9 Ocak 2017 Pazartesi

İttifaklar Dağılır, Devletler Kalır.





İttifaklar Dağılır, Devletler Kalır.
1 Eylül 1939’da Alman panzerleri Polonya’ya girerken Sovyet-Alman Saldırmazlık Anlaşmasının imzası üzerinden tam bir hafta geçmişti. Ancak III. Reich’ın 22 Haziran 1941 günü 4,5 milyon asker, yüzbinlerce tank ve motorlu araç ile Sovyetler Birliğine saldırısını bu anlaşma önleyememişti.     Ya da I. Balkan Savaşında, 13 Kasım 1912 günü Çatalca’ya kadar gelip Osmanlı İmparatorluğunun başkentini neredeyse işgal edecek konumdaki Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan ittifakı, Ege’den denize çıkma hayali ile yaşayan Bulgaristan’ın 29 Haziran 1913 günü kendi müttefiklerine aniden saldırmasını önleyememişti.
Dünya siyasi tarihi sürprizlerle doludur. Sürprizlerin bazıları yukarıda örneklendiği üzere bozulan ittifak sistemlerinden kaynaklanmıştır. Ama diğer savaş nedenleri gibi (siyasi, dinsel, etnik, ekonomik vb) bozulma nedenlerinin ardındaki asıl enerji daima jeopolitik çıkarlar olmuştur. Almanlar Sovyetler üzerinden petrol alanlarına ve İran Körfezine inmeyi, Bulgarlar Ege’den denize çıkmayı istiyordu. Sovyetler II Dünya Savaşında jeopolitik bütünlüklerini 26 milyon insan kaybederek korudurlar. Bulgarlar 1913’te girdikleri kumarla, elde ettiklerini de kaybetti.
Vekalet ve Terör Savaşları. Günümüzde de ittifaklar, koalisyonlar var. Ancak siyasi tarihte gördüğümüz savaş süreçleri artık yaşanmıyor. İkinci Dünya Savaşından sonra BM Antlaşması ile devletler arasında savaş yasaklandığından, artık hükümetler savaş deklarasyonunda bulunmuyorlar. Savaşlar üç metotla yürütülüyor. Ya BM Güvenlik Konseyi kararları sonucu, çoğu Atlantik sistemin kontrolünde oluşturulan  koalisyonlara yetki verilerek; ya vekalet savaşları (Proxy Wars) üzerinden, ya da ’terör’’ üzerinden yürütülüyor. Ancak terörün bir araç ya da taktik olduğunu hatırlatalım. Tek başına sonuç alabilecek bir enstrüman değil. 1970’ler sonrası dünyaya enjekte edilen neo-liberal kapitalist sistemin ayakta kalabilmesi için kullanılan değişik araçlardan biri olan terörün asıl amacı, hegemonya iradesine karşı gelenleri terör üzerinden, ülkede istikrarsızlık yaratarak cezalandırmak, toplumu sindirmek, hükümetleri istifaya zorlamak, başarısız devlet yaratarak turuncu devrimler sonucunda iktidarı ve siyasi hedefleri ele geçirmek. Burada doğrudan askeri bir hedefin ele geçirilmesinden söz etmiyoruz. Örneğin Türk Ordusu bugün El Bab’da askeri bir harekatta başarı elde ediyorsa onu durdurmanın bir yolu Türkiye’yi dalga dalga teröre maruz bırakarak dolaylı tutumla Türk devletini geri çekilmeye zorlamak.
Terör Atlantik Sistemin ürünüdür. Günümüzde terörün ateş gücünün asıl kaynağının Afganistan, Irak, Libya ve Suriye müdahaleleri sonrası ortaya saçılan hafif silah ve patlayıcıların proliferasyonu ile bu kanserli dokusunun değişik şekillerde metastaz yapmasından kaynaklanıyor. Maalesef bu kanser  İslam coğrafyasını ve halklarını kullanıyor. İslam coğrafyasının bilimde, endüstride, sanatta, innovasyonda, gelişmişliği ilgilendiren her alanda geri kalmışlığını, parçalanmışlığını ve kolayca radikalleşebilme eğilimini kullanıyor. Hegemonyanın istihbarat örgütlerine bu durum bulunmaz bir fırsat sunuyor. Günümüzde artık çocuklar bile IŞID’in, Taliban veya El Kaide’nin hegemonya kontrolünde ABD öncülüğünde kurulduğunu ve beslendiğini biliyor. 