19 Ekim 2017 Perşembe

Beylikdüzü Belediyesinin Başarı

Description: IMG_0131
Beylikdüzü Belediyesinin Başarısı
Denizcilik gücünün en önemli lokomotif unsurlarından birisi deniz bilimleridir. Bir devletin deniz bilimleri alanında yürüttüğü araştırmalar ile bunların toplum yararına sunduğu somut projeler, deniz kültürünün önemli unsurlarından sayılabilir. Bu tip araştırmalar ülkelere sadece prestij getirmez aynı zamanda refah ve güvenliğine katkı sağlar. Bu konuda eski ABD Başkanlarından John F. Kennedy’nin şu sözleri son derece yol göstericidir:
Denizlerle ilgili bilimsel çabalarımızın nedeni merak değil; hayatta kalmamızın denizlere bağlı olduğuna inanmamızdandır.”
Deniz Bilimlerinde Neden Geriyiz? Denizcilikte en çok geri kaldığımız alanlardan birisi de, deniz bilimleridir. Fransa ve İngiltere’de 1700’lü yıllarda hidrobiyoloji başta olmak üzere deniz bilimlerine yönelik laboratuvar ve araştırma kurumları mevcutken, 1950 yılına kadar kapsamlı bir deniz bilimleri laboratuvarı veya araştırma kurumumuz mevcut olmadı. Benzer durum hidrografi ve oşinografi alanlarında yaşandı. Piri Reis gibi dünya tarihinin sayılı kartografını çıkaran bu topraklar, 1910 yılına kadar harita mesahası, şamandıralama ve seyir tehlikelerini ikaz sistemine sahip değildi. 1910 yılında Hint Okyanusu’nda bir Alman gemisi, Osmanlı egemenliğindeki Carmoran adası yakınlarında karaya oturunca, uluslararası baskılar sonucu, Bab-ı ali bölgenin mesahasını yaptırmaya karar verdi ve ilk çalışmalar zorla başlatılmış oldu. Günümüzde deniz bilimleri alanında geçmişle kıyaslanamayacak gelişme ve ilerleme yaşanmıştır. Ancak denizcilik gücümüzün diğer alanlarına oranla bu sektör en geri kaldığımız alanlardan birisidir. Ülkemizde deniz bilimleri alanında, özellikle hidrobiyoloji, deniz jeofiziği, deniz jeolojisi, oşinografi ve hidrografi alt disiplinlerinde uluslararası çapta öneme sahip araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bunun temel nedeninin bilim insanı eksikliği olmadığını belirtmeliyim. Sorun devlet kurumları ve akademi dünyasında deniz bilimlerine ayrılan kaynak ve önceliklerin düşük olmasıdır. Örneğin Marmara fayının incelenmesini bile, çoğunluk yabancılar yapmıştır. Maalesef Türkiye denizlerinin 500 metreden derin sularındaki canlı hayatın varlığına yönelik bilimsel bir çalışma, bugüne kadar yapılmamıştır.  Marmara denizi gibi bir iç denizimizde bugüne kadar, 900 metreden örnek alabilmek için Japon, Fransız ya da İtalyan gemileri kullanıldı. Çevre denizlerimiz başta olmak üzere, denizler ve okyanuslara yönelik ihtiyaç duyulan bilimsel verilerin elde edilmesi ile deniz ticareti, balıkçılık, deniz dibi madenciliği, tersanecilik gibi denizcilik alanında faaliyet gösteren sektörlerin gelişmesine esas teşkil edecek kapsamlı bilimsel araştırmalarla bu yöndeki gayretlerin eşgüdümünü sağlayacak merkezi bir mekanizma yok gibidir.
 Zinciri kırmalıyız. Ülkemizde mevcut üniversiteler, vakıf, enstitü ve araştırma kurumlarınca öncelikle kendi denizlerimize yönelik etkileri bulunan konularda bilimsel çalışmaların yapılması teşvik edilmeli, söz konusu çalışmalardan elde edilen sonuçlar, dünya denizcilik örgütü (IMO), birleşmiş milletler dünya gıda örgütü (FAO) ve dünya hidrografi örgütü (IHO) başta olmak üzere denizcilikle ilgili uluslararası kuruluşların çatısı altında ortaya konmalı ve ilgili metinlerde yer alması sağlanmalıdır.
Belediye Marina İşbirliği. Bu noktada Beylikdüzü Belediyesinin Türk deniz bilimleri ve sualtı arkeoloji birikimine önemli katma değer sağlayacak kent belleği projesi çerçevesinde kıyı şeridi boyunca başta yüksek frekanslı yandan taramalı sonar ile yapılan çalışmalar ve diğer araştırmaların birbirini tamamlaması; sonuçların kitaplaştırılması son derece önemli, başarılı ve örnek girişimlerdir. Bugün kaç İstanbullu yaşadığı habitatın özelliklerini biliyor? Hangi balıklar, hangi kuşlar, hangi ağaçlar ve bitki örtüsü hakim? Endemik canlı türü var mı? Hangi jeolojik aşamalardan geçilmiştir? Tarihsel süreç nedir? Savaşlarda neler yaşanmıştır? Ülkemizin siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal tarihindeki yeri nedir?
Bu İşbirliği Yaygınlaştırılmalı İşte tarihsel ve çevresel durumsal farkındalık projesi olarak başarılan Beylikdüzü süreci aslında Türkiye’de vizyon varsa, bilgi birikimi varsa kıt kaynaklar olsa bile denizcileşmeye yönelik sonuçların elde edilebileceğinin en somut örneğidir. Beylikdüzü bugün sadece İstanbul’da değil tüm Türkiye’de deniz uygarlığına yani denizcileşmeye yönelik gayretlerimizde sivil bir önderdir. Batı İstanbul marinasında temel denizcilik eğitimleri, ilköğretim okullarında seçmeli denizcilik dersleri uygulaması ve sualtı arkeolojisi alanında elde edilen kapsamlı başarılar Beylikdüzü ‘ne ayrı bir prestij ve kimlik veriyor. Dileriz bu somut başarı kıyısı olan her belediyeye ve diğer marinalara örnek olur.






