19 Temmuz 2017 Çarşamba

Cumhuriyet Donanması ve Uçak Gemisi İhtiyacı


 

Cumhuriyet Donanması ve Uçak Gemisi İhtiyacı
Üzerinde insanlı ya da insanız sabit kanatlı ya da döner kanatlı taktik hava vasıtası taşıyan ve bu yeteneği gerek ateş gücü ve gerekse keşif, gözetleme ve karakol maksatları ile deniz harekatının tüm şekillerinde kullanmaya muktedir savaş gemisi, uçak gemisidir. Çok çeşitleri vardır. Bu platformlar yelpazesinde en uç örneği Amerikan Donanmasının Nimitz sınıfı uçak gemisi temsil eder. 100 bin tonluk üzerinde 75 savaş av bombardıman uçağı taşıyan, 5000 kişi ile işleyen  15 milyar dolarlık nükleer bir platformdur. Günlük iletim maliyeti 2 milyon dolardır. 11 gemilik bu güç ABD’ye son 70 yıldır küresel hegemonya olmanın yolunu açmıştır. Atlantik sistem istediği yer ve zamanda seçtiği kurbanlarına bu gemiler sayesinde saldırmaktadır. Güç intikalinin en uç örneğidir. Uçakların iniş ve kalkışı 350 metrelik düz bir güverte üzerinde yapılır. Bu nedenle Amerikalılar uçak gemilerine ‘’flat top - üstü düz’’ derler. Yelpazenin en alt ucunda ise üzerinde taşıdığı uçakların kalkış ve inişini düz güverteden katapultla/yakalama kancası (tail hook) gibi zor sistemler yerine dikine iniş kalkış /VSTOL) ya da ski jump denen eğimli güverteden kaldıran ve inişte de dikine inen  uçaklarla gerçekleştiren gemiler vardır. Örneğin Türkiye’nin İspanyol lisansı ile inşasına devam ettiği TCG Anadolu, ‘’Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi ya da Havuzlu Helikopter Gemisi- LHD’’ sınıfında olduğu halde bir nevi uçak gemisidir. 28 bin tonluk 232 metre uzunluğundaki bu gemi, 6 adet dikine inen ve kalkan F-35B, 4 adet Atak Helikopteri, 8 adet Orta Yük Nakliye Helikopteri, 2 adet Seahawk Genel Maksat Helikopteri ve 2 adet İnsansız Hava Aracı taşıyabilecektir. Yani Türkiye yakın gelecekte zaten bir nevi uçak gemisine sahip olacaktır. Dünyada 193 ülkenin sadece 70’inin donanması var. 13 devletin de uçak gemisi ya da LHA/LHD’si var. (ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa, Hindistan, İspanya, İtalya, Tayland, Brezilya, Japonya, Avustralya, Güney Kore)
Neden Uçak Gemisi Türkiye için İhtiyaç? Baştan şu tespiti yapalım. Eğer deniz coğrafyasında yaşıyorsanız; ekonominiz ulaştırma ortamı olarak denize bağımlı olarak büyüyorsa; nüfusunuz 90 milyon bandına yaklaşıyorsa; Milli geliriniz 800 milyar doları aşıyorsa; jeopolitik bir çekim merkeziyseniz canlı bir organizmanın büyümesi gibi yeni hedef ve yeteneklere odaklanırsınız. Bu yöneliş doğaldır. Hele kendi dilinizi konuşan insanlar devletin desteğinde dünyanın her yerine dağılmış ve uzak diyarlarda yatırım ve iş yapıyorlarsa; akraba ve soydaş topluluklarınız kriz ve savaş anlarında Ankara’yı arıyorsa devletin gücünün bir şekilde uzak alanlara iletilmesi ihtiyacı ortaya  çıkar. Bu siyaset üstü bir yöneliştir. Öyle de olmalıdır. Cumhuriyet Donanmasının uçak gemisine sahip olma hedefi İspanya ve İtalya örneklerinde olduğu gibi soğuk savaş sonrası kuvvet planlamasına alındı. Deniz Kuvvetleri bu hedefi baltalamak isteyecek dış ve iç baskı gruplarına karşı uçak gemisi adını kullanmadı ve komuta kontrol gemisi adıyla bu gemiye sahip olma  hedefini her zaman canlı tutuldu. Zaman içinde proje, helikopter taşıyan LPD tipi bir gemiye ve daha sonra F 35 projesinde dikine kalkış ve iniş yapabilen uçak modelinin (F 35 B) mevcudiyeti nedeni ile LHD’ye dönüştü. Bu tip bir gemiye ihtiyaç, Yugoslavya parçalanıp, Bosna’da onbinlerce soydaşımız katledilirken İstanbul’dan  kuş uçuşu 600 deniz mili uzaklıktaki Adriyatik’te  bırakalım askeri müdahaleyi, soydaşlarımız ve akrabalarımız için bir tahliye operasyonu bile yapamadığımız zaman ortaya çıktı. Benzer durum 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde yaşandı. Yabancı donanmalar afet sonrası, tahliye ve insani yardım için ülkemize sıra sıra LHD ve LPD’lerini gönderirken biz seyrettik. 