26 Mart 2017 Pazar

Çin’in Bir Yol Bir Kuşak Girişimi (OBOR) ve Şanghay İşbirliği Örgütü


 

Çin’in Bir Yol Bir Kuşak Girişimi (OBOR) ve Şanghay İşbirliği Örgütü 
ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 5-6 Nisan 2017 tarihleri arasında düzenlenecek olan NATO Dışişleri Bakanları toplantısına katılmadan Çin devlet başkanı Xi Jingpin ile bir araya gelecek ve ardından da Rusya'ya resmi bir ziyarette bulunacak. Halbuki daha geçen haftalarda Beyaz Saray Baş Stratejisti Steven Bannon, 5-10 yıl içinde mutlaka Çin ile savaşacağız demişti. Dünya gerçek bir paradoks yaşıyor. ABD’nin yeni başkanı Trump 1973 yılından bu yana gücünü katlayarak artıran ve 1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldığında ‘’tarihin sonunu getirdik’’ diyebilecek kadar güç tuzağına düşen, liberal kapitalist  müesses nizam (establishment) ile kavga halinde. Bir avuç küresel dev firmanın çıkarları küreselleşme adı altında dünya ekonomi ve jeopolitiğini etkilerken bu uğurda ulus devletleri yıkmak, küçültmek ve bölmek için her türlü gayret son çeyrek asırda acımasızca sarf edildi.
Dünya dengelerini değiştiren Çin. Çin’in devlet kontrolünde uyguladığı ekonomik büyümesi tek kutuplu ekonomik dünya düzenini değiştirdi. Bu süreç siyasi ve askeri sonuçları da beraberinde getirdi. Şimdi sıra jeopolitik sonuçlara uzanıyor. Soğuk savaş sonrası yaşanan mutlak Amerikan/Atlantik hakimiyeti dönemi kapanıyor.  ABD ve Avrupa kendi arasında rekabet sürecine giriyor. Brzezinski, 2016 sonunda şöyle özetlemişti: Çinliler zayıflamış, tükenmiş ve aklı karışmış olsa da ABD’nin dünyada hala bir numara olduğunu  ama kendilerinin de neredeyse bir numara olduğunu biliyorlar.’’ Aynı Brzesinski, 2012 yılında yazdığı Strategic Vision isimli kitabında Çin’in ekonomik büyümesinin jeopolitik sonuçlarını ve son 5 yılda yaşanan siyasi ve askeri boyutta gelişmeleri öngörememişti. Çin donanmasının 2012 sonrasındaki stratejik hamleleri ve 15 Aralık 2016 günü ABD Donanmasına bağlı USNS Bowditch isimli oşinografik araştırma gemisinin Güney Çin Denizinde Çin karasuları dışında ancak münhasır ekonomik bölgesi içinde kullandığı sualtı dronununa Çin Sahil Güvenlik gemisi tarafından el konulması ABD için sıradan ve beklenen gelişmeler  değildir. Ciddi bir dönüm noktasıdır. Bugün Çin ve ABD, Tayvan, Güney Çin ve Doğu Çin Denizi gibi sorun alanları nedeni ile karşı karşıya. Trump yönetiminin Rusya’ya  yaklaşması ve Sino-Rus ittifakını zayıflatma teşebbüsü içinde bulunması ABD’nin Japonya, Avustralya ve Güney Kore ile sahip olduğu güçlü ittifak ilişkilerine rağmen Asya Pasifik Bölgesinde Çin’e karşı yeterli çevreleme ve caydırmayı yitirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Brzezinski de yukarıda adı geçen kitabında Rusya’nın NATO ve AB üyeliğine alınmasından bahsetmişti.
ŞİÖ ve OBOR Kardeşliği. 2001 yılında Çin liderliğinde Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurulması, zaten tek başına büyük bir güç olan Çin’in bir ittifak sistemine yakın işbirliği ve dayanışma sistemi kurmasına olanak sağladı. Buna 2013 yılında Xi Jingpin’in Kazakistan ve Endonezya’da sırası ile ilan ettiği İpek Yolu Ekonomik Kuşağı (Silk Road Economic Belt) ve 21’inci Yüzyıl Deniz İpek Yolu (21st Century Maritime Silk Road) girişimlerinden oluşan Tek Kuşak -Tek Yol (One Belt- One Road-OBOR) girişimi  ve İpek Yolu Fonu ile Asya Alt yapı ve Yatırım Bankası (AIIB) eklenince Asya Pasifik bölgesinde ABD öncülüğündeki Atlantik sisteme karşı büyük bir ekonomik cephe açılmış oldu. Konunun dikkat çeken yanı Çin bu girişimleri küreselleşme şemsiyesi altında yapıyor. Yani Atlantik sistemi kendi silahı ile vuruyor. Bugün Şanghay İşbirliği Örgütünün 6 üyesi, 6 gözlemcisi ve 6 diyalog ortağı (Türkiye dahil) var. Diğer yandan Çin ekonomisini güne, kuzey ve batı yönlerinde üç ayrı kuşakla Doğu ve Güney Asya, Afrika, Avrupa ve Latin Amerika’ya eklemleyen OBOR projesinde Türkiye dahil 65 ülke var. Bu ülkelerin toplam milli geliri 25 trilyon dolar. Ayrıca 48 ülke OBOR’a bir anlaşma ile girebilmek için hevesle bekliyor. Bu ülkeler içinde 20 devlet Asya Yatırım ve Alt yapı Bankası üyesi. OBOR, Çin’in 100’üncü kuruluş yıldönümü olan 2049 yılına kadar 65 ülkede 4 trilyon dolarlık alt yapı yatırımını öngörüyor. 2013 yılından 2016 yılına kadar  harcanan finans 230 milyar dolar ve 1500 ortak proje ev sahibi devletlerle ortak yürütülüyor. Bazı düşünce kuruluşları ve fikir insanları OBOR projesini alt yapı yatırımlarına büyük kaynak aktarımı sağladığı için Avrupa’da II Dünya Savaşından sonra uygulanan Marshall yardımına benzetiyor olsa da gerek kapsam, gerek amaç, gerekse çap olarak benzetmek mümkün değil. Zaten Çin yönetimi de bu benzetmeye karşı çıkıyor. Marshall planı sözde karşılıksız 130 milyar dolarlık bütçe ile savaşta yok edilmiş Avrupa alt yapısının yenilenmesine yönelikti. Karşılığını almaya günümüzde siyasi düzlemde almaya devam ediyor. OBOR bir yardım paketi değil. Çin’in projesiz ve karşılıklı çıkar kazanımına yönelik olmayan projelere OBOR’da destek vermediğini hatırlatalım.
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve Jeopolitik İstikrar: Bugün küresel çapta ŞİÖ’nün hakim olduğu coğrafyada özellikle Avrasya’nın kalpgâh dediğimiz bölgesinde Atlantik sistemin etkisi ve manipülasyon yeteneği azaldı. Asya’nın kuzey, doğu ve güney sahillerinin hemen hemen tamamı Sino-Rus etki alanına dönüştü. Bu deniz alanlarına değil işgal maksatlı girmek, artık yaklaşmak bile Atlantik sistem için büyük risk. OBOR işte böylesine bir jeopolitik iklimin sunduğu istikrar ortamında büyüyecek. OBOR imzacılarının üçte ikisi sahili olan devletler. Ayrıca ŞİÖ de bulunan ülkelerin tamamı OBOR imzacısı. Yakın ve orta vadede OBOR imzacılarından ŞİÖ’ye katılım olacağını söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. ŞİÖ ve OBOR birlikte dünya barış ve istikrarına büyük katkı sağlayacaktır. 





