ile donatılmasının önünün açılması olarak dikkat çekiyor. ABD Donanmasında önceden nükleer Tomahawk füzeleri vardı, ancak  George W. Bush döneminde bu füzeler Japonya veya Güney Kore üzerinde kaza ile düşerse endişesi ile kaldırılmıştı. Şimdi Rusya, Kuzey Kore, İran ve Çin bahanesi ile Pentagon’un isteğinin herhalde daha gelişmiş teknolojiler uygulanarak gerçekleştiğini anlıyoruz. Bu durumun karşılıklı yanlış hesaplara neden olacağı açıktır. Zira atmosfer dışına çıkmasa bile bir Amerikan denizaltısından atılan Tomahawk füzesinin nükleer olma potansiyeline karşı Rusya veya Çin’in nükleer balistik füze ile karşılık vermeyeceğini kimse garantileyemez. Zira bu düşük güçlü füzelerin en küçüğü bile Hiroşima‘ya atılandan daha fazla etki yaratacaktır.
Kazananı Olmaz. Yazımızın sonunda özet olarak şunu söyleyebiliriz: Nükleer çatışma tehdidi tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar artıyor. Yeni NPR Raporu bu riski çok daha fazla artıracaktır. Ancak küresel iklim değişikliklerinin ve çevre yıkımının tepe yaptığı günümüzde bu silahı ister stratejik ister taktik seviyede ilk kullanan taraf, nükleer kışı başlatma sorumluluğunu alacaktır.  Bu savaşın kazananı olmayacaktır. Nükleer kirlenmenin günahını yeryüzü topyekun ödeyecektir.



7 Şubat 2018 Çarşamba

Mavi Vatandaki Güvencemiz: Cumhuriyet Donanması


 




Mavi Vatandaki Güvencemiz: Cumhuriyet Donanması
                  ‘’Koca köyde hemen hemen hiç erkek kalmamıştı. Hepsi askere alınmış ya da Balkan ve Dünya savaşlarında şehit düşmüştü ve gördüğüm bize hizmet eden beş erkekten her birinin herhangi ağır bir yarası vardı. Birinin parmağı kopmuştu. Diğerinin kolu kıpırdamıyordu. Üçüncü topallıyordu ve diğer ikisi savaşta aldığı bir sakatlıktan mustaripti. Bu gözlemi bütün köylerde yaptım. Türkiye’nin son savaşlarda ne kadar insan yitirdiğini tahmin etmek mümkündür. Yine de burası umudunu yitirmeyen ve ulusal varlığı için savaşmayı sürdüren tek ülkeydi. Bedeli, tamamen yok olmak olsa bile.’’
                  Bu sözler Kurtuluş Savaşımıza istihkam uzmanı olarak katılan tek yabancı subay olan Alman Yüzbaşı Hans Tröbst’ün hatıratındandır. İnönü savaşları sonrası Eskişehir Kütahya arasındaki yol üzerinde uğradıkları bir köyü anlatıyor. (Mustafa Kemalin Ordusunda bir Alman Yüzbaşı, Çeviren Yüksel Pazarkaya-TÜYAP)
                  İşte donanmasızlığın sevgili Anadolu’muzu getirdiği durum buydu. 1897 Türk Yunan savaşından sonra Girit’i kaybetmek. İtalyan savaşında Libya’ya tek bir savaş gemisi bile gönderememek. Balkan savaşında Ege adalarını birkaç ayda tümden kaybetmek. Cihan Savaşında istilacı düşmanı deniz yerine vatan topraklarında durdurmak ve Çanakkale’de Mustafa Kemal’i ‘’ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum’’ demek zorunda bırakmak. 13 Kasım 1918 sabahı 55 parça donanmayla İstanbul’u işgale gelen emperyalistleri acıyla seyretmek. 15 Mayıs 1919 sabahı 18 savaş ve yardımcı gemi ile  13 bin askerini İzmir Pasaport açıklarına getiren Yunan mezalimine 9 Eylül 1922 sabahına kadar maruz kalmak.