1963 kanlı Noel’inde Kıbrıs’ta büyük bir katliam yaşanmıştı. O dönem değil 600 mil, 75 mil öteye gidecek tek çıkarma gemimiz bile yoktu. Rumlar Türkleri katlederken, Deniz Kuvvetleri çaresiz şekilde adaya nasıl güç intikal ettireceğini tartışıyordu. 1974 yılına kadar 10 yıl beklediler. Türkiye’nin periferisi yalnızca kendi toprakları ve sınırları değil. Gitgide küçülen dünyada Türk vatandaşlarının gitmediği ülke kalmadı. Oluşabilecek herhangi bir kriz durumunda insanlarımızın kurtarılması, tahliyesi geminin önemini ortaya koyuyor. Geçmiş dönemlerde bunun zorluğunu Arnavutluk, Lübnan ve Libya’dan vatandaşlarımızı tahliye ederken yaşadık. Mesela Arnavutluk’tan vatandaşlarımızı firkateynle kurtarmak zorunda kaldık. Bu gibi sebeplerden dolayı yapılacak geminin barış zamanı yapacağı katkı savaş zamanı yapacağı katkıdan çok daha fazla olacaktır.  
Geleceğin Omurgası. Bu gemi ve gelecekte tedarik edilmesi gereken ikinci gemi, Türk Deniz Kuvvetlerinin 21’nci yüzyıldaki gelişiminin omurgasını oluşturacaktır. 21‘nci yüzyılda Türkiye bu coğrafyada tutunabilmek istiyorsa kesinlikle güçlü ve caydırıcı bir donanmaya sahip olmalıdır. Bu kapsamda geminin Atlantik ve Hint Okyanuslarında yani Anadolu yarımadasının periferisinde kullanılacak olmasının hedeflenmesi son derece doğrudur. 2009 yılı öncesinde TBMM’deki milletvekillerimiz dahil, kaç kişi bugün olduğu gibi  Türk Donanmasının Hint Okyanusunda sürekli fırkateyn dolaştıracağını tahmin ederdi? Bugün kaç kişi,  Ortadoğu, Balkanlar, Asya ve Afrika’da yaşayan Türklerin ya da Türk işçilerin gelecekteki  bir krizde muharip tahliye harekatı ile tahliye edilmesi gerekebileceğini hayal ediyor? (Geçmişte yaşananlar muharip olmayan tahliyelerdi.) Ya da beklenen İstanbul depreminde veya 43 milyon vatandaşımızın yaşadığı 28 sahil ilimizden birinde meydana gelebilecek doğal afetlerde triaj kontrolü ile aynı anda 3000 kişiye acil hastane işlevi görebilecek ve çok sayıda iş makinesini deniz üzerinden her tip küçük deniz aracıyla birlikte sahile intikal ettirebilecek bu geminin faydalarını düşünebiliyor?
Denizcileşmenin Omurgası. Bu gemi, tüm dünya 21’nci yüzyılda denizlere yönelirken Türkiye’nin bu yönelişteki yerini belirleyecek en önemli araçlarından birisi olacaktır. Türkler kürekten yelkene 100 yıl geç geçti. 19 ve 20 nci yüzyıllarda sanayi devrimini ıskaladı. Türklerin denizlere ve okyanuslara erişimini dolayısıyla deniz uygarlığına erişimini engelleyecek emperyalist tuzaklara düşmememiz gerekir. Parlamentoda temsil edilip, denizcileşmeyi hükümet programına koyan tek bir siyasi partimizin olmamasına rağmen, 21’nci yüzyılda mutlaka denizcileşmeliyiz. Bu ülkü, Anadolu’da tutunabilmenin gereğidir. Osmanlı bu gerçeği cehaleti nedeniyle göremediğinden yok oldu. Denizcileşmenin lokomotifi de dünya tarihinde de yaşandığı üzere donanmalardır. Denizcileşmenin lokomotifi durdurulmamalıdır. Uçak gemisi hedefi lokomotifin ta kendisidir.