15 Temmuz 2016’da örneklendiği üzere savunmasız halk üzerine ateş eden bir terör örgütü olan din temelli F tipi örgütün de ABD tarafından ülkemizde operasyon yapmak üzere desteklendiği artık hukuki belgelere geçen somut bir gerçek. F tipi örgütün 2002 yılındaki seçimlerden sonra iktidar partisine –her ne kadar aldatıldık dense de-  7 Şubat 2012 tarihine kadar bir ittifak bağı ile destek olduğu da siyasi tarihimizin bir gerçeğidir. Bu ittifak aynen Ribbentrop-Molotov ittifakının sonu gibi büyük bir saldırı ile parçalandı. O dönemde saldırı kararını veren Almanlardı. Bütün Avrupa’yı işgal etmişlerdi ancak bu Hitler’in hırsını tatmin etmemişti. 15 Temmuzda saldırı kararını veren de ABD güdümündeki FETÖ oldu. 2002’de iktidar partisinin seçimlerde kazanması ve devletin dönüştürülmesi için her türlü desteği veren Atlantik cephe, neden 15 Temmuzda tüm cephelerden Türk halkına saldırdı? Neden her gün patlayan bombalar ve suikastlar ile bugün de saldırmaya devam ediyor? Olay sadece iktidar partisinin hegemonya ile anlaşmazlığına bağlanabilir mi? Ya da Türkiye’nin iç siyasi çekişmelerine? Hayır. Olayın temeli jeopolitik kaynaklıdır. Akdeniz’e çıkışı olan hegemonyanın kuklası bir Kürt Devletçiğinin kurulması asıl amaçtır. Jeopolitiğe ekonomik çıkarları da ekleyebiliriz. ABD’nin Afganistan müdahalesinin asıl nedeninin 11 Eylül olmadığı artık bilinen bir gerçek. Baba Bush’un Yönetim Kurulunda olduğu Unocal Şirketinin Imron gaz boru hattının Kazakistan-Özbekistan- Afganistan- Pakistan üzerinden geçirebilmek için Afganistan’a Savaş açıldığını kim redde bilir? Ya da AB/D’nin Irak ve Libya saldırılarının enerji kaynaklı olduğunu?
Türkiye Teslime Zorlanıyor. Bir an için 15 Temmuz darbe girişiminin başarılı olduğunu düşünün. Bugün Kürt Koridoru Akdeniz’e erişmişti. Bağımsız Kürdistan’ın ilanı tamamlanmıştı. Kıbrıs’ta birleşme tamamlanmış ve Türk askeri çekilmişti. Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarımız fiilen yok edilmişti. Montrö Sözleşmesinin varlığına rağmen Karadeniz’de NATO deniz varlığı  artırılmıştı. Kardak benzeri ada, adacık ve kayalıklara yönelik gelecekteki tüm taleplerimiz kurumsal hafızalardan bile silinmişti. Rusya ve Çin ile yakınlaşma düşmanlığa dönüştürülmüştü. Bugün patlayan bombalar 65 yıllık ittifak sisteminin temelden parçalanmasının sancılarıdır. Atlantik iradesi ile Türkiye’nin teslim alınmasına yönelik 15 Temmuz sürecinin başka strateji ve taktiklerle devamıdır.
Hükümet tarihten ders almalıdır. Nasıl ki 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin sokakları ve iktidara ait binalar Atatürk posterleri ile donatılmışsa bugün de yapılacak odur. Ayrıştırmaktan kaçının. Hegemonyanın kutuplaştırma ve iç savaşı körükleme stratejisinin parçası olmayın, bu tuzağa düşmeyin. Onlara malzeme vermeyin. Halk adına sizlere verilen egemenlik gücünü birleştirmek için kullanın.    Madem ki Kurtuluş Savaşı seferberliği çağrısı yapılıyor o zaman, ‘’zamanın ruhunu 1922’ye taşıyın.’’ Zira başka kurtuluş yok.