Savaşlar demir ve kanla yapılır. 1897-1922 arasındaki savaşlarda Anadolu halkı, demir yani donanma ve harp donanım açığını kanıyla kapadı. Mustafa Kemal, kurduğu yeni cumhuriyetin geçmiş hatalarını tekrarına izin vermedi. Türk devlet sistemindeki karacı hakimiyetine rağmen, Anadolu jeopolitiğine denizi ekledi. Cumhuriyet Donanmasını kurdurdu. Hızlı öğrenen ve yeniliklere açık Türk halkını kısa sürede denizcileştirmek için kısıtlı olanakları seferber etti. 13 yıl gibi kısa sürede oluşturulan deniz gücü sayesinde Montreux Sözleşmesi imzalanabildi ve Lozan’ın yarım kalan Boğazlar hesabı kapatıldı. Kabotaj kanunu ile  600 yıl unutulmuş deniz ticaret sektörüne yeni hayat verildi. Sermaye birikimi olmadığından eski ve neredeyse hurda gemilerle oluşturulan Türk deniz ticaret filosu her türlü imkansızlığa rağmen kendi kıyılarımıza yabancı bayrak sokmadı. Ne pahasına ? Pek çok geminin batması ve can kayıpları pahasına.
Bugünkü Durum. Cumhuriyet Donanmasının denizcisi son 15 yılda insan gücü ve komuta yapısında yaşadığı ciddi travmalara rağmen Mustafa Kemal kaynaklı manevi gücünün farkındadır. Geçmişini unutmaz. Geleceği geçmişin ışığında değerlendirir. Bu manevi mirası bugün emperyalizmin maşası FETÖ hainlerinden arınmış nitelikli kuvvet yapısı ile buluşturan donanmamız mavi vatandaki tek sigortamızdır. Bu kapsamda gelecek Türk Yunan ilişkilerinin kaderi Ege ve Doğu Akdeniz’de çizilecektir. Zira ortak payda denizdir. Bu kaderi belirleyecek ana güç tartışmasız umhuriyet donanmasıdır.
Yunanistan’a Tavsiyeler. Yunanistan’ın bu güçlü tarihsel mirasımızı endüstriyel yeteneklerimizle birlikte değerlendirmesi ve 21’inci yüzyılda geçmişinin hatalarına düşmemesi gerekir. Yunan siyasetçilerin ve devlet adamlarının haddini bilmesi gerekir. Zira son 100 yıllık ortak tarihimizde büyük ve iddialı Yunan hamlelerinin hüsranla bittiği pek çok örnekle karşılaşıyoruz. Küçük Asya felaketi; Kıbrıs Müdahaleleri; Kardak Krizi öne çıkan tarihi  örneklerdir. Birincisi donanmasızlık nedeni ile anavatanımızda kanla ve Rusya’dan deniz yolu ile temin edilen cephane ile büyük bir Türk zaferi olarak; Diğerleri Cumhuriyet donanmasının varlığı sayesinde Kıbrıs toprakları ile Ege’de lehimizde sonuçlanan savaş ve krizler oldu. Yunan siyasetçilerin tarih ve strateji bilgisine sahip olmalarını ve gerek eylemleri gerekse demeçlerinde bu birikimi kullanmalarını öneriyorum.