(15 Temmuz 2016 Hain FETÖ Kalkışması sırasında hayatını kaybeden sivil yurttaşlarımızla, TSK ve Emniyet mensuplarına Allahtan rahmet diliyor, hatıraları önünde saygı ile eğiliyorum.)

14 Temmuz 2017 Cuma

Yunanistan Ateşle Oynuyor


 




Yunanistan Ateşle Oynuyor
Denizcilik ve Kabotaj Bayramından tam 2 gün sonra, 3 Temmuz 2017 sabah 1100 sularında Deniz Kuvvetlerinin en büyük Tersanesi olan Pendik’teki İstanbul Tersanesinde dördüncü Milli Gemi (MİLGEM) korveti TCG Kınalıada denize indiriliyor, MİLGEM’in daha gelişmiş modeli İstanbul sınıfı 3000 tonluk firkateynlerin ilki kızağa konuluyordu. Çok değil 20 yıl önce hayal bile edilemeyecek bir tablodan bahsediyoruz.
3 Temmuz 2017’de Güney Ege’de Yaşananlar. Aynı gün öğleden sonra İskenderun Limanı'ndan İzmir Limanı'na doğru seyreden Türk bayraklı ACT isimli ticaret gemisine Yunan sahil koruma botu tarafından ateş açıldı. Gemi, güvertesinde 16 mermi isabeti aldı. İskenderun’dan aldığı yükü İzmit’e götüren, yani kabotaj yükü taşıyan ve kabotaj seyri yapan gemi hakkında uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı ihbarı gelmiş ve geminin Rodos limanına  ilerlemesi telsizden emredilmişti. Gemi bu emre uymayınca ateş açılarak durmaya zorlanmıştı. Ancak gemi kaptanı Türk karasularına geçerek Türk Sahil Güvenliğinden yardım istemiş ve Marmaris’te demirletilmişti. Geminin ana güvertesine ateş açılması  suç ihbarı ne olursa olsun ciddi bir hukuk ihlali ve orantısız güç kullanımıdır. Eğer olayın siyasi amaçlı  başka nedenleri yoksa tam bir skandaldır. 

Yunan Sahil Güvenlik Komutanlığının Zafiyetleri. Bu olayın hem deniz hukuku hem de denizde silahlı çatışma hukuku yönünden incelenmesi Yunan Sahil Güvenliğinin kanun uygulama yetkisi verdiği gemi komutanlarının cehaletini ve aşırı güç kullanmaya olan meyillerini ortaya koymaktadır. Diğer yandan son 5 yıldır Ege’de yasadışı göçe bulaşan gemilere ve kaçaklara karşı uyguladıkları insanlık onuru ve insafla bağdaşmayacak yöntemleri göz önüne alırsak, aslında dur ihtarına uğramayan Türk gemisine ateş açmalarını yadırgamamak gerekir. Yunan sahil güvenliğinin sicilinde denizde kurtardıkları kazazede kaçakları tekrar denize bırakmak gibi  yöntemler olduğunu biliyoruz. Ancak burada durum farklı. Ateş açma olayının ciddi siyasi ve hukuki sonuçları vardır. Türk Yunan ilişkileri açısından çok önemli bir kırılma yaratacak bir olaydan bahsediyoruz. Önce hukuki yönüne bakalım.