24 Mart 2017 Cuma

Churchill’in Çanakkale ile İmtihanı


 
 Churchill’in Çanakkale ile İmtihanı
              Trafalgar kahramanı İngiliz Amiral, Horatio Nelson, 19’uncu yüzyıl başında  "istihkâm­lara taarruz eden gemi, delidir” diyordu. Yani savunması güçlü dar bir boğaz veya tahkim edilmiş bir kalenin bulunduğu limana, zorla girmeye çalışmayın diyordu. Nelson bunu söylediğinde henüz yelkenden sitime geçilmemiş, gemi topları demir gülleler yerine patlayıcı taşıyan mermilere geçmemişti. 18 Mart 1915 sabahı İngiliz savaş gemileri rehberliğinde Çanakkale Boğazı açıklarına gelen müttefik filo, Nelson’ın prensibine tamamen aykırı bir strateji içinde 34 parça büyük savaş gemisi ile şimdiki adıyla Mehmetçik Fenerini iskeleden bordaladı. Mayın, kara top bataryaları ve mania ağları ile tahkim edilmiş Çanakkale Boğazında, Bahriye Bakanı Winston Churchill direktifleri ile hareket eden müttefik donanma, emperyalizm tarihinin en büyük deniz felaketine hızla yaklaşıyorlardı. Churchill’i bu karar iten  neydi?
Donanmasız Osmanlı. 4 yıl geriye gidelim. 1911 yılında Libya yüzünden Türk-İtalyan savaşı çıktığında Abdülhamit’in 33 yıl donanmasız bıraktığı Osmanlı, bırakalım Libya’ya yardıma gitmeyi, Ege Denizi’ne bile çıkamamıştı. Daha kötüsü İtalyan Savaş gemileri boğaz ağzına gelerek Kumkale ve Seddülbahir tabyalarını bombalamıştı. Güney Ege’de başta Rodos olmak üzere 12 Adalar savaşın daha ilk günlerinde işgal edilmişti. İtalyan Savaşının Uşi Antlaşması ile bittiği gün Balkan Savaşı başladı. Uşi Antlaşması ile 12 Adalar tekrar Türk egemenliğine geri verildiği halde, donanmasız Osmanlı, adaları savunamayacağı için İtalyanlardan geri çekilmelerini istemedi. 8 Ekim 1912 de başlayan Balkan Savaşında Yunanlılar Averof isimli bağışla alınmış bir kruvazör ile 22 Ekim 1912’de Limni’yi, 31 Ekim’de İmroz ve Taşoz’u,  4 Kasım’da  Sakız’ı, 17 Aralık’ta Midilli’yi işgal etti. Böylece son 400 yıldır Türk egemenliğindeki Doğu ve Boğaz önü adalarını 3 ayda kaybettik. 30 Mayıs 1913 günü henüz 5 yıl önce kurulmuş Bulgaristan’ın orduları Edirne’yi işgal etti, Çatalca’ya kadar ilerleyebildi.
1. Dünya Savaşında Yunanistan Planı.  Balkan Savaşında Ege’de uyguladığı abluka ile Osmanlıyı Marmara’ya hapsederek tüm adaları işgal eden Yunanistan, 19 Ağustos 1914'te, Osmanlının  henüz tarafsız bulunduğu sırada, kuvvetlerini İngiltere'nin emrine vermek suretiyle bir Ça­nakkale cephesinin açılmasını Londra’ya önerdi. Başlangıçta kabul gören bu plana göre İngiliz Deniz Kuvvetleri Yunan Kara Kuvvetlerini des­tekleyecek, Boğaz tahkimatını arkadan vuracak olan Yunan kuvvetleri, İngiliz filosunun Marmara'ya kolaylıkla girmesini sağlayacaktı. Ancak Yunan kuvvetlerini kapsayan bu öneri daha sonra reddedildi. Churchill savaş konseyine Almanların müttefiki Türklerin Süveyş'e saldırmaları halinde karşılık olarak Gelibolu yarımadasına bir istila önerisini iletti. Aynı günlerde İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir Louis Mallet de Çanakkale Boğazının denizden zorla geçileceğini değerlendirdiğini rapor etti.
Boğazı Zorlama Seçeneği Somutlaşıyor. 3 Ocak 1915’de Churchill Müttefik Filo Başkomutanı Amiral Carden'e, Çanakkale'yi yalnız donanma ile zorlamanın başarılı olup olmayacağını sordu. Amiral Carden, bu soruya 5 Ocak 1915’de, boğazın bir vuruşla değil, fakat çok sayıda gemi ve geniş ölçüde harekâtla ele geçirilebileceği, cevabını ver­di. İngiltere Savaş Kabinesi, 13 Ocak 1915’de İstanbul hedef olmak üzere Şubat ayında bir deniz ha­rekâtı için hazırlıklara başlanılmasına karar verdi. Ancak bu plana Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher iki hafta sonra karşı çıktı. Fisher’in muhalefeti kabul görmedi. 28 Ocak 1915 tarihli harp meclisinin toplantısında bu muhalefete rağmen, Çanakkale'ye yalnız deniz kuvvetleriyle yapılacak olan saldırı hakkında kesin karar alındı.
Churchill’in kumarı. Ancak zorlama kararı alınırken ne Nelson’ın tavsiyesi ne de geçmişte benzer harekatların başarısız kaldığı göz önüne alınmıştı. Kırım harbinde Sivastopol’ün, Amerika - İspanya harbinde San Diego’nun, Rus - Japon Harbinde Port Arthur'un sadece denizden bombardımanla işgal edilemeyişi ve sonuçta kara birlikle­rinin gerekli görülmesi tarihte yaşanmıştı. Churchill’in kumarının nedeni Türklerin boğazı savunmayacakları ön kabulüne dayanıyordu. Balkan bozgununda üç ay içinde adaları kaybeden ve Bulgar ordularını ancak Çatalca’da durdurabilen Türk ordusunun ve donanmasının düştüğü acıklı durum ortada idi. Çok değil henüz üzerinden 2 yıl geçmişti. Evet,  Churchill elindeki her şeyi Boğaza sürdü ve kumarın sonu felaketle bitti. 18 Mart 1915 İngiliz ve Fransız donanmaları deniz tarihlerinin en büyük yenilgilerinden birisini aldı. Nusret’in 26 mayını ile sahil bataryalarının yiğit topçuları Churchill’i fena yendi. Ancak burada zaferle sonuçlanan süreçten ne kadar gurur duyuyorsak, bu zafere neden olan başlangıçtan da bir o kadar ders çıkarmamız gerekir. Churchill’i kumara iten temel neden donanmasızlık ve zayıf bir ordunun yarattığı psikolojik etki olmuştur. Hatırlatalım savaşlar demir ve kanla yapılır. Donanma demirdir. Dilerim tarih ve talihiz bize asla donanmasızlığı bir daha yaşatmaz ve bu topraklar emperyalizmin zar attığı kumar alanı olmaz. Çanakkale şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