Kardak Dersleri. Geçtiğimiz günlerde Kardak krizinin yıldönümünde devlet adamlığına yakışmayacak dengesiz davranışlar içinde bulunan Yunan Savunma Bakanı’nın Ege tahrikleri ile karşılaştık. Bu küstahlıklardan nemalanan bir Yunan savaş gemisi de Ege’de Bizans bayrağı toka ederek tahriklere devam etti. Mahallenin l’enfant terrible payesindeki Yunan tarafı, batının şımarık evladı olmanın ayrıcalığı ile hareket ediyor. Ne de olsa dün 187’inci yıldönümü olan  (3 Şubat 1830) Londra Protokolü sayesinde Yunanistan’a Osmanlıdan özgürlüğünü verenler onlar. Yunan halkı bağımsızlığını kendi eli ve kanıyla elde etmedi. Bugün de tahrikleri kendi ulusal gücüne dayanarak yapmıyor. Türkiye ile aralarındaki uçurumu ve Türk Yunan savaşının aleyhlerine bir felaketle sonuçlanacağını aklı başında Yunanlılar biliyor. Ege’de gerçek barışın garantisi Cumhuriyet Donanmasıdır. Yunan Savunma Bakanı geçen hafta Kardak kayalıklarına yaklaşamadıysa  onu caydıran Ege’de yüksek harekat temposu ile varlık gösteren Cumhuriyet Donanmasıdır. Tarihinden aldığı güç, donanımı ve fedakar personeli ile Ege’de Türk egemenliğinin temsilcisidir. Donanmamız Yunan tahriklerine kapılmadan stratejik caydırıcılığı sayesinde Yunan Bakanı Kardak sularına yaklaştırmamıştır. Yunan Donanmasına aklı selimle hareket etmelerini tavsiye ediyoruz. Siyasetçilerinizin tahriklerine aracı olmayınız. Ege’de birlikte yaşamayı öğreniniz.


28 Ocak 2018 Pazar

Çamurda Savaşmak


 Çamurda Savaşmak
                  Dünya jeopolitik dengelerinin yeniden şekillendiği tektonik bir değişim döneminden geçiyoruz. Bu değişimin itici güçleri şüphesiz ekonomik, sosyal/demografik, teknolojik, siyasi ve askeri alanda yaşanan birbirine bağımlı gelişmeler.
                  Zeytin Dalının Etkileri. Bölgemizde TSK’nın başarı ile yürüttüğü Zeytin Dalı Harekatı küresel ölçekli sonuçları beraberinde getirecek etki potansiyeline sahip. 2016 yazında başlatılan Fırat Kalkanı harekatından amaç, kapsam ve hedefler bakımından büyük farkı olmasa da  zamanlama ve küresel konjonktürün şatları bu harekatı farklı kılıyor. En önemli özelliği Barzani Kürdistan’ının bağımsızlık referandum fiyaskosunun sonrasında oluşan bir konjonktürde icra edilmesi. Zira söz konusu fiyasko hegemonyanın vekalet savaşları üzerinden jeopolitik hedeflerine erişmesinin artık kolay olmayacağını gösterdi. Bölgesel ittifakların ya da geçici işbirliklerinin  dışarıdan bölgeye empoze edilen jeopolitik çözümleri reddedebileceğini ispat etti. Bu çıkarımın özü, hegemonyanın kendi askeri ile bedel ödemeye hazır olup olmadığıdır. Vekalet savaşçıları düzenli ordu birliği savaşçıları değil. Hegemonya Afganistan, Irak, Libya ve Suriye müdahaleleri dersleri ışığında kendi piyadesini, pilotunu ya da özel kuvvetlerini doğrudan cephede kullanmıyor. Hele terörle mücadele maskesi altında vekalet savaşı yürütme stratejisi artık kimseyi etkilemiyor. Demokrasi kelimesinin maske olarak kullanılması gibi terörle mücadele de soğuk savaş sonrası dönemde yaratılan sihri artık yaratmıyor. Bu nedenledir ki ABD Savunma Bakanı Mattis 9 Ekim 2017 tarihinde yaptığı bir konuşmada sahadaki muharip askerin ABD çıkarları için ne kadar önemli olduğunu dile getirerek Amerikalı tarihçi T.R. Fehrenbach’ın Kore Savaşlarını anlattığı  ‘’This Kind of War (Bu çeşit Savaş)’’ isimli kitaba vurgu yaptı. Konuşmasında kitaptan yaptığı alıntı şu şekildeydi:
                  ‘’Bir milletin üzerinde sonsuza kadar uçabilir, onu bombalıyor olabilirsiniz. Onu un ufak edebilirsiniz. Hayattan silip atabilirsiniz. Fakat uygarlık için onu korumak ve teslim almak istiyorsanız bunu ancak Roma lejyonlarının yaptığı şekilde kara üzerinde yapmanız gerekir.  Bunun için de genç askerlerinizi çamura sokmanız gerekir.’’