13 Ekim 2017 Cuma

Nükleer Tehdit ve İnsanlığın Geleceği


 
Nükleer Tehdit ve İnsanlığın Geleceği
16 Ağustos 2017 tarihinde ABD’nin Kaliforniya eyaletinde bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Los Angeles Müşterek Bölgesel İstihbarat Merkezi bir bülten yayınladı. Bülten, gelecekte Kuzey Kore’den Güney Kaliforniya’ya yapılacak bir nükleer saldırı yıkımının ölçülemeyecek boyutlarda olacağını ikaz ediyordu.  Kuzey Kore’nin Guam adasına nükleer balistik füze atabilme yeteneğini ispat ettiği; ABD Başkanı Trump’ın Kuzey Kore’yi neredeyse haritadan silecek tonda tehditler yağdırdığı bir konjonktürde yayınlanan bu bülten dikkat çekti.
Küba Krizinden Kuzey Kore Krizine. Amerikan halkı 1962 Ekim ayında yaşanan Küba Füze Krizinden bu yana nükleer tehditle bu seviyede muhatap olmamıştı. Her ne kadar mahalli ve federal yetkililer ABD ile Kuzey Kore arasında ciddi bir nükleer çatışma riskinin olmadığını açıklamış olsalar da, rapor Kuzey Kore’nin kıtalararası nükleer balistik füzeye sahip olma yeteneğinin her geçen gün arttığını dile getirerek, Los Angeles’in böyle bir saldırıya hazır olmasını tavsiye ediyor.
Raporda en çok dikkat çeken değerlendirme, federal yardımın Los Angeles kentine patlamadan ancak 72 saat sonra erişebileceği vurgusu. (link: (https://www.documentcloud.org/documents/4059942-JRIC-Final-Redacted.html#document/p2)
Teknolojinin en büyük hatası. Nükleer silahlar insanlık tarihinin yarattığı en büyük yıkıcı güç. Bu nedenledir ki Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarının mimarı Oppenheimer, Manhattan projesinin ilk testi başarılı olunca kutsal bir Hint kitabında okuduğu şu cümleleri sarf etmişti: ‘’Şimdi ben ölüm ve dünyaların yok edicisi  oldum.’’ İsveç Stockholm’de bulunan SPRI (Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü) 2012 kayıtlarına göre, dünyada 8 devlet (ABD, RF, İngiltere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan ve İsrail) her an kullanıma hazır 4400 nükleer silaha sahip. Eğer depolarda tutulanlar dahil edilirse kabaca  19 000 nükleer silahtan bahsediliyor. ABD ve RF sırasıyla 8000 ve 10000 civarında savaş başlığına sahipken, diğer nükleer devletlerin savaş başlığı sayısı 80 ile 300 arasında değişiyor. Yıkım gücü dünyada canlı bırakmayacak kadar büyük. Örneğin ABD’nin  Ohio sınıfı nükleer balistik füze denizaltılarının taşıdığı 6500 deniz mili menzile sahip 24 adet “UGM 133 Trident-D–5” füzelerinin 60 ton ağırlığındaki sadece bir tanesinin ateş gücü, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında -Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan nükleer bombalar dâhil- kullanılan tüm bombaların ateş gücünden fazla bir yıkım gücüne sahip.
Nükleer patlamanın enerjileri. Bu enerjiler Blast (patlama/çarpma) etkisi, ısı yayılması ve nükleer radyasyondur. Kiloton (KT) menzilindeki nükleer bir silah için bu enerjilerin payı  sırasıyla %50, %35 ve % 15 dir. Hiroşima’ya atılan bomba 15 KT gücündeydi. Bu güçteki bir  bomba 800 km hızla giden çarpma (blast) ve ısı yayılması ile  3,5 km içinde; 550 KT gücündeki bir bomba ise 9 km  içindeki  alanlarda ani ölümlere neden olur. Ancak uzun vadede bu yıkımdan daha çok zarar verir. Patlama sonucu oluşan Kiloton (KT) seviyesinde binlerce santigrat; Megaton (MT) seviyesinde milyonlarca santigrat derece ısıya sahip ateş topu, kiloton seviyesinde birkaç yüz metre içinde, MT seviyesinde 1 km üzerindeki alanda ne varsa buharlaştırarak yok eder ve atmosfere toz zerrecikleri ile yükselterek taşır. Bu zerreler, uzun dönemde canlılara ve doğaya çok büyük zarar verirler. Nükleer serpinti ile yer sıfır noktasının çok uzaklarına ve çok geniş alanlara uzun dönem yıkıcı sonuçları olan radyasyonu taşırlar.
En büyük tehdit: Nükleer Serpinti. Nükleer serpinti, patlamadan 24 saat sonra atmosferde hazırdır. Küçük parçacıklar stratosferde küresel çapta yayılırken, daha büyükleri yerküreye yakın alanlarda mahalli serpinti olarak yerlerini alır. İşte tam bu noktada nükleer silahın kazanana da huzurlu bir zafer getirmeyeceğini söyleyebiliriz. Zira küresel serpintiden kurtuluş yoktur. Kurtulduğunu zannedenler uzun dönemde DNA, metabolizma ve üreme sistemlerdeki sinsi hasarlar nedeni ile kansere yakalanırlar. Antarktika’da son 40 yılda buzlar üzerinde yapılan incelemelerde, Fransızların, Pasifik Okyanusunda Fransız Polinezya’sında yıllar önce yaptığı nükleer denemelerin izleri tespit edildi. Bu alanlar yer sıfır noktasına on bin km uzaktaydı. Nükleer serpintinin uzun dönemde yaratacağı diğer etki küresel iklim sisteminin bozulmasıdır. Birincisi güneş ışınlarının yeryüzüne erişmesine engel olacak bulutlar nedeni ile soğuma; diğeri de ozon tabakasının zayıflaması nedeni ile mor ötesi ışınların canlılara büyük zarar verecek kadar artışıdır. NASA, patlama sonrası oluşan  nükleer serpinti dumanının % 40’ının stratosferde 10 yıl kalacağını tespit ediyor. Kısacası günümüzde kullanıma hazır nükleer envanterin % 1 inin gücü nükleer karanlık çağı başlatabilir. Büyük şehirlerde patlatılacak 100 Hiroşima gücünde (1,5 MT) nükleer bomba stratosferde kabaca 5 milyon ton serpinti zerrecikleri dumanı yaratarak küresel ısının buz çağı dönemine geri dönmesine neden olabilir. Bu durum 1 milyar üzerinde insanın açlıktan ölmesi demektir. Kısacası nükleer silah kullanan taraf sadece insanları öldürmekle kalmıyor, doğayı öldürüyor. Doğa ise asla affetmiyor. Çernobil’de 26 Nisan 1986’da patlayan 1000 mw’lık reaktörün yarattığı radyasyon bir bombadan farklı olarak blast ve ısı yayılması yaratmadığı  halde 100 Hiroşima’ya yakın serpinti yarattı. Etkileri bugün bile sürüyor. 1986 yılından sonra Marmara’da  kanser vakaları 2 kat, Karadeniz’de 3 kat arttı.
Sonuç olarak: Başkan Trump’ın Kuzey Kore’yi ateş gücü ile  tehdit etmesi pratik sonuçlara sahip değil. Kore’de patlayacak Amerikan bombasının nükleer serpintisi Güney Kore, Çin, Japonya ve Rusya’da ve dolaylı olarak Pasifik bölgesinde doğayı katledecektir. ABD, kendisine nükleer bir saldırı olmadığı sürece bu silahları zaten kullanmayacaktır. Kullanmak zorunda kaldığı anda da kendini savunmaktan çok intihar etmiş olacaktır. Bu nedenle soğuk savaş döneminde nükleer silah dengesine ‘’garantilenmiş karşılıklı yıkım (Mutually Assured Destruction)’’ deniyordu. İnsanlığın geleceği nükleer silahlardan arınmayı gerekli kılıyor. Bunun ilk adımının ABD tarafından atılması gerekirken ABD silah sanayii yenileme ve artırım peşinde koşmaya devam ediyor.