               



15 Mart 2017 Çarşamba

Yunanistan’ın Hırsı, Yeteneklerinin Çok Önünde.

Description: IMG_0131 




Yunanistan’ın Hırsı, Yeteneklerinin Çok Önünde. 
Tarihsel Süreç. Yunanistan Avrupa’nın jeopolitik bir projesi olarak kurgulandı. 1826 yılında Osmanlı ordusunda yeniçerilik kaldırıldı ve bir yıl sonra 20 Ekim 1827’de Osmanlı Mısır ortak donanması ile beraber Mora güneyi Navarin’de İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının tuzağına düşürülerek yakıldı. Bugün Navarin kıyısındaki Pylos şehrinin merkezinde Osmanlı Donanmasını yakan üç müttefik amiralin rölyeflerinin olduğu anıtı görürüsünüz. Kurtarıcılara teşekkür anıtıdır. Arkasına Rusya’yı da alarak 1830 yılında sanayi devrimini ıskalamış Osmanlı İmparatorluğundan, aslında bağımsızlığını kazanmadı. Bağımsızlık ona hediye edildi. Başlarına da Alman Kral getirildi.
Kaybedilen Ege. Yunanistan’la yaşadığı tüm savaşlardan sonra Osmanlı, Ege Denizinden adım adım uzaklaştı. Yunanistan’ın deniz merkezli politikaları, iyi işlenmiş deniz stratejisi ve silahlanma ile Balkan harbine kadar Ege‘de kontrol sağladı ve denize çıkamayan Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık 400 yıl egemenliğinde tuttuğu Ege ve İyon Denizindeki adaları, önce 1830 ve müteakiben Balkan Harbi ile Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde kaybetti. İkinci Dünya Savaşı sonrası galip batının küçük bir hediyesi olarak 12 Adaları tek kurşun atmadan topraklarına kattı. Böylece 1947 yılında, Bozcaada ve Gökçeada dışında kalan tüm Ege Adaları’nı elde etti. Tabi deniz yetki alanlarıyla birlikte...
En büyük silahı: Batının Türk Düşmanlığı. Yunanistan’ın denizdeki jeopolitik hırsının ve kazanımlarının arkasında daima Türk düşmanlığı ve karşıtlığı oldu. 16 ve 17’nci yüzyıllarda Papalığın organize ettiği Anti-Türk koalisyonlarının yerini Rönesans, Reform ve Westphalia sonrası Avrupa imparatorlukları aldı. Bugün de bu rolü Avrupa Birliği başarıyla yürütüyor. Sanki Türk düşmanlığı olmasa  ulusal birliklerini koruyamayacaklarmış gibi davranmaya devam ediyorlar. Küçük Asya yenilgisi ve Lozan sonrası kısa süren Atatürk Venizelos  dostluğunu takiben, 60’lar sonrasında toprağa gömülen savaş baltasını – Türk düşmanlığını- yeniden canlandırdılar. Bu süreçte en büyük mücadele alanı ve belirleyici faktör önce Kıbrıs sonra Ege oldu. Bugün bu ikisine Doğu Akdeniz ve Meis Adası eklendi.
Adalar Yetmez Açık Denizler de Benim Olsun. Yunanistan 1936’da tek taraflı ilan ettiği 6 millik karasuları ile 3 millik status quo’yu bozdu. Türkiye o  dönemde kıta sahanlığı kavramı bilinmediğinden olsa gerek bir reakisyon göstermedi. Böylece açık deniz alanları Türkiye aleyhine % 75’lerden % 60’lara geriledi. Yani Yunanistan’ın jeopolitik hırsına sadece adalar yetmedi, deniz alanları ve dipleri de eklendi. Yunanistan kazanımlarını 1960’lı yıllardan sonra Enosis yoluyla Kıbrıs’ta da devam ettirmek istedi, 70’li yıllardan itibaren  Ege’de uluslararası hukukun yazılı ve yazılı olmayan tüm kurallarını hiçe sayarak, daha da hırslandı, yeni politikalar üretti ve uyguladı. Aynı ittifakta bulunan ve kuruluşundan itibaren dünya barışına ve istikrarına daima katkıda bulunan Batı yanlısı  Türkiye’ye karşı uygulanan bu tehlikeli politikalar ve sorumsuz uygulamalar, Avrasya'daki barış ve istikrarı hiçe sayarak zaman zaman iki ülkeyi sınırlı kuvvet kullanımı ve hatta topyekûn savaşın eşiğine getirdi. Yunanistan’ın Ege’de geçmişten günümüze süregelen girişimleri incelendiğinde, sistematik bir “yüksek politika” ve “grand strateji” uygulandığı kolaylıkla anlaşılıyor. Bu yüksek politika 1980’de AB üyesi olduktan sonra da devam etti. Tek farkla. Bu kez Türkiye karşıtı politikalar AB politikası olarak uygulandı.
Yunanistan Kime Güveniyor? Yunanistan’ın kısa tarihi isimli eserinde Richard Clogg, bir dışişleri bürokratının ifadelerine dayanarak  1980 yılında Yunanistan’ın AB’ye girişini şöyle özetliyordu: ‘’Yunanistan’ın bugün AB’ye kabul edilmesi 3 bin yıl önceki Helen mirasına duyduğumuz siyasi ve kültürel borcun uygun bir ödemesi olarak görülmelidir.’’ Profesör Samuel Huntington  Medeniyetler Çatışması isimli kitabında Yunanistan için şunları söylüyordu: ’Yunanistan batı medeniyetinin bir parçası değildir. Ancak batı medeniyetinin önemli bir parçası olan klasik medeniyetie  ev sahipliği yapmıştır.’’ Huntington’a göre Yunanistan bir anormallikti. Batıda ortodoks bir yabancı. Yunanlılar, kendilerini  İslam’la Batı arasında sınır karakolu olarak görebilirdi. Ancak Huntington’ın çizdiği haritada  yerleri Rusların ve Slavların ait olduğu Ortodoks dünya idi.
Dur artık Yunanistan. Evet, bugün 10 milyon nüfusa sahip Yunanistan batının asli parçası asla olmadı. Olsaydı sanayileşmesi, ekonomik büyümesi teşvik edilir, 21’nci yüzyılda AB’nin paryası durumuna düşmezdi. Bugün Yunanistan’a gidin baca göremezsiniz. Ekonomik güç olmadan jeopolitik hırs yürümez. Sıkıştığında sağladığı batı desteği (AB ve ABD) bugünün konjonktüründe ne kadar geçerli olur bilinmez.   Zaman da değişti zamanın ruhu da. Yunanistan hırsını kontrol etmelidir. Uluslararası mahkemeye gidildiğinde çoğunu kaybedeceğini bildiği başta EGAYDAAK (Kardak benzeri adacık ve kayalıklar), Kıta Sahanlığı, Hava Sahası, Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırılması  gibi sorun alanlarını hamaset, askeri manevralar, kontrolsüz demeçler ve gösterişli törenlerle (Cumhurbaşkanlarının 12 adaların topraklarına katılımının 70’inci yıldönümünde, geçen hafta Kelemez-Kilimli  Adasına gitmesi gibi) ancak erteleyebilir. Kendi lehinde artık sonuçlandıramaz. Sakın ola ki ciddi bir gerginliği aklından geçirmesin. 21’inci yüzyılda Anadolu yarımadası 1915’lerin Osmanlısı değil. 81 milyon nüfusu, çalışkan ulusu, sanayi gücü, iç siyasetinde yaşanan pek çok olumsuzluğa rağmen idame edilen devlet gücü, üstün donanma yeteneği, savunma sanayi olanakları ve 15 Temmuz ihanetinden 39 gün sonra başlatılabilen Fırat Kalkanı harekatı ile ispat edilen savaşma azim ve iradesi. O nedenle Yunanistan Türkiye’yi kışkırtmasın. Ki biz de onu  dost olarak görmeye devam edelim. Coğrafya, adeta ikiz kardeş gibi birbirine benzeyen iki ulusu bırakalım birleştirsin. Ayırmasın. Ancak Yunanistan önce jeopolitik hırslarının yeteneğinin önüne geçmesini önlesin. Sonra ona parya muamelesi yapan AB’nin ve de küçük kardeşi Güney Kıbrıs’ın kışkırtmalarına gelmemeyi. Yunanistan’ın Türkiye’ye yaklaşmasının faydaları 21’inci yüzyılda AB’den çok daha fazla refah yaratır.