                  General Mattis bu alıntıyı neden yapıyor? Zira gerçek anlamda bir işgal olmadan sadece vekalet savaşlarıyla artık ABD’nin herhangi bir askeri başarı elde edemeyeceğini görüyor. ABD, 1999-2011 yılları arasında savunmaya kabaca 8 trilyon dolar harcadı. Bu miktarın yarısına yakını personel giderleri için kullanıldı. Alt yapının tamamen yok edildiği, milyonların öldüğü her iki ülkede, işgal ve rejim değişikliğine rağmen istikrar sağlanamadı. Nihai siyasi hedefler elde edilemedi. Benzer durumlar Libya ve Suriye’de yaşandı ve yaşanıyor. Zira işgaller artık çok daha zor. Dünya üzerinde füzeler, toplar, roketler ve güdümlü mermilerin yayılması inanılmaz boyutlarda arttı. Diğer bir neden de dünya nüfusunun  artışı. Savaşın özünün demir ve kan olduğunu hatırlatalım.
Ölmeye Hazır Olun. 4 Ocak 2018 tarihinde Çin Devlet Başkanı Xi Jingpin zırhlı birlikler arasında 7000 Çinli askere yaptığı bir konuşmada ‘’silahlı kuvvetlerin harbe hazır olmasını ve askerlerin ölümden korkmamaları gerektiğini’’  söyledi. Aslında bu konuşma ile Mattis’in Fehrenbach’lı konuşmasına cevap veriyordu. Kısacası Çin askerine ‘’çamurda savaşa hazır olun’’ diyordu. Bu konuşmaya cevap gecikmedi. 20 Ocak 2018 günü Mattis  yaptığı konuşmada ‘’terörizm ile mücadelenin yerini  artık büyük güç rekabetinin aldığını’’ ilan ederek, ‘’ABD’nin Rusya ve Çin’den kaynaklanan tehditlerle karşı karşıya kaldığını’’ ilan etti. Konuşmasında her iki ülkenin de revizyonist güçler olduğunu ve kendi otoriter modellerine uygun bir dünya yaratmaya çalıştıklarını ekledi. Bu açıklama iki gün önce -18 Ocak 2018 tarihinde- açıkladığı Ulusal Savunma Strateji Belgesinin içeriği ile uyumlu oldu. Yeni belge Çin’i ve Rusya’yı en büyük askeri tehditler olarak açıklıyor. Savunmaya daha çok yatırım gereğinin altını çizen belge, Amerikan halkına ve yöneticilere şu mesajı veriyor: ‘’Stratejinin uygulanmama maliyeti çok yüksek olacaktır. Belirtilen kuvvet ihtiyaçları karşılanmadığı takdirde ABD’nin küresel etkisi azalacak; müttefikler ve ortaklar arasındaki bağlar zayıflayacak; piyasalara erişim zorlaşacak; Sonuçta  bu durum Amerikan refah ve yaşam standardında gerilemeye katkı sağlayacaktır.’’
Çamurun Belirleyiciliği. Ancak yeni belge çamurda savaşmaktan bahsetmiyor. 21’inci yüzyılda yeni dünya düzenine hakimiyetin belirleyicisi can kayıplarını göze alarak kendi ordunuzla yürüteceğiniz savaş olacaktır. Zira başta denizlerdeki mücadele olmak üzere diğer alanlarda eşitlik hızla sağlanıyor. Büyük düzen değişiklikleri 17. Yüzyıldaki Westaphalia’dan bu yana daima büyük savaşlar sonunda ve denizdeki güç dengesinin bozulması ile oldu. 21’inci yüzyılda bu belirleyici savaş Asya Pasifik bölgesinde çıkacak. Ancak bu kez deniz uygarlığını temsil eden Atlantik sistemin karşısında deniz alanında söz sahibi olmaya kararlı ve aynı zamanda çamurda savaşmaya hazır  Çin ve Rusya var. Umarız bu savaş yaşanmadan yeni düzen kurulur. Umarız Türkiye, tektonik değişimin yaşandığı bu dönemde en doğru kararları verir.