5 Ekim 2017 Perşembe

Muavenet’in Ruhu Aramızda


 
Muavenet’in Ruhu Aramızda
Tam tamına 25 yıl önce, 1992 yılının 1 Ekim’ini,  2 Ekim’e bağlayan gece yarısı Türk Deniz Kuvvetleri, tarihinin en acı olaylarından birini yaşadı. Ege Denizi’nde devam eden NATO’nun planlı tatbikatlarından olan Display Determination (Kararlılık Gösterisi) 92 isimli tatbikata katılan TCG Muavenet muhribine, ABD’ye ait USS Saratoga uçak gemisi, iki adet NATO Sea Sparrow füzesi ateşledi ve gemi komutanı Kurmay Yarbay Kudret Güngör ile vardiya subayı Teğmen Alper Tunga Akan, Telsiz Astsubayı Serkan Aktepe, İkmal Çavuş Mustafa Kılınç ve Topçu Er Recep Akan şehit düştü. Ağır hasar alan gemide ayrıca birçok personel yaralandı. Yaşanan bu olay kimi çevreler tarafından kaza, kimileri tarafından ise komplo olarak nitelendirildi. USS Saratoga uçak gemisi aslen hava hedeflerine karşı kullanılan NATO Sea Sparrow füzesini, hafif su üstü hedeflerine karşı ikinci kullanım şekli olan SASS tercihi ile kullanmıştı. Amerikalılar yaşanan olayın tatbikattaki bir taktik oyunun gerçek zannedilerek meydana geldiğini iddia etmişti.
Kaza olması imkansız. O dönem Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralalı henüz 1,5 ay olmuş Oramiral Vural Bayazıt olayı 18 yıl sonra şöyle anlatıyordu. (Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi, (E) Oramiral Vural Bayazıt ile Söyleşi, Sayı 69, Aralık 2010, Sayfa 7): “Gelişen olaylar neticesinde, o günlerde kamuoyunda çok farklı değerlendirmeler yapıldı ve komplo teorileri üretildi...Neticede ortaya çıkan gerçek şuydu. USS Saratoga uçak gemisi Adriyatik’te görevli ve Yugoslav uçaklarının taarruzlarına karşı sürekli tetikte. Fakat bir NATO tatbikatında kısa süreli olarak Ege Denizi’ne intikal ediyor. Savaş Harekat Subayı eğitim yapalım diyor. Emniyetsiz bir şekilde yapılan bu eğitimde Sea Sparrow füzesi yanlışlıkla atılıyor ve TCG Muavenet vuruluyor. Soruşturma Heyetin tespit ettiği en önemli husus, gemi personeline Ege’ye intikal ettirildiğinin duyurulmamış olması. Gemide eğitim emri veya günlük emir de yayımlanmamış. Personel kendini Adriyatik’te sanıyor. Hazırlanan raporlarda “bu olay, gemi personelinin eğitimsizliğinden ve bilgisizliğinden kaynaklanmıştır” ifadesi var. Ben ABD’den personelin etnik kökenlerini gösteren liste istedim. Liste geldi inceledik. Genelde Latin ve İngiliz kökenliydi isimler. Bizi sıkıntıya sokacak bir isim yoktu.”
Somut gerçeği aramaya yönelik olmadığı, içindeki çelişkilerden belli olan bu açıklamanın, jeopolitik bir meydan okumaya cevap veremeyeceği açıktır. Zira yaşanan olay kaza olması imkansız, kasıtlı olaylar zincirinden oluşmaktadır.
Çok aşamalı Ateşleme Süreci. MEKO sınıfı firkateynlerimizde de bulunan Sea Sparrow füzesinin ateşlenebilmesi için 7 ayrı emniyet safhasının geçilmesi gerekir. Öncelikle uçak gemisinde Harekat Merkezinden en az 150 metre uzaktaki fırlatma lançeri üzerinde ateşleme kamçılarının (arm plugs) donatılması gerekir. Daha sonra lançere yakın bir mahalde bulunan sistem kontrol kabini üzerindeki ateşleme anahtarı ile lançerin atışa hazır hale getirilmesi gerekir. Müteakiben atış kontrol radarı ile hedefin bulunup, üzerine STIR radarı ile sürekli elektro-manyetik enerji göndererek vuruş anına kadar hedefin aydınlatılması; bu arada merminin ısınmasının beklenmesi ve hazır ikazının alınması gerekir. Son aşamada ateşleme anahtarının çevrilerek düğmesine basmak gerekir. Bu kadar safhanın komutan onayı ve bilgisi olmadan kontrolsüz bir şekilde aşılması mümkün değildir. Ayrıca tatbikatlar dâhil, bir savaş gemisinin aydınlatma radarı ile aydınlatılması “düşmanca harekete” girer. O nedenle daha başlangıçta NATO müttefiki bir ülke savaş gemisine karşı STIR Radarı ile aydınlatma yapmaları kabul edilemez bir tutumdur. Diğer taraftan bir uçak gemisi harekât ve silah bölümü personelinin Ege Denizi’nde bulunduklarını bilmemeleri düşünülemez. Zira 5000 kişinin yaşadığı bir uçak gemisinde günlük emirler ve eğitim emirleri olmadan düzen ve disiplin sağlamak mümkün değildir.  Diğer yandan, Sea Sparrow füzesi havaya karşı ani reaksiyon silahıdır. Bir savaş gemisine, herhangi bir hava teması tehdit teşkil edecek rota ve süratle yaklaşıyorsa, 16 km’den itibaren bu silah kullanılabilir. Eğer bu silah (SASS modda) satıh hedefine karşı kullanılacaksa, özellikle bir uçak gemisi için kesinlikle acil bir durum söz konusu olamaz. Zira bu silah, bu şekilde ancak ufuk menzili içindeki yakın temaslara karşı kullanılabilir. Amerikan doktrininin en önemli uygulamalarından biri olarak, uçak gemisinin 100 mili içine tehdit teşkil edecek uçak veya suüstü gemisinin girmesine izin verilmemesidir. O halde SASS modda füze atılmasının acil bir güvenlik ihtiyacı olmayacağı aşikârdır. Öyle bir acil durum olsa gece yarısı 5000 kişinin savaş yerlerini donatması gerekirdi ki öyle bir durum söz konusu değil. Gemi Komutanı bile köprüüstü veya Harekat Merkezinde değil.
Gerçeği Görebilmek. ABD tarihini ve stratejik derinliğini takip edenler, bu olayın başından itibaren bir kaza olmadığını savundu. Küba’yı işgal edebilmek için  15 Şubat 1898’de USS Maine muharebe gemisini büyük bir infilakla Havana limanı önünde batıran; ya da Tonkin Körfezinde 2 Ağustos 1964 de Kuzey Vietnam torpidobotları tarafından USS Maddox muhribine yapılan gerçek saldırı girişimini 4 Ağustos’ta tekrar edilmiş gibi göstererek  Vietnam’a saldıran; 7 Mayıs 1999 günü NATO’nun BM kararı olmadan giriştiği Sırbistan müdahalesinde Belgrad’daki Çin Elçilik binasına füze saldırısında bulunup yanlışlıkla oldu diyebilen;  21 Mart 2003 tarihinde nükleer silahları var aldatmacası ile Irak’a saldıran ABD hegemonyasının karmaşık sicili bu tezi güçlü kılmaktadır.
Muavenet Üzerinden Mesaj. ABD’nin 90’lı yılların başında Soğuk Savaş sonrası gücünün doruğuna çıktığı bir konjonktürde, Kuzey Irak’ta PKK oluşumuna izin vermeyen ve hegemonyanın planlarına direnen Türkiye’ye dolaylı bir mesaj vermeyi hedeflemiş olması göz ardı edilemez. Nitekim aynı yıl 30 Ağustos 1992’den itibaren onbinlerce asker ile Kuzey Irak’ta başlatılan harekât sonunda PKK’ya toplam 4500 civarında zayiat verdirildiğini ve  bu harekâtın PKK ile mücadelede en önemli dönüm noktası olduğunu; aynı günlerde Çekiç Güç (Provide Comfort) harekatının süresinin uzatılması konusunda Hükümetin menfi tutumunu hatırlıyoruz. TCG Muavenet, Cumhuriyet Donanmasının bir unsuru olarak bu mücadelede dolaylı olarak yerini almıştır. Barzanistan tehdidini görebilen merhum Orgeneral Eşref Bitlis gibi vatansever komutan ve devlet adamlarının duruş ve mücadelesinin bedeli Muavenet üzerinden  ödetilmeye ve süreç caydırılmaya çalışılmıştır. Muavenet ve şehitlerinin ruhu, Barzanistan’ın referandum sürecine kadar döşenen hatalar zincirini görerek çok acı çekti. Bugün Muavenet ruhu çekilen acılara rağmen ayakta kalabilmeli, her unsur ve her olanakla Barzanistan engellenmelidir. Hedef eninde sonunda Akdeniz’de kıyısı olan Kürdistan’ın yaratılmasıdır. Bu mücadelede ne siyasi ne de ekonomik kaygılar olmamalıdır. Zira kaybın sonucu jeopolitiktir. Muavenet şehitlerimizi rahmet, hasret ve minnet ile anıyoruz.