1 Ocak 2017 Pazar

Yeni Yılda Okyanuslardan, Denizlere Beklentiler





Yeni Yılda Okyanuslardan, Denizlere Beklentiler
         Bu köşede geçen hafta, 24 Mart 2013 sonrası yazdığım 200’ncü yazım yayınlandı. Bu yazılarımda gerek Türkiye’nin jeopolitiğine gerekse küresel güç mücadelesine yönelik vurguladığım ana fikirleri şöyle özetleyebilirim: Birincisi: 21’inci yüzyıl deniz ve okyanuslar yüzyılı olacak. İkincisi: 21’inci yüzyılda hegemonya geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi okyanuslarda el değiştirecek. Üçüncüsü: 21’inci yüzyılda Türkiye, tarihinde hiç olmadığı  kadar çevrelendiği denizlere bağımlı olacak.
Deniz ve okyanuslar yüzyılı: 21nci yüzyıl. Bugün  dünyada tüketilen petrolün kabaca % 30’u, doğal gazın % 50’si okyanus tabanından çıkarılıyor. 2015 yılında denizler üzerinde toplam 270 açık deniz petrol sondaj tesisi varken, bu sayı 2030 yılında 620 olacak. Arktik Okyanusu, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Güney Atlantik, Meksika Körfezi ve Gine Körfezi deniz dibi enerji kaynaklarının yeni ve yoğun merkezleri olacak. Küresel ekonominin can damarı olan ticaret dünya üretiminin kabaca üçte birini oluşturuyor. Bu ticaretin neredeyse % 86’sı denizler üzerinden taşınıyor. 2015 yılında 100 bin ticaret gemisi, 20 bin liman arasında 11 milyar ton yük taşıdı. Bu miktar 1973 yılında 3,5 milyar tondu. Her 15 yılda 1 milyar artan dünya nüfusunun yarısı eğer deniz ulaşımı olmasaydı, ya açlıktan ya da soğuktan donarak ölürdü. Bu satırlar yazılırken deniz üzerinden günde 42 milyon varil petrol taşınıyordu. Dünya nüfusunun % 90’ı sahillerin 1000 km.si içinde yaşıyor. Mega kentlerin % 60 ‘ı sahillerin 100 km.si içinde. Okyanus ve denizlerin canlı kaynakları küresel protein ihtiyacının % 20 sini karşılıyor.
Okyanuslarda el değiştirecek hegemonya:  Modern tarihte dünya siyasi haritasını şekillendiren devletlerin tümü, denizde güçlü donanmalar ve deniz ticaret filoları dolaştıran devletler oldu. Güç denklemi son derece basitti. “Her kim denizlere hükmederse, ticarete hükmeder. Her kim dünya ticaretine hükmederse, dünyanın zenginliklerine hükmeder ve sonuçta dünyanın kendisine hükmeder.” Günümüzde bu kural değişime uğramadı. Deniz ticaret rotalarının geçtiği en önemli sekiz düğüm noktası (Hürmüz, Babel Mandeb, Türk Boğazları, Malakka, Süveyş, Panama, Cebelitarık, Danimarka Boğazları) küresel bir güç tarafından kontrol edildiği sürece küresel hegemonya o güce ait olacaktır. Bugün için bu hegemonya ABD ve bağlısı Atlantik sistemdir. Ancak 21’nci yüzyılda bu güce, Şanghay İşbirliği Örgütü çatısı altında Çin-Rusya ittifak sistemi ile meydan okuma sürecine girilmiştir. Amerikan deniz gücü artık Asya’nın kuzey, doğu ve güney sahillerine 30 yıl öncesinde olduğu gibi serbestçe yaklaşamıyor. 2016 yılında bu kapsamda değil 20 yıl, beş yıl önce hayal edilemeyen gelişmeler yaşandı. Akdeniz’de, Güney Çin Denizinde Çin-Rus ortak tatbikatları; Bering Boğazında varlık gösteren, Hint Okyanusunda denizaltı karakolları başlatan, Alaska açıklarına gelen Çin Donanması; ya da Atlantik, Baltık ve Akdeniz’de aynı anda varlık gösteren, Hazar Denizindeki savaş gemilerinden  fırlattığı gezginci füzelerle Suriye’deki kara hedeflerini vurabilen Rusya, Atlantik sistemin son 30 yıllık okyanus monopolünü kırıyor. 2016 yılını tamamlarken Çin’in önce Güney Çin Denizinde Amerikan araştırma gemisinin  dronuna el koyduğunu ve 2016’nın son haftasının başında tek uçak gemileri Liaoning’i Güney Çin Denizine konuşlandırdığını görüyoruz. Çin, tipik ganbot diplomasisi uygulamaları olarak  dış politikada donanma deniz gücünü sonuna kadar kullanıyor.
2017 de küresel beklentiler: Rusya ve Çin’in denizlerde artan varlıkları Amerikan Savunma bütçesinde Deniz Kuvvetleri payının artması için gerekçe teşkil edecektir. Trump 350 gemi hedefini yakalamak ve askeri endüstriyel yapıya borcunu ödemek için bu fırsatı kullanacaktır. Yeni yılda Güney Çin Denizinde Amerikan ve Çin donanmalarının karşılıklı güç gösterilerine şahit olurken, Baltık ve Akdeniz’de Rus donanmasının varlığı NATO’yu daha saldırgan bir konuma sokacaktır. 2016 Baltops tatbikatı benzerlerini 2017’de hem Akdeniz, hem Baltık’ta görmeye devam edeceğiz. Karadeniz’deki NATO varlığı Türk Rus yakınlaşması nedeni ile 2017’de Varşova Zirvesinin hedeflerini tutturamayacaktır. Küresel ve bölgesel rekabetlerde son sözü denizaltılar söyleyeceğinden dünyanın her yerinde sualtına, denizaltılara büyük yatırımlara devam edilecek. Arktik Okyanusunda her an için Rusya ve NATO sahildarları arasında tırmanma yaşanacak olaylara hazır olmak gerekecek. Gine Körfezinde deniz haydutluğu artışı beklenebilir.