               








10 Mart 2017 Cuma

Doğu Akdeniz’de Çalınan 91 bin km2 deniz alanımız.


 
Doğu Akdeniz’de Çalınan 91 bin km2 deniz alanımız.
Bu köşede yayımlanan ilk yazımda şöyle bir cümle sarf etmiştim:  ‘’Jeopolitik reflekslerin en temel hareketi denize yöneliş ve mavi vatanı sahiplenmektir. ‘’
Kavga büyük. Yaşlı dünyamızda her dakikada 250 kişi doğarken 115 kişi ölüyor. Asya’da Hindistan ve Çin’de her dakika 265 kişi alt gelir seviyesinden orta gelir seviyesine çıkıyor. Son 20 yılda sadece Asya-Pasifik bölgesinde 2,4 milyar kişi şehirli tüketici sınıf arasına katıldı. Bunun anlamı daha çok enerji, daha çok konut, daha çok ulaşım ihtiyacı ve daha çok tüketim malı. 2030 yılında fert başına küresel gelir 2 kat artacak. Denizlerde bugün taşınan 11 milyar ton yük, 25 milyar tona çıkacak. Petrol ve doğal gaza bağımlılık devam ederken, talep % 40 artacak. Sadece doğal gaz ihtiyacı Çin’de 10, Hindistan’da 20 kat artacak. Günümüzde her gün tüketilen 95 milyon varil petrolün 3’te biri; doğal gazın yarısı deniz diplerinden çıkarılırken, bu değerler 2030 yılında her ikisi içinde % 60 lar seviyesine çıkacak. Kısacası denizler çok kıymetli. Başta gelişmiş ekonomilere sahip devletlerle, geleneksel emperyal devletler, deniz diplerinin ve su kitlesinin de devlet malı olarak kabul edilen münhasır ekonomik bölgelerine sahip çıkmak için her şeyi yapıyor. Zira karalardaki kaynaklar aşırı tüketim ve kontrolsüz kar hırsı ile hızla azalıyor. Eğer günümüzde her insan ortalama bir Amerikalı gibi yaşasaydı 7 yeni dünyaya ihtiyaç olurdu. Sosyal Darwinizmin özü, büyük balığın küçük balığı yutmasıdır. ABD (doğal müttefikleri olan İngiltere, Kanada, Japonya, Avustralya ve İsrail)  ile AB bugün için büyük balık rolündedir. Halklarının savunma, güvenlik, refah ve mutluluk standartlarında bir düşmeye izin vermezler. Kaynak savaşlarında karşılarında ancak nükleer yetenekli Çin ve Rusya Federasyonu gibi küresel güçler durabiliyor. Buna rağmen soğu savaş sonrası dönemde Arktik Okyanusunda Rusya’nın; Güney ve Doğu Çin Denizlerinde Çin’in batı dünyasına meydan okuyabilme süreçleri ancak son 10-15 yıl önce gerçekleşebilmiştir.
Gelelim Türkiye’ye. Ege’de 1976 sonrası Yunanistan ile imzalanan Bern Mutabakatı sayesinde Ege açık deniz alanlarının dipleri henüz sömürülmeye başlanmadı. Yani iki ülke arasında kıta sahanlığı sorunuyla ortaya çıkan siyasi kriz gelecek kuşaklar için Ege Denizinin diplerini korudu. Bugün Ege’de petrol ya da doğal gaz sondaj kuleleri yükselmiyor. Sismik araştırmalar yapılmadığı için petrol veya doğal gazın varlığı da tam olarak bilinmiyor. Diğer yandan Akdeniz’de durum çok farklı. Burası gaz hidratlar, doğal gaz ve petrol kaynaklarına sahip. Özellikle gaz hidrat ve doğal gazda büyük potansiyel var. Mısır’ın 2015 yılında keşfettiği Zhor sahası gelecekte Mısır’ı belki bir Katar yapmaz ama, en azından enerjide  bağımsız ve net ihracatı devlet durumuna sokar. İsrail 2005 yılından bu yana deniz kaynaklı doğal gazı sayesinde net ihracatçı durumuna yükseldi. GKRY de 2004 sonrası tek taraflı ilan ettiği MEB ve ruhsat sahaları  sayesinde adanın güneybatısındaki Afrodit sahasında gaz çıkarmaya başladı.  