28 Eylül 2017 Perşembe

Doğu Akdeniz’de Cumhuriyet Donanmasının Gücü


 

Doğu Akdeniz’de Cumhuriyet Donanmasının Gücü
Üç gün sonra deniz tarihimizin en önemli zaferi olan Preveze Deniz Zaferinin 479’uncu yıldönümünü kutlayacağız. 27 Eylül aynı zamanda Deniz Kuvvetleri günümüzdür. Bilemiyorum  son yıllarda milleti birbirine kenetleyen ve vatanseverlik duygularımızı coşturan ulusal günlerin ve askeri törenlerin sistematik bir şekilde ortadan kaldırıldığı konjonktürde Deniz Kuvvetleri gününü hatırlayan çıkar mı? Halbuki çok değil, en sonuncusu 2008 yılında İstanbul Boğazında 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri günü nedeniyle icra  edilen Donanma resm-i geçidinde İstanbul halkı boğazın iki yakasını doldurmuş ve coşku ile donanmayı selamlamıştı. O günleri faşist Türk Ordusu klişesi adı altında eleştiren Türk aydınlarından ve Kurtuluş Savaşında keşke Yunanlılar galip gelseydi diyen aşırı dinci bir kesiminin Fransız Ordusun 14 Temmuz Champs Elysee geçit resmini ya da ABD’nin 4 Temmuz askeri törenlerini coşku ile selamlamasını anlamak kolay değil.  
Deniz Kuvvetleri Günü. Deniz Kuvvetleri gününü ilk kez resmileştiren, 1948 yılında devlet tören ve protokol sistemine yerleştiren Cumhuriyet tarihinin ilk Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Mehmet Ali Ülgen’dir. Aynı gün Beşiktaş’ta bulunan Deniz Müzesini hizmete açmıştır. Maalesef Demokrat Partinin iktidara gelmesinden sonra kumpas bir darbe iftirası ile görevden alınmış ve  Kuvvet Komutanlığı görevini  1949-1950 yılları arasında bir sene ifa edebilmiştir. Kendisine ancak ulus devletlerin ve köklü deniz tarihi olan devletlerin kutlayabildiği Deniz Kuvvetleri Gününü bize armağan ettiği için müteşekkiriz. Bir kişi bile kalsak bugünü coşku le kutlamaya devam edeceğiz.
Kuvvet Kıyaslaması. Bu yazımızda Deniz Kuvvetleri Günümüzün 67’inci yıldönümünde Doğu Akdeniz’de diğer sahildarlar ile kıyaslayarak donanmamızın kuvvet yapısına göz atacağız.
Doğu Akdeniz’de güçlü donanma varlığı ile öne çıkan sadece dört ülke vardır. Bunlar Türkiye, Yunanistan, Mısır ve İsrail’e ait donanmalardır. Diğer sahildarların (Libya, Lübnan, Suriye) donanma güçleri ihmal edilecek kadar azdır. Sahildarlar arasına GKRY yani Kıbrıslı Rumları katmadım. Zira bu haydut devletin Donanma kurma hakkı yoktur. Ancak kanunsuz bir devlet oldukları için sözde bir  deniz kuvvetleri var ve maalesef  Umman ve İsrail’den aldıkları savaş gemileri ile bu donanmayı güçlendiriyorlar. Ancak Türk donanması karşısında tehdit olmayı bırakalım risk bile teşkil edemezler.
Gelelim Türk Donanmasına.  Gururla söyleyebilirim ki Türkiye Cumhuriyeti Doğu Akdeniz’in en güçlü donmamasına sahiptir. Bölgede Türk Donanmasına rakip olabilecek donanmalarla ana savaş gemileri kategorisinde öncelikle nicel bir kıyaslama yapalım:
Türkiye’nin halen 24 firkateyn ve korveti; 19 güdümlü mermili hücumbotu ve 12 denizaltısı; Yunanistan’ın 13 firkateyn ve korveti; 16 Güdümlü mermili hücumbotu ve 11 denizaltısı; Mısır’ın 2 helikopter gemisi, 12 firkateyn ve korveti ile 32 güdümlü mermili hücumbotu ve 6 denizaltısı var. Son olarak İsrailin  3 firkateyn ve korveti, 8 güdümlü mermili hücumbotu ve 5 denizaltısı var.