Denizlere tam bağımlı Türkiye: Türkiye, Doğu Akdeniz deniz yetki alanları ve Ege sorunları ile geçmiş yıllardaki kadar uğraşmaya devam edecektir. NATO’nun Ege’de mülteci krizi ile mücadele gerekçesi ile varlık göstermesi Ege’deki çıkarlarımızı menfi etkilemeye devam edecektir. Karadeniz’de Türk Rus yakınlaşması ile ara verilen BLACKSEAFOR ve Karadeniz Uyumu Harekatı işbirliği süreçleri yeniden başlayabilir. Türkiye kendisine karşı sertleşen NATO ve Batı politikaları nedeni ile Montrö rejimini çok daha hassasiyetle idame etmek zorunda kalacak ve başta Romanya olmak üzere Batının emrivaki politikalarına aracılık eden sahildarlara karşı dikkatli bir tutum takınacaktır.  Kıbrıs’tan asker çekilmesinin Türkiye’nin jeopolitik intiharı olacağını asla unutmadan 15 Temmuz darbe girişiminden alınan dersler ışığında, KKTC bağımsızlığı için daha çok çaba harcanacaktır. Türk Hükümeti Anadolu’nun jeopolitik geleceğinin bir avuç KKTC politikacısının inisiyatifine bırakılamayacağını yaşayarak öğrenecektir.