AB’nin deniz hegemonyası. Doğu Akdeniz’de yaşanan bu gelişmeleri sadece GKRY -Türkiye sorunu olarak göremeyiz. AB, GKRY’yi güneydoğu uç kalesi yaparak, sahip olduğu Münhasır Ekonomik Bölgeyi  (MEB), Arktik Okyanusu’ndan Atlantik Okyanusuna; Cebelitarık’tan Süveyş Kanalı yakınlarına kadar dev bir alana genişletmiş oldu. Garantör devlet olmamıza rağmen bizim de AB üyesi yapılacağımız vaadi ile Rumların AB üyeliğine karşı çıkmadığımızdan, bu geniş deniz alanını AB’ye dolaylı olarak hediye eden taraf da aslında biz olduk. 2004 baharında GKRY, AB’ye üye oldu. GKRY, 2003 yılından itibaren geçerli olmak üzere Annan Planı referandumundan kısa süre önce MEB sınırlarını ilan etti. Diğer yandan, Mısır, İsrail ve Lübnan’ın bu haydut devletle Türkiye’nin görüşünü bile almadan sınır belirleme anlaşmaları yapmalarına ne demeli? Suriye’nin GKRY baskılarına rağmen Türkiye dostluğu nedeniyle GKRY ile MEB anlaşması yapmaya yanaşmamasına ne demeli?
Türkiye’den çalınan deniz alanları ve dipleri. Bugün boş bir zamanınızda google’a girin ve ’’EU Exclusive Economic Zone Boundaries’’ yazın ve bekleyin. Karşınıza çıkacak tüm haritalar aşağıdakidir. Yani Türkiye’den Yunanistan lehine çalınan 58,715 km2  ile GKRY lehine çalınan 33,075 km2 alanı içeren haritalar.  Böylece 91 bin km2’lik bir deniz ve dip alanı mavi vatanımızdan çalınmış oluyor. Bu haritalar AB’nin  denizlerle ilgili kurumlarının kayıtlarında, (AB Deniz Emniyet Ajansı EMSA, FRONTEX, AB Uydu gözetleme planları haritası, AB Entegre Deniz Gözetleme Sistemi haritaların vb.), resmi belgelerinde ve internet sitelerinde böyle geçiyor. Bu haritalar, 2002 yılından bu yana AB çevrelerinde dolaşıyor. Yani o zaman ilk okula giden bir çocuk bugün üniversite mezunu olarak AB kurumlarında görev yapıyorsa, aynı haritayı hatırlıyor ve sorgulamaya bile gerek duymuyor. Bunun temel nedeni maalesef Dışişleri Bakanlığımızın büyük hassasiyetle –hak etmedikleri halde-diğer sahildarları gücendirmemek için MEB sahası ilan etmemesinden kaynaklanıyor. Ama Suriye hariç tüm  sahildarlar GKRY ile anlaşma imzalamış durumdalar. Yunanistan ise imzalamaya gerek duymuyor. Zira onun tetikçleri var. GKRY ilan ettiği MEB ile; AB ise çizdiği haritalarda onun çıkarlarını sonuna kadar koruyor. Artık ortalama bir Avrupalı için Meis adasının Türkiye’nin 91 bin km2 alan kaybına neden olan sınırlandırma haritası zihinlerde oturmuş halde.
Ege’de işgal edilen Adalar mı ? Doğu Akdeniz mi ?. Bu durumu Ege’de Kardak benzeri işgal altındaki ada ve adacıkların  durumuna benzetebiliriz. Yıllarca bu ada adacık ve kayalıklara hiç bir önlem almayan Türkiye, 1995 yılında şans eseri Kardak adasına bir geminin karaya oturması sonrasında konuya sahip çıktı ve böylece  kamuoyunda büyük farkındalık yaratan süreç başlamış oldu. Ama Ege’deki işgal edilen adalardan çok daha büyük stratejik ve  ekonomik sonuçları  olan Doğu Akdeniz MEB sorunu ortada duruyor. Çok sıkıştığımız zaman Cumhuriyet Donanması ilan edilmemiş de olsa sahamıza gireni çıkarıyor. Yani bir devlet uygulaması yapılıyor. O halde neden MEB ilan etmiyoruz ? Ne bekliyoruz ? Bu mücadele sadece askeri alanda olmaz. Diplomasi alanında da olmalıdır. Küçücük GKRY kadar olamıyor muyuz ? Küçücük Meis Adasının Anadolu’dan 91 bin km2 deniz alanı kopartmasına neden izin veriyoruz?