Sayısal üstünlük Cumhuriyet Donanmasında. Bu sayılardan da anlaşılacağı üzere Türk Donanması sayısal olarak en büyük deniz gücüne sahip. Donanmamızın en önemli özelliği genç ve modernizasyonunu hemen hemen tüm filolarda tamamlamış bir güce sahip olması. Soğuk savaş sonrası planlı bir şekilde  modernizasyonunu sürdüren Türk Donanması artık okyanus ve açık denizlere çıkmayı başarmış bir donanma (Blue Water Navy) Sayısal olarak Türkiye’den sonra ikinci donanma Mısır’a ait. Ancak bu donanma çok yaşlı. Sadece iki adet yeni dokulu çıkarma gemisi (LPD) ve denizaltısı var. Helikopter taşıyabilen ve Brest/Fransa’da Rusya için inşa edilen ancak Kırım İşgali sonrası ambargo yüzünden  Rusya’ya verilmesinden vaz geçilen Mistral sınıfı LPD’ler donanmanın en yenileri. Ayrıca Almanya’dan temin edilen Tip 209/1400-HDW  sınıfı iki denizaltı da bu yeni gemiler arasında. Gerisi modernizasyona ihtiyacı olan tekneler. Yunanistan ise firkateyn ve korvet filosunda Türkiye’den daha yaşlı ve sayıca daha küçük bir filoya sahip. Ancak denizaltılarda beş adet havadan bağımsız Alman yapımı denizaltı (AIP-Tip 214-HDW ) sayesinde denizaltı harbinde önemli avantaja sahip.  İsrail’in sayısal olarak az sayıda gemiye sahip olmasına rağmen silah ve sensör yetenekleri olarak bölgenin en nitelikli deniz gücüne sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunun ana nedeni sensör ve silah sistemlerinde ulusal yeteneklerinin çok gelişmiş olmasıdır. Her şeyden önce nükleer bir devlet. Havadan Bağımsız tahirkli Dolphin sınıfı denizaltılarında nükleer başlıklı 1500 km menzilli ‘’popeye’’ cruise füzeleri  taşıyabildiği iddia ediliyor. Bu durum   İsrail’e bir nükleer saldırıya maruz kalırsa, ikinci darbe fırsatını veriyor. İsrail bu yeteneğini açıkça deklare etmiyorsa da, elinde 200’e yakın bu tip savaş başlığı olabileceği açık kaynaklarda iddia ediliyor. Ancak İsrail’in bu silahını ancak nükleer bir saldırıya maruz kaldığında kullanabileceğini vurgulayalım. Zira konvansiyonel bir saldırı karşısında nükleer silah kullanmak intiharla eşdeğer. Söz konusu silahın çevreye vereceği zarardan İsrail’in ve müttefiklerinin etkilenmesi kaçınılmaz. Diğer taraftan İsrail nükleer silahlara başvurmadan uzun süreli bir deniz savaşını göze alırsa kuvvet yapısının buna yetmeyeceği de aşikar. Zira İsrail donanmasının kuvvet yapısı bu ülkenin Doğu Akdeniz’deki deniz çıkarları ile uyumlu değil.
Savunma sanayinin Belirleyiciliği İsrail’den sonra savunma sanayiinde en yetenekli ülkenin Türkiye olduğunu ve bugünkü gelişim hızıyla 10 yıl içinde Türkiye’nin de donanması için silah ve sensörlerde dışa bağımlılığı çok büyük  ölçüde azaltacağını söyleyebiliriz. 2011 koşullarında Milli Gemi TCG Heybeliada’yı % 65 milli katlı payı ile yapan ülkemizin Cumhuriyetin yüzüncü yılında silah ve sensör sistemlerinde dışa bağımlılığını azaltacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır. Kısacası Doğu Akdeniz’de uzun süreli bir savaşta savunma sanayini idame edebilen tarafların belirleyici olacağını vurgulayalım.
İnsan Gücü Her şeyden Önemlidir. Doğu Akdeniz’de konvansiyonel savaş şartlarında yanına ABD, AB ya da başka bir küresel nükleer gücü  almayan bir sahildar gücün  Türk deniz gücüne rakip olabilmesi söz konusu değildir.  Bu gücü sağlayan en önemli iki etkenin insan gücü ve savunma sanayi olduğunu tekrar vurgulayalım. Gücünü milli kurtuluş savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk’ten alan; emperyalizmin maşası FETÖ ve tüm karşıt kumpaslara rağmen sosyo genetik kodlarını değiştirmeyen Cumhuriyet Donanması hükümetler ve siyaset üstü belirleyici rolünü Doğu Akdeniz’de devam ettirecektir. Kısa erimli siyasi kararların bu genetiği değiştiremediğini tarihten biliyoruz. Değiştirseydi 33 yıllık II. Abdülhamit döneminden 14 yıl sonra modern Cumhuriyet Donanması kurulamazdı. Bu güç en zor şartlarda bile Anadolu Yarımadasının deniz savunmasını ve Mavi Vatan çıkarlarını korumaya muktedir olduğunu geçmişte ispat etmiştir. Gelecekte de bu değişmeyecektir. İnanmayanlar 1963 sonrası onu yıllarca ‘’Bekledim de gelmedim’’ şarkısı ile Rum radyolarında küçük gören Kıbrıslı Rumlara sorsun.   
Preveze Deniz Zaferimizin 479’uncu yıldönümü kutlu olsun. Daha nice Preveze’lere ve Deniz Kuvvetleri Günlerine. 