26 Aralık 2016 Pazartesi

Değişen Deniz Stratejileri ve Teknoloji





Değişen Deniz Stratejileri ve Teknoloji
         Foreign Affairs dergisi yazarı Amerikalı stratejist Andrew Krepinevich 2012 yılında dergisinin Kasım Aralık 2012 nüshasında  şunları yazmıştı: “ABD, Afganistan ve Irak’ta hükümetleri kolay devirdi, ancak uzun soluklu istikrar operasyonlarını başaramadı. Bunlar hem çok masraflı oldu, hem de sonuçsuz kaldı… Artık yabancı bir ülke işgali çok daha zor. Bunun temel nedeni dünya üzerinde füzeler, toplar, havan topları ve güdümlü mermilerin yayılmasıdır.
Geçtiğimiz Ekim ayı içinde ‘’Yeni Amerikan Güvenliği’’ isimli bir düşünce kuruluşu ABD Kongresi için bir araştırma yaptı. Bu araştırmada 2017 için ayrılan 582,7 milyar dolar savunma bütçesinde Deniz Kuvvetlerinin silahlanma stratejisi ve önceliklerinin ne olması gerektiği konusunda tavsiyelerde bulundu. Tavsiyelerin başında uçak gemisi inşa projesinin gözden geçirilmesi ve yerine yüksek teknoloji yatırımları yapılması isteniyor.
Amerikan Uçak Gemileri Büyük Risk Altında. Rapor, Gerald Ford sınıfı uçak gemilerinin ve Amerika sınıfı amfibi hücum gemilerinin inşa programlarının durdurulmasını tavsiye ediyor. Mevcut 10 uçak gemisinin gelecek on yıl için yeterli olacağını vurguluyor. Buradan tasarruf edilecek bütçe ile daha küçük tonajlı gemiler, sualtı sistemlerine  ve uçaklara yatırımı savunuyorlar. Böylece, gelecek 10 yılda mevcut 272 gemiden 345 gemiye çıkabilme ve hava kuvvetlerine ilave 120 uçak alımı mümkün olabilecek. Ancak raporda asıl dikkat çeken konu, ABD deniz gücünün ana unsuru olan uçak gemilerine, yeni konjonktürde farklı görev vermeleri. Rapor, uçak gemilerine  açık denizlerde ileri harekat üssü görevi veriyor. Zira, günümüzde uçak gemileri karşı erişim (anti access)  ve bölge yasaklayıcı (area denial) silahlara sahip rakipler karşısında kıyılara yaklaşamıyorlar. Çin ve Rusya’nın geliştirdiği gemiye karşı balistik füzeler ve gezginci (cruise) füzeler  artık binlerce kilometreden uçak gemilerini vurabiliyor. Artık Amerikan uçak gemilerinin Baltık Denizi, Karadeniz veya Güney Çin Denizine stratejik endişe duymadan girme zamanı çoktan geçti. Bu nedenle rapor insansız araçlara yatırım yapılmasını öneriyor. Amerikan denizaltı filosunun hayatta kalabilirlik seviyesini insansız sualtı araçları ile  artıracak teknolojiler öneriyor.
Okyanuslarda Tam Hakimiyet Dönemi Bitti. Bu raporun verdiği mesaj açık. Dünya deniz ve okyanuslarında artık ABD ve Atlantik yapının tam hakimiyeti artık söz konusu değil. En azından ABD Donanmasının ve NATO’nun bir zamanlar en çok tercih ettiği harekât nevi olan güç intikali (power projection) görevi artık eskisi kadar kolay değil. Krepinevich’in 5 yıl önce kara savaşları için yazdığı durum artık denizler için de geçerli olmaya başlıyor. Bunun temel nedeni dijital devrim. Bilgisayarların küçülürken etkinleşmesi ve her geçen gün yeteneklerinin baş döndürücü bir hızla yükselmesi artık tespit, teşhis ve ateş gücü sevk/güdümleme sistemlerinde devrimsel yeniliklere neden oluyor. Soğuk savaşta bu teknolojik gelişmeler Avrupa Atlantik sistemin liderliği ve kontrolünde gerçekleşirken, artık küreselleşeme sayesinde ve COTS olarak bilinen (Commercial of the shelf-Tezgahtan ticari olarak alıma hazır) ürünler sayesinde artık 194 ülke içinde silah veya sensör geliştiren ülkeler hızla artıyor. Özellikle denizaltılara ve kıyıdan denize uzun menzilli füze sistemlerine sahip olan ülke sayısı hızla artıyor.
                  Yeniden Değerlendirme Zamanı. CIA gölge organı Stratfor’un kurucusu stratejist George Friedman’ın “Gelecek 100 Yıl” ve “Gelecek 10 Yıl” kitaplarında yazdıklarına göz atalım:
                  “Amerikan gücünün temeli okyanuslar. Okyanuslara egemen olması diğer devletlerin ABD’ye saldırmasını önlüyor, gerektiğinde ABD’nin müdahale etmesine imkân tanıyor ve ABD’ye uluslararası ticaretin kontrolünü veriyor. Küresel ticaret okyanuslara bağımlıdır. Okyanusları kim kontrol ediyorsa küresel ticareti de o kontrol eder. Amerika’nın görevi denizleri kontrol etmesini tehdit edecek meydan okuyucuların güçlenmesini engellemektir… ABD’nin fiziki güvenliğini sağlamak için dünya okyanuslarının üzerinde tam hâkimiyet ve uluslararası ticaret sistemi üzerinde kontrolü güvence altına almak esastır. ABD tüm okyanusları kontrol etmektedir. Tarihte hiçbir güç bunu yapamamıştır. Bu kontrol sadece ABD güvenliğinin temeli değil aynı zamanda uluslararası sisteme şekil verme gücünün temelini oluşturur. Eğer ABD onay vermezse hiç kimse denizlerde hiçbir yere gidemez. Günün sonunda dünya okyanuslarının kontrolünü sürdürmek ABD için en önemli jeopolitik bir hedeftir.”
                  Bu yorumun, 15 Aralık 2016 günü Güney Çin Denizinde faaliyet gösteren ABD araştırma gemisi USNS Bowdich’e ait bir sualtı dronuna Çin Sahil Güvenlik gemisi tarafından el koyulmasının önlenemediği yeni konjonktürde gözden geçirilme zamanı geliyor.