NOT: haritada koyu mavi alan Yunanistan’ın turuncu alan GKRY’nin bizden çaldığı alanları göstermektedir. Kırmızı alan bize AB’nin bahşettiği alandır...


1 Mart 2017 Çarşamba

Gecekondu Donanmaya, Hukuksuz Bağış

Gecekondu Donanmaya, Hukuksuz Bağış
Umman Sultanlığı Savunma Bakanı Seyid Bedir Bin Suud Bin Hareb El-Busaid, 5 Kasım 2013 tarihinde GKRY’ye resmi bir ziyarette bulunur. Bir yıl önce Umman Sultanı Kabus da adaya ziyarette bulunmuştur. Bakan o kadar iyi ağırlanır ki dönüşünde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin sözde Deniz Kuvvetlerine Sultana ait büyük bir yattan destek gemisine çevrilen bir gemiyi hediye etme kararı alınır.

Umman’dan Kıbrıslı Rumlara Hediye. 14 Şubat 2017 Salı günü GKRY’nin  Larnaka limanında  yapılan bir tören ile Umman Sultanlığı donanmasına ait genel destek gemisi sözde Güney Kıbrıs Deniz Kuvvetlerine devredildi. Gemiyi Umman’ın Muskat Limanından Larnaka’ya Rum-Arap ortak personel getirdi. Alasia ismini alan 61 metre uzunluğunda ve saatte 15 deniz mili hız yapabilen  1000 tonluk bu gemi, GKRY’nin ilk açık deniz karakol gemisi olma özelliklerine sahip. Umman, bu tekneyi savaş gemisi özelliklerine kavuşturmak için top montajları dahil 4 milyon dolar harcadı. Bu gemi ve envanterde bulunan diğer gemiler, GKRY’nin  (Mısır ve İsrail hariç) tek taraflı ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesinde karakol maksatlı kullanılacak. Kime karşı? Türk gemilerine karşı. Gemi büyük tonajı nedeni ile Evangalikos Floricas üssüne sığmadığından Larnaka’da konuşlandırıldı.