20 Eylül 2017 Çarşamba

Barzanistan, Referandum ve Akden


 

Barzanistan, Referandum  ve Akdeniz
Irak Federal Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani 25 Eylül 2017 tarihinde yapacakları bağımsızlık referandumu için gerekirse 100 yıllık bu hedef için bedel ödemeye hazır olduklarını söyledi. Bu açıklamadan kısa süre sonra Dışişleri Bakanlığımız ve Cumhurbaşkanlığı Basın Sözcüsü sert açıklamalarda bulunarak referandum  kararının Barzani ve temsil ettiği IKBY  için bedeli olacağını deklare ettiler. Barzanistan’ın bağımsızlığını en çok Atlantik Cephe ve İsrail istiyor.  Zira bugün için denize çıkışı olmasa da, böyle bir bağımsız coğrafyanın ABD, AB ve İsrail’e sağlayacağı jeopolitik seçenekleri hayal etmek pek de zor değil. Bağımsız Kürdistan söz konusu güçler tarafından ertesi gün tanınır ve bir yıl içinde Ortadoğu’nun en büyük askeri üsleri inşa edilir. Bu bağımsız varlık kendini korumak için  Japonya ve Güney Kore’de olduğu  gibi ikili savunma ve güvenlik anlaşmaları ile ABD şemsiyesi altına alınır. Bir sene geçtikten sonra da serbest seçimler sonrası gerek bir demokrasi olduğunu ispat eden Kürdistan’ın NATO üyeliği tartışılmaya başlanır. Bu uzak bir ihtimal değil. Tamamen ABD güdümünde kurulan Kosova’nın NATO üyeliği 2016 Mayıs’ında gündeme gelmişti. Kürdistan’ın batı savunma ve güvenlik şemsiyesinin altına daimi kurumsal bir kimlikle girmesinin Türkiye’deki etnik ayrılıkçılığı ne denli etkileyeceği izahtan varestedir.
Hatalar Zinciri. Türkiye’nin jeopolitik geleceğini yakından ilgilendiren bu duruma maalesef devlet aygıtımızın üst üste yaptığı hatalar sonucu geldik.  ABD’nin Birinci Irak savaşı sonrası ayaklanan Kürtleri Irak hükümeti güç kullanarak bastırmıştı. Bu harekât sonrası 500 bine yakın Kürt göç etmek zorunda kalmış ve İran ile Türkiye sınırlarına yönelmişlerdi. Türkiye’nin hazırlığı 20 bin Kürt içindi. Ama 100 bini aşkın Kürt sınırı geçince büyük bir insani yardım harekâtı başlatıldı. Bu arada Türkiye’ye, kontrolü dışında PKK teröristleri de geçiş yaptı. Sivil toplum örgütü maskesi altında yüzlerce Batılı ajan ve aktivist de Kuzey Irak ve Türkiye’de faaliyet göstermeye başladı. Ardından BM’nin 5 Nisan 1991 tarihli 688 sayılı kararı gereğince, İncirlik Üssünde kamuoyunda “Çekiç Güç”- (Provide Comfort) olarak bilinen,  ABD, İngiltere ve Fransa’nın yer aldığı harekat başlatıldı. Buna Türkiye’nin destek vermesi ve içinde yer alması hatalar zincirinin başlangıcını oluşturdu.
Kuzey Irak’ta kayıtsızlık. Türkiye, maalesef Suriye’de denize çıkışı olan Kürdistan kurulmasına bugün gösterdiği tepkiyi geçmişte Kuzey Irak için göstermedi. 15 Temmuz FETÖ ihanetine rağmen büyük bir savunma refleksi ile başlatılan Fırat Kalkanı Harekatının ruhuna ve esasına benzer bir hamle Irak’ta gerçekleşmedi. Gerekçe basitti: Irak Amerikan işgalinde. Biz ABD ile savaşamayız. Ancak Irak’ın üçe bölüneceği 2000’lerin başından itibaren İsrail ve ABD stratejistleri tarafından açıkça telaffuz edildiği bir dönemde Türk hükümetleri Kuzey Irak’ta sanki bağımsız bir ülkeye yatırım yapılıyormuşçasına sermaye ve ticaret akışını teşvik etti. Ünlü Türk gazeteleri Erbil’i Mezopotamya’n Paris’i gibi pazarladı. O dönem bugünü görerek ikaz yapanlar ise ya sözde Ergenekoncu ya da demokrasi düşmanı olarak damgalandı.
Açılım Süreci. Hatalar zinciri 17 Kasım 2013 günü tepe yaptı. Açılım Süreci altında, Barzani Diyarbakır’da “Kuzey Kürdistan”a Hoş geldiniz! sloganıyla karşılandı. Bu sloganının ruhunu  bir benzetme yaparsak 2004 yılında Annan Planına ‘’Yes be Annem’’ diyerek Kıbrıs’tan vaz geçmek isteyen Kuzey Kıbrıslı Türklerin ruh haliyle kıyaslayabiliriz. Diyarbakır ziyaretinin hemen ardından Barzani’nin partisi KDP’nin internet sitesinde İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin 21 ilini kapsayan büyük Kürdistan haritası yayımlandı. Bu harita, 2006 Baharında ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde emekli Albay Ralph Peters tarafından yayınlanan “Kan Sınırları: Daha iyi bir Ortadoğu Nasıl görünürdü?” isimli makalesindeki haritaya benziyordu. Amerikalı Albay 2006 yılındaki haritasında Kürtlere Karadeniz’de dar bir kıyı verip, Akdeniz’de kıyı vermezken, Barzani haritasında Kürdistan’a Akdeniz’de de kıyı veriyordu. Bu haritaya göre İskenderun Körfezinde Yumurtalık limanının güneyinde kalan tüm sahillerimizi sözde Kürdistan alıyor. Hayali bile rahatsız ediyor. İşte Türk devletinin 15 Temmuz hıyaneti sonra başlattığı ‘’Fırat Kalkanı’’ harekatı bu kabus senaryoya  en büyük tokat oldu. Kıbrıs’ı, İskenderun Körfezini ve Doğu Akdeniz’i kaybetmiş bir Türkiye’nin Sevr Türkiye’sinden ne farkı olur? Kuzey Irak’taki Barzanistan’ın bağımsızlığına onay vermek, denize çıkışı olan Sözde Kürdistan’a giden yolların taşlarını döşemektir. Bunun sonucu 21 ilimizle birlikte İskenderun kıyıları ve ötesindeki “Mavi Vatanı” da kaybetmek anlamına gelir.
TBMM’nin 1995 Kararı Hatırlanmalıdır. Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsünün çıkışları yerindedir. Ancak yetersizdir. Referanduma karşı TBMM kararı da gerekir. Nasıl ki TBMM, Kardak krizinden yaklaşık altı ay önce, Yunan Parlamentosunun Ege Denizi’nde karasularını altı milin üzerine çıkartabilme olasılığı üzerine, hükümete bu oluşuma mani olmak için her türlü yetkiyi devrettiyse benzer bir karar IKBY referandumu için de düzenlenmelidir.  Yunanistan’a yönelik 8 Haziran 1995 kararını hatırlatalım: ‘’Yunan Hükümetinin Lozan Barış Antlaşması ile kurulmuş olan dengeyi bozacak şekilde Ege’deki oldubittilerine karşı Türkiye’nin hayati çıkarlarını koruma ve savunması için Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine askeri bakımdan gerekli görülecek olanlar da dâhil olmak üzere, tüm yetkilerin verilmesine ve bu durumun Yunan ve dünya kamuoyuna dostane duygular ile duyurulmasına’’ karar verilmişti. TBMM’nin bu kararı siyasi tarihimizde ve medyada “casus belli-savaş nedeni” kararı olarak yerini almıştı. Güneydoğumuzun geleceği, Ege Denizin geleceği kadar değerlidir. Böyle bir kararı yaşayan ve gelecek nesiller adına Meclisimizden beklemek en doğal hakkımızdır.


14 Eylül 2017 Perşembe

Arakan Olayları ve İpek Yolu


 