Ticaret Gemilerine Ateş Açılır mı? Uluslararası hukuka göre, köle ticareti, devletsiz gemiler, kanunsuz radyo yayımı, uyuşturucu trafiği, yasadışı göç, kitle imha silahlarının yayılması, terörizm  gibi suçlara bulaşmış gemilere kıyı devletinin karasularında bayrak devletinden izin almadan çıkma yapılabilir. Açık deniz alanlarında yani karasuları dışında çıkma yapmak için bayrak devletinden izin almak gerekir. Bu izin dışında gemi kaptanının da izni gerekir. Gerek açık denizde gerekse karasuları ya da iç sularda gemi kaptanı izin vermediği, ısrarlı ikazlara ve dur emrine uymadığı hallerde önce  geminin üzerine ya da baş tarafına doğru ikaz atışı (warning shot) yapılır. Bu yetmez ise geminin hareketten sakıt kalmasına neden olacak şekilde dümen sistemine ya da makine sistemine zarar verecek şekilde kontrollü atış (disabling shot) yapılabilir. Karşı koyan gemiden karşı ateş açılmadığı sürece nefsi müdafaa dışında güverteye nişan alınarak, yani öldürmeye ya da yaralamaya yönelik ateş açılmaz. Yunan sahil güvenlik gemisi ana güverteye ateş açmıştır. Kısaca orantısız ve aşırı güç kullanımı söz konusudur. Yunanistan karasularında kıyı devletine sağlanan ‘’kanun uygulama’’ yetkisini ilkel bir devlet gibi kötüye kullanmıştır. Yapması gereken, hakkında ihbar alınan bu gemiyi derhal Türk Sahil Güvenliğini arayarak rapor etmesiydi. Zaten Otomatik Bilgi Sisteminden (AIS) gideceği limanın İzmit olduğunu görüldüğünde, geminin kabotaj seferinde olduğunu anlayıp Marmaris’teki Sahil Güvenlik Komutanlığı ile aldığı bilgiyi paylaşması gerekirdi. Zira geminin Yunan karasularından eninde sonunda çıkarak önce açık deniz alanına ve daha sonra Türk Karasularına geçeceği bellidir. Bunu yapmamıştır. İşbirliği ve bilgi paylaşımı yerine ateş açmayı tercih etmiştir.
Olayın Siyasi Yönü. Bilindiği üzere, Türkiye Ege’de Yunan karasularının 12 mile çıkmasını savaş nedeni sayıyor. 1995 yılında alınan bu kararı Yunan tarafı barbarlık olarak eleştiriyor. Ege’de 12 mile çıkan Yunan karasuları açık deniz alanlarını gasp ederek Türkiye’ye kabotaj hakkı için bile alan bırakmıyor. Yunanistan küstahlığı, bugünün 6 mil karasuyu genişliği şartlarında bile fütursuzca devam ederken, bir de 12 mil karasuyu döneminin sonuçlarını hayal edelim. ‘’İhbar aldık. Karasularımızda seyrediyordu. Biz de dur dedik. Durmayınca ateş açtık.’’ Bu kadar basit bir gerekçeye sarılacaklarının işareti 3 Temmuz 2017 tarihinde alındı. Ege’de bazı seçilmiş alanlarda 6 mil üzeri (8 ve 10 mil) karasuyu genişletme seçeneğine bile ne kadar karşı çıktığımızı sanırım Dışişlerindeki bazı bürokratlarımız şimdi daha iyi anlamışlardır. Diğer yandan Hükümet, denizde yaşanan her olayın ulusal egemenliğimize  ve deniz haklarımıza doğrudan bir saldırı olduğunu değerlendirerek, gereken en sert cevabı Yunanistan Hükümetine vermelidir. Madem ki Yunan tarafı kendi inisiyatifi ile Türk Sahil Güvenlik Komutanlığı ile kolayca çözebileceği bir sorunu skandal bir krize dönüştürmüştür, Türk Hükümetinin mütekabiliyet hakkı doğmuştur.
Tavsiyeler. Yunanistan daima dostluk içinde yaşamayı arzu ettiğimiz bir komşumuzdur. Ortak pek çok özelliğimiz, akraba kadar yakın dostluklarımız vardır. Ancak 21’nci yüzyılda AB’nin paryası durumuna düşen, sanayisi olmayan bu ülkenin siyasi hırsı yeteneklerinin önündedir. Hırsını kontrol etmelidir. Türk bayrağı taşıyan 12 mil süratle intikal eden bir ticaret gemisine durmuyor diye ön bahçemizde, Marmaris açıklarında ateş açılması rasyonel bir davranış değildir. ‘’Ege benimdir’’ kabadayılığının dışa vurumudur. Ancak zaman da değişti, zamanın ruhu da. Yunanistan geçmişten ders alsın ve batının kışkırtmalarına kapılmasın. AB ve ABD güvencesi ile yeni denemelere girmesin. 21’inci yüzyılda Anadolu yarımadasının 1915’lerin Osmanlısı olmadığını bilmesi  gerekir. Kıbrıslı Rumların 1963 den 1974 yılına kadar adadaki Türkleri katlederken Adaya gelemeyen Türk savaş gemileri için ‘’Bekledim de gelmedin’’ şarkısını her gün Rum radyolarında çaldığını hatırlıyoruz. 20 Temmuz 1974 sabahı Türklerin  ‘’Bir gece ansızın gelebilirim’’ şarkısını çalarak Girne sahillerine kapak attığını, bu yazının girişi ile uyum içinde  hatırlatmak isteriz. (DULCE BELLUM INEXPERTIS)