SPUTNİK’in haberi ve Karadeniz’de Montreux Dengesi





SPUTNİK’in haberi ve Karadeniz’de Montreux Dengesi
 Geçtiğimiz hafta Rus Sputnik Haber Ajansı, 12 Aralık 2016 tarihinde yayınladığı bir haberde ‘’ABD, Montreux Türk Boğazları Sözleşmesini yırtıp Karadeniz’de sürekli donanma bulunduracak’’ başlıklı bir haber yaptı. Tabi Türkiye Cumhuriyetinin Lozan’dan sonra en kutsal ve en hassas Sözleşmesi söz konusu olunca Türk basını da bu konuyu derhal gündemine taşıdı.

Washington Savunma Forumu. Ajans, söz konusu haberin kaynağını, her sene ABD Deniz Enstitüsü (USNI-US Naval Institute) tarafından düzenlenen ve bu sene de 7 Aralık 2016 tarihinde Washington DC’de icra edilen Savunma Forumunda yapılan konuşmaya dayandırıyor. ‘’Küresel Tehditlerle Mücadelede Öncelikler ne Olmalıdır?’’ temalı bu seneki forumda ilk konuşma olarak ABD Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı (Bir önceki 6’ncı Filo-ABD Avrupa Deniz Kuvvetleri Komutanı) Koramiral James Foggo  yaklaşık 1 saat süren bir konuşma yapıyor. (Merak edenler için link: http://www.usni.org/events/defense-forum-washington-2016)

Amerikalı Amiral neyi kastediyor? Bu konuşmasında Amerikalı Amiral Karadeniz’e değiniyor, ancak Montreux konusunda herhangi bir açıklama yapmıyor. Konuşma sonunda 7 civarında soru alıyor. Bu sorular arasında da Montreux geçmiyor. USNI tarafından forumun web sitesine yüklenmesi sırasında Sputnik’in sorusunun çıkarılmış olabileceğini göz ardı etmeden Sputnik haberini inceleyelim.

Sputnik’in İngilizce yayınlanan (linki : https://sputniknews.com/us/201612091048356927-us-fleet-convention/) haberinde  geçen ifadelere göre Sputnik muhabirinin sorusu üzerine Amiral aşağıdaki açıklamayı yapıyor:

’ ’ABD Gemileri uluslararası sularda hukukun tanıdığı sınırlar içinde ve yasal şekilde karakol faaliyetleri yürütecektir...Biz muhtemelen yılın üçte birinde ABD bayrağı altında ikili veya çok taraflı faaliyetlerle Karadeniz’de varlık gösterdik. NATO da yılın üçte birinde varlık gösterdi. Rus Donanması da Karadeniz’e daha çok gemi getiriyor ve orası her geçen gün daha kalabalık hale geliyor’’

Sputnik’in Yorum Farkı. Bu beyandaki yılın üçte biri kavramı yani dört ay, Sputnik tarafından medyaya haber olarak intikal ettirilirken, Montreux Sözleşmesinde belirtilen sahildarlar dışındaki savaş gemilerinin 21 günle kısıtlanan kalma sürecini ABD’nin tanımayacağı şeklinde bir yorumla sunuldu. Ancak Amiral Foggo bunu kastetmiyor. Aksine Amiral Foggo’nun Sputnik’e yaptığı yorumda kullandığı ‘’hukukun tanıdığı sınırlar ve yasallık’’ kavramları gücünü Montreux Sözleşmesinden alıyor. Amiral Foggo’nun ifadelerinde bir yanlış yok. ABD ve NATO savaş gemileri Karadeniz’de kalma süresi (21 gün) ve tonaj kısıtlamaları (tek başına 15 bin tonu aşmama ve Karadeniz’de toplam 45 bin tonu geçmeme) ile Boğaz Geçiş ihbar sürelerine (15 gün) uyduğu sürece Karadeniz’de varlık gösterebiliyor. Kırım ilhakı sonrası daha saldırgan bir stratejik tutuma geçen NATO, Karadeniz’de Montreux kısıtlamalarına sadık kalarak varlık gösterme profilini 2014 yılından bu yana artırdı.  Romanya devlet başkanının son yıllarda NATO’nun Karadeniz’de sürekli deniz kuvveti varlığı göstermesi çığırtkanlığının temelinde bu profil değişikliği yatıyordu. Ancak Temmuz 2016 NATO Varşova zirvesinde bu istek sonuçsuz kaldı. Rus haber ajansının söz konusu haber başlığındaki  amacının Karadeniz’de Montreux sınırları içinde kalarak artan NATO varlığından duyulan rahatsızlık olabilir. Türkiye de bu konudaki hassasiyetini her zaman koruyor.  