Arakan Olayları ve İpek Yolu
Çin’in 21’inci yüzyıl jeopolitiğini yeniden kurgulatabilecek kapsam ve derinliğine sahip OBOR (Bir Kuşak - Bir Yol) girişimi 2017 yılında çok önemli ve kritik aşamalardan geçti. 15-16  Mayıs 2017 ‘de Pekin’de yapılan OBOR Forumu bu kapsamda en önemli kilometre taşlarından birisi oldu. Geçen hafta Çin/Xiamen’de yapılan BRICS zirvesi de Bir Kuşak - Bir Yol girişimine yönelik önemli bir kilometre taşı oldu.
OBOR’a Olası Engeller. Diğer yandan OBOR’un küresel jeopolitiği ekonomik gelişim ile değiştirecek bu yükselişine engel teşkil edebilecek ya da duraksatacak altı  önemli gelişmenin 16 Mayıs Pekin zirvesinden sonra hızlanmasına dikkat çekmek gerekir. 1. Güney Çin Denizinde ABD Donanmasının kışkırtıcı hamleleri. 2. Güney Kore’de ABD THAAD sisteminin yerleştirilme kararı ve ABD - Güney Kore ortak tatbikatları. 3. THAAD kararı paralelinde Kuzey Kore’nin nükleer silahlar ve balistik füzeler üzerinden ABD ile çatışma rotasına girmesi. 4.  ABD-Hindistan ilişkilerinde gelişme paralelinde Himalayalar sınırında Hint-Çin geriliminin Temmuz’da kışkırtılması 5. Barzani tarafından 27 Eylül’de Irak sınırları içinde bağımsız Kürdistan referandum kararının alınması. 6. Myanmar’da Suudi Arabistan kontrolündeki Rohingya Kurtuluş Ordusu isimli terör örgütü tarafından başlatılan Arakan olayları.
Myanmar ve OBOR İlişkileri. Son olaylar zincirinin OBOR’a etkilerine bakalım. Çin’in komşusu Myanmar’ın kuzeybatısında yer alan Arakan eyaleti (Rohingya), Bangladeş’e güneydoğu sınırında komşu. Arakan’ın nüfusunun çoğunluğu Müslüman. Emperyalizm her ülkede sömürdüğü gibi böl ve yönet prensibini Arakan’da da istihbarat ve terör örgütleri üzerinden uyguluyor. Vahabi Suudi Arabistan ve dolaylı olarak müttefiklerinin kontrolündeki Rohingya Kurtuluş Ordusunun başlattığı terör saldırılarıyla 2016 Ekim’inde yapılan seçimler sonrası sakin olan Arakan bölgesi, Myanmar-Çin ilişkilerinin geliştiği bir dönemde karıştırılıyor.  Myanmar’da askeri yönetimin 2015’ten itibaren tamamen görevden uzaklaşması ve San Suu Kyi’nin liderliğinde sivil yönetimin iktidara gelmesi ile ABD, Myanmar’a uyguladığı ambargoyu kaldırmış ve ticari ilişkiler gelişmeye başlamıştı. Ancak bu gelişme Çin - Myanmar ilişkilerini etkilemedi.
Malakka Boğazı ve Myanmar Avantajı. Çin, yumuşak karnı Malakka Boğazını kısa devre yapacak, Bengal Körfezinden Çin’e ulaşacak stratejik ulaşım hattı ile enerji rezervleri alanlarında  Myanmar’ın avantajını görüyor ve tedarik zincirinde Myanmar’a büyük önem veriyor. Myanmar da finans ve ticaret devi bu komşusundan, coğrafi avantajını kullanarak faydalanmak istiyor. Kısacası karşılıklı kazan kazan durumu söz konusu. Bu nedenle Başkan Suu ilk dış ziyaretini ABD ve Avrupa’dan önce Pekin’e yaptı. Her iki devlet pek çok engelle karşılaşılmasına rağmen, yüksek düzeyde görüşmelerle Çin’in Yunnan Eyaletindeki Kunming şehri ile Myanmar’ın  Bengal Körfezindeki Kyauk Phyu limanı arasındaki stratejik ulaşım koridoru/boru hattı ve Irrawady nehri üzerinde Çin finansmanıyla yapılan Myitsone baraj projesini tamamlamaya çalışıyor. Son dönemde Myanmar’ın  Pekin ile yakınlaşması Atlantik cephede  rahatsızlığa neden oldu. Asya'nın en verimli gaz ve petrol rezervlerine ev sahipliği yapan Bengal Körfezi'nde bulunan Myanmar'ın enerji piyasasında Pekin yönetiminin etkinliği her geçen gün artıyor. Çin’in Arakan sorununa yaklaşımı da ülkelerin iç siyasi sorunlarına karışmama prensibi ile uyumlu bir şekilde.  Soruna taraf olmaktan çok sorunu çözmeye odaklı tutumla dengeli bir siyaset yürütüyor. Asya Kalkınma Bankası önümüzdeki yıllarda Myanmar’ın ekonomik büyümesini % 8 civarında öngörüyor. Çin’in Myanmar ticaretindeki payı % 40. Çin Myanmar’a avantajlı krediler ve finansman sağlayarak karşılıklı ticareti artıracak alt yapı projelerini desteklemeye devam ediyor.
Yeni Ekonomik Girişimler. Diğer yandan 2013 yılından itibaren öncelik ve önemi artan BCIM (Bengaldeş-Çin-Hindistan-Myanmar) ekonomik koridorunda Myanmar’ın rolü öne çıkıyor. Kunming’den Mandalay ve Daka üzerinden Kalküta’ya uzanan bu enerji-telekom ve nakliyat koridorunda hub ( merkez) olarak Mynamar’ın Mandalay Şehri seçilmiş durumda. Bu koridoru OBOR’un CPEC- Gwadar/Pakistan - Çin koridoruna benzetmek mümkün. BCIM koridorunun gelecekte doğu batı arasındaki ticari trafikte Singapur’un mevcut stratejik önemini  zorlayacak bir  duruma geleceğini söylemek yanlış olmayacak. Myanmar, uzaktaki üretim merkezleri ile ucuz emeği buluşturacak merkezi konumu ile OBOR da ve bölgesel ekonomik girişimlerde lojistik dengeleri alt üst edecek şekilde kilit bir rol oynayacaktır. Bu etkileşimde demir yolu ve deniz yolu gibi ucuz ulaşım araçlarının büyük kolaylık sağlayacağı göz önünde tutulmalıdır. Myanmar, Çin yardımı ile geliştireceği derin su konteyner merkez limanları ve bu limanlara entegre hızlı demiryolu ağları ile OBOR’da kilit rol oynayacaktır.
Arakan sorunu bu gelişmeleri ne derece etkiler? Bu etkilemenin derecesi Myanmar Hükümetinin kriz menejmanı yeteneğine ve emperyalizmin tuzaklarına duyarlılığına bağlı. Çin’e yakın durarak ve Müslümanlara yönelik temel haklar sorununda Çin’in Sincan-Uygur bölgesinde uyguladığı politikaya benzer uygulamalarla sorunu kontrol altına almaya çabalaması gerekir. Diğer yandan tarihsel derinliği olan bir sorunun güncel stratejik çıkarlar uğruna, ABD’nin yakın müttefiki Suudi Arabistan destekli terör örgütleri üzerinden, bölgeye refah ve zenginlik getirecek OBOR gibi projelerin önlenmesinde kullanılmasından, Avrasya’da başta Türkiye olmak üzere her ülkenin ders çıkarması gerekir. Türkiye Arakan olaylarının insani boyutu ile  jeopolitik kırılma yaratma potansiyelini  dengeleyecek dikkat ve özenle hareket etmelidir.






6 Eylül 2017 Çarşamba

Gözüm Sakarya’da, Kulağım İnebolu’da.


 