               













4 Temmuz 2017 Salı

Deniz Kuvvetlerinin Kumpas Şehitleri


 




Deniz Kuvvetlerinin Kumpas Şehitleri
Tunç yasadır. Denizlere hakim olmadan dünyaya hakim olamazsınız. Atlantik dönemi, 16’ncı yüzyılda Vasco Da Gama’nın Kalküta’ya varışı ile başladı ve 20’nci yüzyılın sonuna kadar önce merkantilist sonra kapitalist küresel ekonominin ağırlık merkezini oluşturdu. Bu merkez, sömürü, kölelik, kitlesel etnik temizlikler ve din/mezhep savaşlarına neden olduğu gibi Fransız ihtilali, aydınlanma ve sanayi devriminin koşullarını da yarattı. İki büyük dünya savaşı ve soğuk savaşın asıl cephesi oldu. Bugün farklı bir durumla karşı karşıyayız. Atlantik dönemi, kurduğu sistemin çürümesi ve üst üste aldığı darbelerle gerilemeye başladı. Artık Asya yüzyılı başladı. Bir dönem veya sistemin başladığının temel göstergesi üretim ve ticaret hacmidir. Bugün Asya’nın üretimi ve ticaret hacmi Atlantik sistemi geçiyor. Küresel mücadele asıl olarak Asya yüzyılında  ideolojik ya da jeopolitik ittifak sistemlerinin kamplaşmasından değil, azalan kaynakların paylaşım mücadelesinden kaynaklanıyor. Bu mücadelenin kazananını tek bir faktör belirleyecek. Denizleri kontrol edebilen taraf.
Ancak Denizle Kazanırsınız. Her iki dünya savaşını ve soğuk savaşı deniz uygarlıklarının kazandığını düşünürsek 21’inci yüzyılda da bu kural değişmeyecektir. O nedenle Rusya, Hindistan ve Çin gibi geleneksel karacı devletlerin 21’inci yüzyılda denizlere dönmesi sadece tarihi iyi okuduklarından değil, jeopolitik/Jeoekonomik mecburiyetlerinden kaynaklanıyor. Atlantik sistem, hegemonyanın her el değiştirme arifesinde yaptığı gibi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bunu kendi kontrolünde çıkardığı bölgesel çatışmalarla, vekalet savaşları ile yürütüyor. Jeopolitik ve jeoekonomik sınırların yeniden çizilmesi mücadelesinde bu çatışma ve savaşların kıtasal ve küresel boyuta sıçrama potansiyeli her zaman mevcut. Eski NATO Komutanı Oramiral James Stavridis geçen haftalarda çıkardığı yeni kitabı ‘’Sea Power’’da (Penguin Press) Hindistan ve Pakistan arasında nükleer savaşı açık telaffuz ediyor. (Kitap her iki ülkenin 8 Mayıs  2017 de ŞİÖ’ye tam üye olmadan önce yazılmış.)
Türkiye Kumpasların Merkezi. 21nci yüzyıl başında yaşanan bu jeopolitik pozisyon alma ve şekillendirme sürecinde, Avrasya’nım merkezi Türkiye üzerinde büyük bir satranç oynandı. Devam eden bu oyun, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ile  Ege, Karadeniz ve Akdeniz arasındaki muhteşem coğrafyaya ve bir o kadar tarihsel mirasa sahip Türkiye’nin 21’inci yüzyıldaki konumunu belirleyecek. Bu eşsiz deniz coğrafyası, Türk Boğazları ve çevrelendiği su kitlesi nedeni ile sadece Türkiye’nin kaderini belirlemiyor. Aynı zamanda Rusya Federasyonu ile Karadeniz sahildarlarının kaderini de belirliyor. Sözde Kürdistan’ın denize çıkış emelleri üzerinden Avrasya’nın kaderini de belirliyor. Doğu Akdeniz’deki bağımsız Türk varlığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden güney eksenimizin jeopolitik geleceğini şekillendiriyor. Karadeniz, Akdeniz ve Ege’nin deniz diplerindeki hidrokarbon kaynakları  potansiyeli ile bölgesel ve kıtasal jeoekonomik kaderi de belirliyor.