25 Ocak 2018 Perşembe

Kardak’tan Meis ve Afrin’e Mavi Vatanın Geleceği


Kardak’tan Meis ve Afrin’e Mavi Vatanın Geleceği
’Coğrafya bir ülkenin kaderini belirler. Siyaset ise bu yazgının değiştirilmesi için uygun yol ve yöntemleri arar. Aralarındaki köprüyü jeopolitik kurar...Türkiye coğrafi bakımdan iç hat (sıkışan) konumundaki bir ülkedir...Öncelikli olarak Avrasya ama aynı zamanda bir Akdeniz devletidir. Batının kısır ve kısıtlayıcı kalıpları içine sıkıştırılabilecek seçenekleri olmayan bir devlet değildir.. ‘’
Yazıya değerli sınıf ve kader arkadaşım, meslektaşım Amiral Soner Polat’ın Kaynak Yayınlarından 2015 yılında çıkan ‘Türkiye için Jeopolitik Rota’ isimli eserinde vurguladığı bu cümleler ile başladım.  Türkiye kendi çıkarlarına uygun jeopolitik rotayı acı çeke çeke buluyor. Türk siyasetine 1946 sonrası unutturulan jeopolitik, soğuk savaş bitimi ile satha çıktı. Türkiye jeopolitiğinin ana çerçevesini çizen çevre denizlerimiz, kontrol altında tutulmadıkları  takdirde Anadolu’ya en büyük tehdidi oluşturur. Sevr’e döşenen yolun taşlarının denizdeki kayıplarımız ve donanmasızlık olduğunu unutamayız. Kurtuluş Savaşını kazanmamızın ana etkeninin de Karadeniz’de her türlü yokluk ve güçlüğe rağmen idame edilebilen deniz nakliyatının olduğunu unutamayız. Demek ki deniz, kaybedildiğinde felaket, lehte kullanıldığında güven getiriyor. Günümüzde  değişen bir şey yok. Mavi Vatan yani Kıta sahanlığı/Münhasır Ekonomik Bölge sınırları ile deniz yetki alanlarımız, anavatan savunmasının en önemli kalesi olmaya devam ediyor. Mavi Vatanın geleceği de bugün için Meis’ten, Kardak’tan ve Afrin’den geçiyor. Bugün Kardak kaynaklı Ege; Afrin ve Meis Kaynaklı Doğu Akdeniz sorunlarımız vardır. Tabi kuzeyde Montreux Sözleşmesinin tesis ettiği deniz güvenlik rejimini ortadan kaldırmaya yönelik batı baskılarını da göz ardı edemeyiz. Kanal İstanbul Projesi ile bu hassas alanda kendi kendimize karşı cepheye büyük fırsatlar yarattığımızı da vurgulamamız gerekir.
 Afrin, Deniz Jeopolitiğimizi Etkiler. Kısa dönemde jeopolitik endişelerimizin başında güneyimizde bağımsız bir Kürt devleti kurulması geliyor. Onun da ciddi bir tehdit oluşturması ancak denize çıkışı olması halinde mümkün. Afrin’in önemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Zira Afrin’in kaybı Suriye Kürtlerinin denize çıkışını mümkün kılacak süreci tetikleyecektir. Denize çıkan yani limanı olan bir Kürdistan’ın deniz yolu ile  temin edebileceği askeri malzeme ve ağırlıkları tahmin bile edemeyiz. Ya da bir deniz devleti olacak batı kuklası bir Kürdistan’ın sadece deniz yetki alanları ile değil, aynı zamanda başta İsrail olmak üzere müttefikleri ile sergileyeceği donanma varlığı ile Türkiye’ye mücavir bir alanda yaratacağı risk ve tehditler izahtan varestedir.  Bu nedenle Afrin’i deniz jeopolitiğimizin parçası olarak görmemiz gerekir.