Gözüm Sakarya’da, Kulağım İnebolu’da.
Bu köşede bir kaç yazımda Alman birliğini kuran Otto Von Bismarck’ın zamanında söylediği bir gerçeği hatırlattım. Savaş, demir ve kanla yürütülür. Bu tunç yasadır. Kurtuluş savaşının demiri, yani cephanesi ve silahlarının pek çoğu 233 deniz subayı ve Karadenizli yüzlerce gemicinin donattığı yaşlı ve zayıf teknelerle sağlandı. 5 ton üzeri sadece 28 gemiye sahiptiler. Toplam taşıma kapasitelerinin takriben 7800 ton olmasına karşılık Rusya’nın  Batum, Tuapse ve Novorosysky limanları üzerinden, İnebolu, Trabzon ve Samsun limanlarına 36 ayda toplam 300,000 ton harp malzemesi taşıdılar. General Karabekir’in 15. Kolordusunun doğudaki zaferi sonrası mevcut savaş malzemeleri de batı cephelerine taşınmak üzere Doğu Karadeniz limanlarından deniz yolu ile İneboluya getirildi. Gazal’da, Rusumat-4’de ve daha pek çok  Türk denizcisinin bulunduğu, irili ufaklı onlarca teknede sadece Kurtuluş Savaşının demiri değil, aynı zamanda bağımsızlık, hürriyet ve ulusal onur ateşi de taşındı. Onlar sayesinde Atatürk, “gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da kulağım İnebolu’da” diyebilmişti. Kurtuluş Savaşı’nda ikmal teşkilatının başında bulunan Korgeneral Muzaffer Ergüder’in, 1925 yılında bu başarı için sarf ettiği “Kurtuluş Savaşı’nda bir avuç deniz subayımız olmasaydı, ne İnönü’ler, ne Sakarya ve ne de Dumlupınar ve de dolayısıyla Kurtuluş Savaşı olmazdı” sözlerine ne eklenebilir ki?
İnebolu: Türk istiklaline demir ve kan taşıyan ana arter. Cephane taşımaya yönelik  deniz yolu ile değil, aynı zamanda Ankara’ya ulaşan kara yolu ile öne çıkan bu yoldan işgal İstanbul’undan  İnebolu’ya kaçabilen yüzlerce gönüllü kuvayı milliyeci de Ankara’ya intikal etmiştir. İnebolu–Kastamonu-Çankırı-Ankara yolu bu nedenle ‘’İstiklal Yolu’’ olarak bilinir.
İnebolu Kent Müzesi. 19 Ağustos’ta bir konferans için bulunduğum Kastamonu’da uçuş programına bağlı olarak bir gece konaklama fırsatım vardı. O zamanı 90 km kuzeyde bulunan Gazi İnebolu’ya giderek kullandım. Vardığımda saat 2000 sularındaydı. 90 km boyunca zaman zaman İstiklal yolunun dik yamaçlarını yalçın Küre Dağlarının denizden 1500 metre yükseklikte ürperti veren tepelerini gözlemledim. Yaz şartlarında bile görünüşü ile korku veren bu dağları kış ortamında kağnılarla geçen Gazi İnebolu’nun yiğit erkekleri ile başta Şerife Bacı olmak üzere kahraman kadınlarını düşünmeden duramadım. İnebolu’ya gitmemin iki amacı vardı. Birincisi Kurtuluş ve Kuruluşa giden tarihi süreçte yer alan tüm coğrafi mekanları görme vazifemi tamamlamaktı. Yurtışında Lozan (Chateau D’ouchy, Palais Rumine) ve Montrö (Palais de Montreux)  dahil, Türkiye topraklarında Kurtuluş savaş ve diplomasi tarihinin her düğüm noktasını görmüş ve o günleri yaşamaya çalışmıştım. Genç bir deniz teğmeni iken bulunduğum savaş gemisi ile 1982 yılında kısa bir süre için İnebolu’da demirlemiş, ancak nöbetçi subay olduğumdan gemiden karaya çıkamamış, bu kutsal toprağa ayak basamamıştım. Bu kez İnebolu’yu  görebildim. İkinci amacım resmi açılışı 29 Ekim 2017’de yapılacak İnebolu Kent Müzesini görmekti. Her iki amacımı da gerçekleştirdim. İnebolu gerek coğrafyası gerekse tarihi ile beni büyüledi. Müze ise başlı başına büyük bir başarı. Emeği geçenler, başta müze kurulmasına  öncülük eden Belediye başkanı olmak üzere  takdire şayan. İnebolu Belediyesi Kurtuluşa Giden Yolda, İnebolu Kent Müzesi ile Tarihi Kentler Birliği tarafından düzenlenen Müze Özendirme yarışmasında da Mayıs ayında özel  ödüle layık görüldü. Müzede Kurtuluş Savaşını yaşıyorsunuz.
Tarihe ve geçmişe sadakat. İnebolu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş ve kuruluşuna sahip çıkabilme onurunu dinamik bir şekilde korumaya devam ediyor. Tarihi mirasına kıskançlıkla sahip çkıyor. Kurtuluş Savaşı'nda düşman işgaline uğramamasına rağmen, cephe gerisindeki hizmetleriyle  "istiklal madalyalı tek ilçe" unvanını kazanmış bir ilçemiz. İnebolu’nun denk kayıkçıları, tarihe adlarını altın harflerle yazdırmıştı. İskele olmadığından alargadaki gemilerden cephane sandıklarını tahliye işini İnebolulu kahraman kayıkçılar üstlenmiş, "Denk kayığı" adıyla bilinen tekneleriyle, fırtınalı havalarda dev dalgalara göğüs gererek gemilerdeki binlerce ton cephaneyi emniyetle karaya çıkarabilmişlerdi. İnebolulu kayıkçılar, 3 yıl boyunca mücadele verdi. Atatürk başkanlığındaki TBMM'nin 11 Şubat 1924 tarihli oturumunda, Milli Mücadele'ye katkılarından dolayı İnebolu Mavnacılar Loncası'na (Kayıkçılar Cemiyeti) Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası verilmesi kararlaştırıldı. Kastamonu Havalisi Komutanı Muhittin Paşa, Genelkurmay Başkanlığı'na verdiği bir raporda İnebolu halkının fedakarlığını, 'İnebolu'nun vatansever halkının şimdiye kadar askerlere, dolayısıyla millete yaptıkları hizmet ve yardımları takdire şayandır. Yollamalar başladıktan bu yana her gün arkası kesilmeyen taşımalarda, malzemenin teslim ve yollanmasında parasız ve bir mükafat beklemeden çalıştıklarını gördüm' sözleriyle ifade ediyordu. (Lonca, Ankara Hükümetinin hizmet karşılığı verdiği parayı reddetmiş ve iade etmişti.)
Halkı seferber eden örnek müftü. İnebolu topyekun bir savaşa kadını erkeği, çocuğu ve yaşlısı ile Ramazan Bayramı srasında 9 Haziran 1921 günü maruz kaldı.  Yunan savaş gemileri Kılkış ve Panter cephane naklini durdurmak ve tüm deniz araçlarını batırmak için ilçe açıklarına geldi. Kayıkçılar gemilerden cephaneleri boşaltırken Yunan savaş gemileri ufukta göründü. Kaymakam ile liman başkanı, mahallelere ve yakın köylere haberci salarak  cephanenin bir an önce kayıklardan alınıp depolara taşınması için halkı limana çağırdı. Bu sırada Yahyapaşa Camisi'nde bayram namazı vaazı veren Müftü Ahmet Hamdi Efendi ise çağrıları duyunca, "Ey ahali, camiden çıkın ve peşime düşün" diyerek, camideki halkla birlikte sahile koştu. Çocuk, kadın, yaşlı demeden bütün halk seferber olarak kayıkların sahile çıkardığı cephaneleri tepenin arkasındaki güvenli yerlere taşıdı ve  bombardımana rağmen cephaneler teslim edilmedi.
 Bugün İnebolu Ruhuna İhtiyaç Var.    İnebolu’da kaldığım kısa süre içinde her yerde bu gazi ilçenin tarihi ile övündüğü, emperyalizme attığı okkalı tokadın gururunu her yerde yaşadığını gözlemledim. Kent Müzesi çatısına yerleştirilen denk kayığı aslında tüm Türkiye’ye mesaj veriyordu. Geçmişinizle övünün, Mustafa Kemal Atatürk’ün  ipine sarılın. Bu topraklar tarihi boyunca işgal edilemedi. 1918 sonrası toprak işgalini  denemeye kalkanlara dünyaya örnek direnç gösterildi.Şimdi fikirlerinizi işgal etmeye kalkışanlara da direnin. Genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuğun vatan ve istiklal için birleştiği İnebolu, herkese örnek olsun.