Kıbrıs’ın Değişmeyen Coğrafyası ve Düşmanı (Türkler) Törene GKRY Savunma Bakanı Hristoforos Fokaides katıldı ve yaptığı konuşmada Umman ile GKRY’yi birbirine benzeterek, her iki ülkenin stratejik coğrafi mevkilerde bulunduğunu ve köklü denizcilik geleneklerine sahip olduğunu belirtti. Bakan, GKRY’nin Doğu Akdeniz’de deniz ve enerji güvenliğine katkı ile  arama/kurtarma, krizlere müdahale ve insani yardım operasyonları icra etmenin ülke sorumlulukları arasında olduğuna vurgu yaparak, ‘’Kıbrıs sorunu çözülsün veya çözülmesin, bu endişelerle uğraşmamız ve denizcilik yeteneklerimizi geliştirmemiz devam edecektir’’ dedi. Ayrıca iddialı bir şekilde ‘’Kıbrıs’ın ne coğrafyası, ne de düşmanları değişmeyecektir’’   vurgusunu yaptı. Buradan şimdi soralım. Düşman kim? Biz söyleyelim. Türkler. Fokaides konuşmasında ayrıca sözde GKRY donanmasının 2020 yılı sonuna kadar üç yeni açık deniz savaş gemisi ve iki sahil güvenlik gemisi ile  güçlendirileceğini açıkladı. Bu kapsamda Evangelos Florakis Deniz Üssü de genişletilecek.

GKRY Deniz Kuvvetleri Kurabilir mi? Hayır kuramaz. Zira 1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları ile  kurulmuş Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının 129’uncu maddesi sadece 2000 kişilik bir kara gücü kurmaya izin veriyor. Anayasa, Adada bu kuvvet dışında deniz ve hava gücünün kurulmasına amir değil. Ulusal Muhafızlar adıyla kurulan bu gücün başlangıçta %70 Rum, %30 Türklerden oluşması planlanmıştı. İlk devlet başkanı Makarios, 13 ayrı değişiklikle bu oranları değiştirdi. 1963 sonrası Ulusal Muhafızların % 82’si Rum’du. Garanti antlaşması Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye Kıbrıs anayasasının ve toprak bütünlüğünün korunması sorumluluğunu verdiğinden, ekonomik gücü başlangıçta yok denecek kadar az olan bu ada devletinde yüksek maliyetli İki kuvvetin kurulması düşünülmemişti. Ulusal Muhafız Kuvveti  önce denizde asayiş uygulamalarına yönelik sahil güvenlik benzeri bir yapılanmaya gitti. Ancak 1964 olaylarından sonra asayiş görevlerinin dışında donama görevlerine yönelik karakol botları filosunun oluştuğunu ve daha sonraları torpido atabilen botlarla küçük bir filotilla oluşumuna gidildiğini görmekteyiz. Bu gemilerden bazıları 1974 Kıbrıs Barış Harekatında kullanıldı. Hatta bazıları donanmamız tarafından batırıldı. Ancak daha sonra yeni alımlarla sözde filotilla güçlendirildi. Fransa’dan Patral, Yunanistan’dan Dilos, İtalya’dan Vittora sınıfı  karakol botları temin edildi. Daha da öte 1994 yılında Fransa’dan alınan Exocet gemiye karşı, karadan atılan güdümlü mermi bataryaları donanma oluşumunda yeni bir sayfa açtı. Güney Kıbrıs, ulusal muhafızlara bağlı sözde Deniz Kuvvetinin dışında ayrıca Polise bağlı bir deniz filotillasına da sahip. Yani sahil güvenlik benzeri bir kuruluş da söz konusu. Diğer yandan KKTC’nin sadece sahil güvenlik gücü kurduğunu bir donanma kurmaya girişmediğini görüyoruz. Kısacası, GKRY gecekondu donanma kurarak yaptığı hukuksuzluklara, biz de batı dünyasının gözünde işgalci, barbar Türkler olarak kalmaya  devam ediyoruz. Şimdi de Hükümetimizin din kardeşimiz diye büyük yakınlık duyduğu Umman Sultanlığı  bu gecekondu donanmaya savaş gemisi hibe edebiliyor. Kuşkunuz olmasın açık denizlerde ağır hava koşullarında kullanılmaya müsait bu gemi, karşısında Türk Donanmasını bulacaktır.

Dışişlerimiz bu olayı kınadı mı? Umman’ın bu davranışı Dışişlerimizin dikkatini çekti mi? Muskat Büyükelçimiz en azından duyulan üzüntüyü Umman Savunma Bakanlığına ulaştırdı mı bilmiyorum. Ancak Doğu Akdeniz’de  barışa ve istikrara hizmet etmeyecek bu girişimin en azından bizim gibi düşünen pek çok kişiyi rahatsız ettiği bilinmelidir. Fokaides için değişmeyen coğrafya, Türkler için de değişmez. Ancak bizim sonsuza dek ne düşmanımız ne de dostumuz olduğunu hatırlatalım. Bizim Akdeniz’de vaz geçilmez ve devredilemez çıkarlarımız vardır. Türkiye Cumhuriyeti var oldukça bu tunç yasa değişmez. Çıkarlarımıza da göz diktirmeyiz.












22 Şubat 2017 Çarşamba

Türkiye’de Denizcileşme Merkezleri Yaygınlaştırılmalıdır.