Meis’in Hırszılığı . Afrin’den kuş uçuşu 344 deniz mili (637 km)  batıya Meis Adası üzerine gelelim. Türk kıyılarından 2 km uzaktaki  ada 7 km karelik alanı ile Türkiye’den kabaca 100 bin km kare deniz yetki alanı çalıyor. Zira AB’nin 90’lı yılların sonundan itibaren yaptığı tüm deniz yetki alanları sınırlandırma çalışmalarında Meis adasına Anadolu yarımadası karşısında devasa bir deniz alanı veriliyor. Yunanistan-Mısır-İsrail ve GKRY dörtlüsünün bu konuda ittifak içinde hareket ederek, Türkiye’yi Antalya Körfezi içine sıkıştırma hedefleri niyetten öte  artık pratiğe dönüşmüş durumda. Geçen haftalarda, İtalyan ENI ve Fransız Total’in GKRY’nin sözde 6 numaralı sahada fiili sondaj çalışmalarına başlamaları ve GKRY Hükümetinin bu çalışmaları korumak için büyük pişkinlikle Türk donanmasına karşı bir  Fransız savaş gemisini bölgeye davet etmesi son derece kışkırtıcı gelişmelerdir.
Neden Korkuyoruz? Türkiye, Dışişleri Bakanlığının bir türlü yenemediği Atlantik korkusu nedeni ile Akdeniz MEB (Münhasır ekonomik Bölge) sınırlarını ilan edip BM’ye deklare edemiyor. Dünya düzeninin yeniden şekillendiği, Türkiye’ye açık düşmanlığın artık gün yüzüne çıktığı bir dönemde GKRY’nin 2004 yılında gösterdiği cesareti neden gösteremiyoruz? Rumlar kendi sahalarını ilan etmekle kalmadı, yanlarına Mısır, Yunanistan ve İsrail’i de alarak oyun kurucu oldular. Dışişlerimiz her zamanki gibi reaktif politikaları tercih etmeye devam ediyor. Her geçen gün karşı cephe Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı güçlendiriyor. Bu sürece bir de KKTC’deki askeri varlığımızı sonlandıracak sözde çözüm görüşmelerinin gelecekte aleyhimize sonuçlanabileceği ve Türk kolordusunun adadan çekilme riskini eklersek Anadolu’nun güneyden kuşatılmışlığı tamamlanacaktır. Bu kuşatılmışlığa karşı derhal Akdeniz MEB sahamızın ilan edilmesi gerekir.
Kardak Yunanistan’ın Kanseridir. Bu kayalık grubu Ege Denizindeki kanserin dışa vuran çıbanıdır. Kanser Yunanistan için pek çok alanda metastaz yapmıştır. Kardak ve kardeşi durumundaki 152 ada, adacık ve kayalık sorunu çözülmeden Ege’de deniz yetki alanları sınırlandırması dolayısı ile kıta sahanlığı ya da MEB sınırlandırması yapılamaz. Benzer şekilde Yunanistan’ın ‘’Ege Bir Yunan Gölüdür’’ tezine en büyük şamar Kardak kayalıklarıdır. Kardak statüsündeki başta kamuoyumuzda işgal atındaki 18 ada olarak bilinen 152 coğrafi varlığın sahibinin Yunanistan olmadığı artık bilinen bir gerçektir. Şimdilik kanunsuz olarak bulunduğu bu varlıklardan zamanı gelince vaz geçmek zorunda kalacaktır. Ancak o gün gelene kadar Avrupa ve ABD’yi arkasına alarak şımarık çocuk rolüne devam edecektir. Geçen hafta Kardak Bölgesinde yaşanan denizde çatma taktiklerine benzer faaliyetlerle krizi tırmandırmaya çalışacaktır.
