20 Eylül 2017 Çarşamba

Barzanistan, Referandum ve Akden


 

Barzanistan, Referandum  ve Akdeniz
Irak Federal Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani 25 Eylül 2017 tarihinde yapacakları bağımsızlık referandumu için gerekirse 100 yıllık bu hedef için bedel ödemeye hazır olduklarını söyledi. Bu açıklamadan kısa süre sonra Dışişleri Bakanlığımız ve Cumhurbaşkanlığı Basın Sözcüsü sert açıklamalarda bulunarak referandum  kararının Barzani ve temsil ettiği IKBY  için bedeli olacağını deklare ettiler. Barzanistan’ın bağımsızlığını en çok Atlantik Cephe ve İsrail istiyor.  Zira bugün için denize çıkışı olmasa da, böyle bir bağımsız coğrafyanın ABD, AB ve İsrail’e sağlayacağı jeopolitik seçenekleri hayal etmek pek de zor değil. Bağımsız Kürdistan söz konusu güçler tarafından ertesi gün tanınır ve bir yıl içinde Ortadoğu’nun en büyük askeri üsleri inşa edilir. Bu bağımsız varlık kendini korumak için  Japonya ve Güney Kore’de olduğu  gibi ikili savunma ve güvenlik anlaşmaları ile ABD şemsiyesi altına alınır. Bir sene geçtikten sonra da serbest seçimler sonrası gerek bir demokrasi olduğunu ispat eden Kürdistan’ın NATO üyeliği tartışılmaya başlanır. Bu uzak bir ihtimal değil. Tamamen ABD güdümünde kurulan Kosova’nın NATO üyeliği 2016 Mayıs’ında gündeme gelmişti. Kürdistan’ın batı savunma ve güvenlik şemsiyesinin altına daimi kurumsal bir kimlikle girmesinin Türkiye’deki etnik ayrılıkçılığı ne denli etkileyeceği izahtan varestedir.
Hatalar Zinciri. Türkiye’nin jeopolitik geleceğini yakından ilgilendiren bu duruma maalesef devlet aygıtımızın üst üste yaptığı hatalar sonucu geldik.  ABD’nin Birinci Irak savaşı sonrası ayaklanan Kürtleri Irak hükümeti güç kullanarak bastırmıştı. Bu harekât sonrası 500 bine yakın Kürt göç etmek zorunda kalmış ve İran ile Türkiye sınırlarına yönelmişlerdi. Türkiye’nin hazırlığı 20 bin Kürt içindi. Ama 100 bini aşkın Kürt sınırı geçince büyük bir insani yardım harekâtı başlatıldı. Bu arada Türkiye’ye, kontrolü dışında PKK teröristleri de geçiş yaptı. Sivil toplum örgütü maskesi altında yüzlerce Batılı ajan ve aktivist de Kuzey Irak ve Türkiye’de faaliyet göstermeye başladı. Ardından BM’nin 5 Nisan 1991 tarihli 688 sayılı kararı gereğince, İncirlik Üssünde kamuoyunda “Çekiç Güç”- (Provide Comfort) olarak bilinen,  ABD, İngiltere ve Fransa’nın yer aldığı harekat başlatıldı. Buna Türkiye’nin destek vermesi ve içinde yer alması hatalar zincirinin başlangıcını oluşturdu.
Kuzey Irak’ta kayıtsızlık. Türkiye, maalesef Suriye’de denize çıkışı olan Kürdistan kurulmasına bugün gösterdiği tepkiyi geçmişte Kuzey Irak için göstermedi. 15 Temmuz FETÖ ihanetine rağmen büyük bir savunma refleksi ile başlatılan Fırat Kalkanı Harekatının ruhuna ve esasına benzer bir hamle Irak’ta gerçekleşmedi. Gerekçe basitti: Irak Amerikan işgalinde. Biz ABD ile savaşamayız. Ancak Irak’ın üçe bölüneceği 2000’lerin başından itibaren İsrail ve ABD stratejistleri tarafından açıkça telaffuz edildiği bir dönemde Türk hükümetleri Kuzey Irak’ta sanki bağımsız bir ülkeye yatırım yapılıyormuşçasına sermaye ve ticaret akışını teşvik etti. Ünlü Türk gazeteleri Erbil’i Mezopotamya’n Paris’i gibi pazarladı. O dönem bugünü görerek ikaz yapanlar ise ya sözde Ergenekoncu ya da demokrasi düşmanı olarak damgalandı.
Açılım Süreci. Hatalar zinciri 17 Kasım 2013 günü tepe yaptı. Açılım Süreci altında, Barzani Diyarbakır’da “Kuzey Kürdistan”a Hoş geldiniz! sloganıyla karşılandı. Bu sloganının ruhunu  bir benzetme yaparsak 2004 yılında Annan Planına ‘’Yes be Annem’’ diyerek Kıbrıs’tan vaz geçmek isteyen Kuzey Kıbrıslı Türklerin ruh haliyle kıyaslayabiliriz. Diyarbakır ziyaretinin hemen ardından Barzani’nin partisi KDP’nin internet sitesinde İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin 21 ilini kapsayan büyük Kürdistan haritası yayımlandı. Bu harita, 2006 Baharında ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde emekli Albay Ralph Peters tarafından yayınlanan “Kan Sınırları: Daha iyi bir Ortadoğu Nasıl görünürdü?” isimli makalesindeki haritaya benziyordu. Amerikalı Albay 2006 yılındaki haritasında Kürtlere Karadeniz’de dar bir kıyı verip, Akdeniz’de kıyı vermezken, Barzani haritasında Kürdistan’a Akdeniz’de de kıyı veriyordu. Bu haritaya göre İskenderun Körfezinde Yumurtalık limanının güneyinde kalan tüm sahillerimizi sözde Kürdistan alıyor. Hayali bile rahatsız ediyor. İşte Türk devletinin 15 Temmuz hıyaneti sonra başlattığı ‘’Fırat Kalkanı’’ harekatı bu kabus senaryoya  en büyük tokat oldu. Kıbrıs’ı, İskenderun Körfezini ve Doğu Akdeniz’i kaybetmiş bir Türkiye’nin Sevr Türkiye’sinden ne farkı olur? Kuzey Irak’taki Barzanistan’ın bağımsızlığına onay vermek, denize çıkışı olan Sözde Kürdistan’a giden yolların taşlarını döşemektir. Bunun sonucu 21 ilimizle birlikte İskenderun kıyıları ve ötesindeki “Mavi Vatanı” da kaybetmek anlamına gelir.
TBMM’nin 1995 Kararı Hatırlanmalıdır. Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsünün çıkışları yerindedir. Ancak yetersizdir. Referanduma karşı TBMM kararı da gerekir. Nasıl ki TBMM, Kardak krizinden yaklaşık altı ay önce, Yunan Parlamentosunun Ege Denizi’nde karasularını altı milin üzerine çıkartabilme olasılığı üzerine, hükümete bu oluşuma mani olmak için her türlü yetkiyi devrettiyse benzer bir karar IKBY referandumu için de düzenlenmelidir.  Yunanistan’a yönelik 8 Haziran 1995 kararını hatırlatalım: ‘’Yunan Hükümetinin Lozan Barış Antlaşması ile kurulmuş olan dengeyi bozacak şekilde Ege’deki oldubittilerine karşı Türkiye’nin hayati çıkarlarını koruma ve savunması için Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine askeri bakımdan gerekli görülecek olanlar da dâhil olmak üzere, tüm yetkilerin verilmesine ve bu durumun Yunan ve dünya kamuoyuna dostane duygular ile duyurulmasına’’ karar verilmişti. TBMM’nin bu kararı siyasi tarihimizde ve medyada “casus belli-savaş nedeni” kararı olarak yerini almıştı. Güneydoğumuzun geleceği, Ege Denizin geleceği kadar değerlidir. Böyle bir kararı yaşayan ve gelecek nesiller adına Meclisimizden beklemek en doğal hakkımızdır.