Mavi Vatan

Amiral Cem Gürdeniz
Türkiye’de Denizcileşme Merkezleri Yaygınlaştırılmalıdır.
                  Türk insanı çocukluktan itibaren denizciliğe teşvik edilmeli, deniz korkusunu sevgiye ve tutkuya dönüştürmek için devlet desteği ile yüzme öğretilmeli; Türkiye genelinde ilköğretim çağından itibaren okullarda denizcilik bilinci aşılanmasına yönelik müfredat düzenlemesi yapılmalı, su sporları ve yelkencilik faaliyetleri geliştirilmelidir.”
                  2015 yılında Kırmızıkedi yayınevinden çıkardığım ‘’Mavi Uygarlık : Türkiye Denizcileşmelidir’’ isimli kitabımda vurgu yaptığım bu paragrafı hayata geçirmek için, Türkiye çapında ‘’Denizcileşme Merkezleri’’ kurulması gerektiğinin altını çizmiştim. Bu güzel deniz ülkesinde binlerce dernek, vakıf, birlik vb. olmasına rağmen Türk çocuklarının denizcileşmesine yönelik herhangi bir sivil toplum örgütü maalesef yok. Yelken, yüzme, kürek kulüpleri ile izcilik faaliyetleri  denizcileşmeye destek olmakla birlikte, bütüncül çerçevede denizcilik kültürünün özellikle alt gelir seviyesindeki aile çocuklarına verilmesinde etkin rol oynamıyor.
Denizde Boğulmak Kader mi? Ülkemizde her sene bine yakın genç ve çocuk yüzme bilmediğinden boğularak ölüyor. Geçtim Anadolu’yu, İstanbul’da milyonlarca çocuk, değil hayatında bir kez gemiye binmek, denizi görmeden yaşayabiliyor. Özellikle alt ve orta gelir düzeyindeki ailelerin çocuk ve gençlerini hedef alarak onları denizle buluşturmamız ve temel denizcilik kültürünü aktarmamız gerekiyor. İşte bu vizyon paralelinde Sarıyer Belediyesi ile müştereken Sarıyer Denizcileşme Merkezi (SDM) Projesini başlattık. Denizcilik Kültürü’nü çocuk ve gençlere aktarmak ve yaygınlaştırmak için uygulama ve eğitimlerin tamamen ücretsiz olarak verileceği “Denizcileşme Merkezi”  9 Aralık 2016 günü kuruldu. Bu projenin siyaset üstü bir devlet projesi olması gerektiğini vurgulamakta yarar var.
Tüm kıyı belediyelerine örnek olmalı. Gelecekte tüm kıyı şeridimize yayılmasını hedeflediğimiz bu projenin özü aslında dört haftalık süratli denizcileşmeye yönelik üç haftası pratik bir haftası teorik eğitim zincirinden oluşuyor. Önce bir hafta temel yüzme eğitimi. Sonra bir hafta temel kürek ve bir hafta yelken eğitimi. Kursun son haftası ise deniz çevresi ile deniz kültürüne yönelik konferanslar ve gemi/müze gezilerinden oluşuyor. İstanbul Boğazının en uzun sahil şeridi ve nüfusuna sahip Sarıyer’in Denizcileşme Merkezi bu noktada, geleneksel kürekçilik akımını da  başlatmaya hazırlanıyor. 1890 yılında İstanbul’da her 30 kişiye bir kürekli sandal düştüğünü de hatırlarsak bu girişimin boğazın unutulmaya yüz tutan bu seçkin geleneğini de sürdürmeye destek olacağı göz ardı edilmemelidir. Önümüzdeki yaz belki de İstanbul Boğazı’nda binler, kürek çekiyor olacak. Ülkemizde, yine pek bilinmedik bir hobi olarak karşımıza çıkan gemi modelciliği de SDM’nin ilgi alanında olacak. Kurulacak gemi modelciliği atölyesinde ücretsiz gemi model kursları verilecek.
Tamamen Gönüllülere Dayalı Girişim. Sarıyer Belediyesi Denizcileşme Merkezi’nin temelleri tamamı gönüllü olarak denizcilik okullarında okuyan gençler tarafından13 Nisan 2016 tarihinde atıldı. Sarıyer Belediyesinin Büyükdere’de SDM’ye yer tahsis etmesi, Belediyeye ait kapalı yüzme havuzunda yaz döneminde eğitimler için zaman ve yer tahsisinde bulunması, ayrıca kano, can yeleği, kurtarma botu tahsisatı ile iskele inşa ettirmesi çalışmaları hızlandırdı. Son olarak Deniz Kuvvetlerimizin aynı anda 12 gencin temel kürek ve yelken eğitimi görebileceği beş çifte yelkenli filika hibesinde bulunması SDM olanaklarını genişletti. Bu periyotta, SDM’nin resmen açılmamış olmasına rağmen tamamen gönüllü temelde büyük gayretler ile 600’ü aşkın çocuk ve genç kürek kültürü ile buluşturuldu. 2016 Yaz Spor Okulları’nın yüzme branşında 1000 kursiyere, alanında uzman eğitmenler eşliğinde yüzme dersleri verildi.
Bu girişim  Türkiye’nin tüm kıyılarına yayılmalıdır.  Bu köşede son 3 yıldır vurguladığım teoriyi bir daha vurgulamak isterim. Türkiye’nin uygarlaşması denizcileşmesi ile doğru orantılıdır. Denizcileşmek için her şeye sahibiz. Yani halk tabiri ile helva yapmak için her şey var. Futbol kulüplerine milyonlar akıtan belediyeler çok daha cüzi finansal la denizcileşme merkezlerini kurabilir. Gençleri denizin ve denizciliğin sonsuz olanaklar sağlayan ortamına çekebilirler. Bu küçük adımlar Anadolu gençliğini denize çekebilir. O gençleri denizcileştirebilir. Denizcileşmeyi başaran Anadolu, daha bağımsız, daha uygar, daha demokratik, daha akılcı, daha bilimsel, daha üretken, daha çalışkan, daha cesur, daha çevreci ve tüm bunların sonucunda daha zengin ve daha mutlu olacaktır.