Ege Kışkırtmalarına Dikkat. Yunanistan’ın bu kışkırtmaları, Türkiye’nin güneyde (Afrin) karşı karşıya kaldığı son zamanların en büyük meydan okuma döneminde artırması beklenebilir.  Mevcut durumda bu kışkırtmalara soğuk kanlı yaklaşmak gerekir. Söz konusu hamleleri tamamen kendi iradesi ile yapmadığının da bilincinde olmalıyız. 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e çıkan Yunan askerlerinin kaç tanesi, gerçekten Anadolu’yu işgal edebileceğini düşünüyordu?  Zaman Ege’de ve Doğu Akdeniz’de soğuk kanlı olma zamanıdır. Strateji sanatının  temeli önceliklerin yönetimidir.





18 Ocak 2018 Perşembe

Kanal İstanbul, Batı İstanbul Adası ve Jeopolitik Riskler




Kanal İstanbul, Batı İstanbul Adası ve Jeopolitik Riskler
Kanal İstanbul Projesi iktidar partisi tarafından ‘’Çılgın Proje‘’ olarak nitelendirilmiş ve 2013 yılının Nisan ayında proje için Yüksek Planlama Kurulu kararı çıkmıştı. İktidar tarafından yapılan son açıklamalar ile 2018’in ilk haftalarında projenin başlaması için son aşamaya gelindiği anlaşılıyor. Fiziki coğrafyamızı değiştiren proje ile Batı İstanbul artık ada oluyor. Trakya ile doğrudan karasal irtibat kesiliyor. Batı İstanbul Adası tarif edilirken ‘’Asya ile Avrupa kıtaları arasındaki ada ‘’ olarak tarif edilecek. SABAH gazetesinin açıklamalarına göre Kanal İstanbul'un güzergahı 5 alternatif arasından seçilerek resmileşti. Bu habere göre 45,2 km.lik güzergah Küçükçekmece Gölü kıstağından  başlayıp, Altınşehir ve Şahintepe’den geçerek, Sazlıdere Baraj Havzasını takip edecek ve Terkos Gölü'nün doğusunda Karadeniz'le buluşacak. Ayrıca çıkan hafriyat kullanılarak Marmara Denizinde her biri Burgaz Ada yüzölçümünde 3 suni adacık ile Karadeniz Trakya’sında de kıyı dolgusu inşa edilecek. 65 milyar dolarlık proje, kanal dışında Marmara ve Karadeniz'e konteyner limanı inşasını da öngörüyor.  Batı İstanbul Adası basından öğrendiğimiz bilgilere göre Trakya ile 6 köprü ile bağlantılı olacak. Ayrıca vahşi hayvanların geçmesi için de 6 köprü yapılacakmış.
Batı İstanbul Adasının Riskli Jeopolitiği. Kanal İstanbul beş yıl sonra tamamlandığında Türkiye yepyeni bir jeopolitik gerçeklik ile kaşı karşıya kalacak. Önce demografik yapıya bakalım. Batı İstanbul adası 1600 km kare alan, 8 milyon nüfus yani kilometrekareye 5000 kişi ile  yepyeni savunma ve güvenlik paradigmasını gerektiriyor. Öncelikle belirtelim Batı İstanbul Adası Avrupa’nın en kalabalık; dünyanın da en yoğun nüfusa sahip adalarından birisi olacaktır. Ada devleti olan Singapur’da km kareye 4500 kişi düştüğünü hatırlatırsak, Batı İstanbul Adası’nın Singapur’u; ya da km kareye 2500 kişinin düştüğü Çin’e ait Macao adasını geçeceğini söyleyebiliriz. Batı İstanbul Adası, Avrupa kıtasına 6 köprü ile bağlanırken, Asya’ya halen mevcut üç köprü ve iki tünel ile bağlı olacak. Bu denli yoğun nüfusun ihtiyaç duyduğu ulaşım, gıda, her nevi tüketim malı giriş çıkışı ile insan hayatını  ilgilendiren her türlü hareket ana arterler olarak bu köprü ve tünelleri kullanacak. Eğer kanal üzeri bağlantı hatları kesilirse  adada yaşayan 8 milyon nüfusun Trakya kara coğrafyasına erişimi mümkün olamayacak. Aradaki 150 metre genişlik ve 25 metre derinlikteki dev su kanalı bu geçişi engelleyecek. (Askeri strateji açısından yaratılan kısıtlamalar ayrı bir yazı konusu olur.)