Sputnik Asıl Konuya Ağırlık Vermeliydi.  Ancak Sputnik aslında Foggo’nun konuşmasındaki daha önemli kısımları haberleştirebilirdi. ABD Donanması resmen Rusya ile bir çatışmaya hazırlanıyor. Forumun soru-cevap periyodunda Çin ile ilgili bir soruya gayet barışçıl ve pasif cevap veren ve adeta geçiştiren Amiral, iş Rusya’ya gelince şahinleşiyor. ABD Deniz Kuvvetlerinin R harfi ile başlayan üç büyük tehditle baş ettiğini açıklıyor. Birincisi Rusya, İkincisi radikaller (DAEŞ, Al Kaide vb) ve sonuncusu mülteciler (refugees). Ancak son ikisinin Atlantik sistem sayesinde yaratıldığını söylemiyor. Ya da Rusların Kırım ilhakının aslında AB ve ABD’nin Kiev kışkırtmaları sonucu adeta davet edildiğini...

ABD Donanması Ruslarla Hesaplaşmaya Hazırlanıyor. Ruslarla denizde bir hesaplaşmaya hazır oldukları Amiralin konuşmasının her kelimesinden belli oluyor. Rusların Doğu Akdeniz, Baltık ve Arktik’ten geçen çelik bir yayla Avrupa Yarımadasını ikiye ayırdığını iddia ederken, Atlantik’te ABD’nin dördüncü Atlantik Savaşına hazırlandığını açıklıyor. (İlki: Birinci Dünya Savaşı; İkincisi:  İkinci Dünya Savaşı; Üçüncüsü: Soğuk Savaş ve sonuncusu  Kırım ilhakı sonrası yeni dönem) Rusya’nın Arktik’te yedi yeni üs yaparak NATO’ya meydan okuduğunu, düşük petrol fiyatları, ambargo ve ekonomik sıkıntılara rağmen yeni gemiler inşa ettiğini ve bu gemileri büyük bir öz güvenle tam denemeden  tersaneden çıkıştan kısa süre sonra, savaş şartlarında kullandığını (7 Ekim 2015 Hazar Denizindeki ve Akdeniz’deki Kilo sınıfı denizaltıdan gerçekleştirilen  Club M (Kalibr)  cruise füze saldırılarını kastediyor) ve Doğu Akdeniz’de Kuznetsov uçak gemisinden tarihlerinde ilk kez kara içlerine uçaklarla saldırı görevlerini icra ettiklerini  anlatıyor.

Rusya’nın Kendine Güveni Her Alanda Artıyor. Özetle, ABD’nin Doğu Akdeniz’de Suriye cephesinde stratejik kazanımlarının yetersizliği Rusya’nın kendine güvenini artırıyor. Denizlerde çok hızlı büyüyor. 1989’dan bu yana denizlerde tek başına hakimiyet kuran Atlantik yapı en önemli kalesi olan tuzlu sulardaki bu hakimiyetine meydan okunmasını istemiyor. Kavga kızışıyor. Sputnik bu çekişmede Montreux üzerinden hukuki ve farklı bir alan açmaya çalışmış. Türkiye olarak Karadeniz’de  dış müdahale veya çatışma riskini artıracak girişimlere  izin vermemeye eskiden olduğu gibi gelecekte de dikkat etmeliyiz. Benzer şekilde Montreux Sözleşmesinin koruyucusu olarak bu hayati sözleşmeye konu olan her türlü gelişmeyi devlet ciddiyeti ve hassasiyeti ile takip etmeliyiz.