Hegemonyanın Israrı. Hegemonya bu nedenle denizde tek hakim olmak ve Türkiye dahil NATO tarafından kuşatılan Akdeniz’in ve kısmen Karadeniz’in kaderini tek başına belirlemek istiyor. Bu uğurda bağımsız ve ulusal çıkar odaklı Türk siyasi düşünce ekolünün değişik kumpas davalar ve algı operasyonları ile yok edilmesi yetmezdi. Donamanın yetenekleri de hegemonya çıkarlarına uygun şekillendirilmeliydi. Balyoz davası ve diğer takipçisi davalar özellikle Deniz Kuvvetlerinin ulusal çıkar odaklı amiral ve muharip subay kadrolarını  hedef tahtasına oturtarak bu amaç için başlatıldı. Hedef donanmanın komuta yapısı ve nitelikli insan gücüydü.
Önce denizci insan gücü. Bir deniz gücünü oluşturan iki temel yapı vardır. Bunların ilki kuvvet yapısı yani gemiler; diğeri de komuta yapısıdır. Komuta yapısının özü nitelikli insan gücüdür. Yani amiraller, donanma, filo, birlik ve gemi komutanları. 19’uncu yüzyıl sonunda Alman İmparatorluğunu deniz uygarlığına yönlendiren, Kayzer II’nci Wilhelm 1897 yılında şöyle söylüyordu:
“Bir denizci devletin gemici yetiştirebilmesi büyük bir donanma teşkil etmesinden güçtür. Çünkü devlet gerek görünce bir kaç donanma alabilir. Fakat kendisine lazım olan binlerce becerikli gemiciyi alamaz. Bunun için gemici yetiştirmeliyiz.”
Parlamento ve hükümetin gözü önünde icra edilen kumpas davalar sonucu, yaklaşık 40 Amiral ve 400’e yakın denizcisini kaybeden donanma 15 Temmuz 2016’da ihanetlerin en büyüğünü yaşadı. Kumpas davaları kurgulayan hain çete bu kez hegemonya emrinde ateş gücü kullandı. Tasfiyeler ile Deniz Kuvvetleri komuta yapısını ele geçiren hainlere elde ettikleri güç yetmemişti. Eğer Balyoz tertibi olmasaydı 15 Temmuz gecesi 134 denizcinin 123’ü görevinin başında, ya gemisinde ya da birliğinde olacaktı. O koşullarda 15 Temmuz FETÖ darbe girişimine  bu hainler cesaret edebilir miydi?
Kaybımız büyüktür. Ancak tarihin ve zamanın durdurulamaz akışı içinde büyük de olsa kayıplar telafi edilebilir. Cumhuriyet payidar olmalıdır. Ancak ebediyete emanet ettiğimiz kayıpları fiziken geri getiremeyiz. Amiral Cem Çakmak, Deniz Kurmay Albay Berk Erden, Deniz Öğretmen Albay Ali Tatar ve Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp kumpas davaların deniz şehitleri olarak, Türk milletinin kalbinde, mavi vatanın derinliklerinde, deniz ufkunda viyalayan her geminin pruvasında, Cumhuriyet Donanmasının dümen suyunda savaş nöbet yerlerinde görevlerine devam ediyor. Onların temsil ettiği yenilmez Mustafa Kemal  ruhu ne siyasi oyunlarla, ne tasfiyelerle, ne de konjonktürel entrikalarla ne de maskeli Atatürkçülerinin egosantrik çekişmeleriyle  yok edilemez. Aksine her gün daha büyür. Aramızdan ayrılışının 2’nci yıldönümünde değeli meslektaşım ve dostum Amiral Cem  Çakmak’ı ve tüm kumpas şehitlerini rahmet, minnet, vefa, özlem ve saygı ile anıyor, aziz hatıraları önünde tazimle eğiliyorum.