Deprem Senaryosu. Ada için en yakın tehlike ve doğrudan ulusal güveliğe etkileri olan ‘’deprem’’ ve afetler düzleminde konuya yaklaşalım. Genişliği 150 metre ve yüksekliği 25 metre olan içi su, etrafı beton dolu bir hacmin,  beklenen büyük Marmara depreminde deniz dibinde fay kırılmasıyla oluşacak enerjiden ne şekilde etkileneceği; bölgede yaratılan jeolojik değişikliğin bu kanal ve civarında oluşturulacak yerleşim birimleri üzerindeki olası etkisini biliyor muyuz? Modellemesini bilim insanlarımız yaptılar mı? Bu kapsamda deprem sonrası oluşacak tsunami ve deniz yükselmesinin etkileri veya kanalın doğayı değiştiriyor olmasının yaratacağı jeolojik risklerin büyüklüğü ve tahmini sonuçları hakkında bilgimiz var mı? Nihai güzergahın beş alternatif içinden seçildiği basında yer aldı. Bu seçimde deprem /tsunami riskleri ne kadar etkili oldu ? Batı İstanbul Adasında yaşayan 8 milyon insanın deprem sonrası hasar kontrol, acil müdahale, triaj, defin, beslenme, ulaşım, güvenlik ihtiyaçları modellendi mi? Kriz Yönetim tatbikatı ile masa başında denendi mi? Sadece deprem değil, diğer doğal felaketler ya da Karadeniz’deki yakın komşularımız olan Romanya ve Bulgaristan’da mevcut nükleer reaktörlerde Fukushima ya da Çernobil benzeri bir patlama sonrası oluşacak nükleer serpinti durumunda 8 milyonun acil tahliyesi yapılabilecek mi? ABD’de her yaz görmeye alıştığımız büyük bir disiplin ve hazırlık içinde yürütülen kasırga tahliyelerini düşünürsek halkımız bugüne kadar hiç görmediği bu tip durumlarda kontrol altında tutulabilir mi? Bırakalım doğal felaketleri derbi maçlarında 30-40 bin kişinin hareketinde ana arterlerin nasıl tıkandığını düşünürsek Ada coğrafyasında bu tıkanıklığı nasıl aşacağız? Denizin İstanbul ulaşımındaki payının düşüklüğünü düşünürsek bu açık nasıl kapanacak? İstanbul’un günlük ulaşımında deniz ulaştırmasının payı son derece  düşüktür. (Günlük 13 milyon yolcu hareketinin sadece 350 bini denizden sağlanıyor.)
Diğer Menfi Etkiler. Kanal İstanbul Projesinin ve berberinde getireceği yeni Marmara adaları projesinin iç denizimiz olan Marmara’ya yaratacağı menfi etkiler bilim insanları tarafından çok yazıldı. Özetle halen can çekişen Marmara Denizinin tabutuna son çivi çakılmış olacaktır. Bu kanalın Montreux Sözleşmesine etkileri ayrı bir yazı konusudur. Ancak çok ciddi de facto sonuçlara gebe olduğunu söyleyebiliriz.  Zira söz konusu kanal, Montreux Sözleşmesinin temelini teşkil eden Türk Boğazları bölgesi tarifini fiilen bozmaktadır.
Jeopolitik Hassasiyet. Bu proje ile Türkiye’nin sanayi, finans, ulaştırma ile turizm başta olmak üzere hizmet sektörünün, kısacası ekonomisinin Amiral Gemisi olan Batı İstanbul Adası 8 milyon nüfusu ile Türkiye’nin jeopolitik hassasiyet noktası haline gelecektir. Gelecekte yaşanacak büyük bir kriz veya savaşta  her yönden iç hatlar konumunda kalma riski çok yüksek olan 1600 km karelik bu adanın geleceği, sadece İstanbul’u değil, tüm Türkiye’yi etkileyecektir. Balkan ve Çanakkale Savaşlarındaki acı tecrübelerimizi unutmamak gerekir.