14 Eylül 2017 Perşembe

Arakan Olayları ve İpek Yolu


 

Arakan Olayları ve İpek Yolu
Çin’in 21’inci yüzyıl jeopolitiğini yeniden kurgulatabilecek kapsam ve derinliğine sahip OBOR (Bir Kuşak - Bir Yol) girişimi 2017 yılında çok önemli ve kritik aşamalardan geçti. 15-16  Mayıs 2017 ‘de Pekin’de yapılan OBOR Forumu bu kapsamda en önemli kilometre taşlarından birisi oldu. Geçen hafta Çin/Xiamen’de yapılan BRICS zirvesi de Bir Kuşak - Bir Yol girişimine yönelik önemli bir kilometre taşı oldu.
OBOR’a Olası Engeller. Diğer yandan OBOR’un küresel jeopolitiği ekonomik gelişim ile değiştirecek bu yükselişine engel teşkil edebilecek ya da duraksatacak altı  önemli gelişmenin 16 Mayıs Pekin zirvesinden sonra hızlanmasına dikkat çekmek gerekir. 1. Güney Çin Denizinde ABD Donanmasının kışkırtıcı hamleleri. 2. Güney Kore’de ABD THAAD sisteminin yerleştirilme kararı ve ABD - Güney Kore ortak tatbikatları. 3. THAAD kararı paralelinde Kuzey Kore’nin nükleer silahlar ve balistik füzeler üzerinden ABD ile çatışma rotasına girmesi. 4.  ABD-Hindistan ilişkilerinde gelişme paralelinde Himalayalar sınırında Hint-Çin geriliminin Temmuz’da kışkırtılması 5. Barzani tarafından 27 Eylül’de Irak sınırları içinde bağımsız Kürdistan referandum kararının alınması. 6. Myanmar’da Suudi Arabistan kontrolündeki Rohingya Kurtuluş Ordusu isimli terör örgütü tarafından başlatılan Arakan olayları.
Myanmar ve OBOR İlişkileri. Son olaylar zincirinin OBOR’a etkilerine bakalım. Çin’in komşusu Myanmar’ın kuzeybatısında yer alan Arakan eyaleti (Rohingya), Bangladeş’e güneydoğu sınırında komşu. Arakan’ın nüfusunun çoğunluğu Müslüman. Emperyalizm her ülkede sömürdüğü gibi böl ve yönet prensibini Arakan’da da istihbarat ve terör örgütleri üzerinden uyguluyor. Vahabi Suudi Arabistan ve dolaylı olarak müttefiklerinin kontrolündeki Rohingya Kurtuluş Ordusunun başlattığı terör saldırılarıyla 2016 Ekim’inde yapılan seçimler sonrası sakin olan Arakan bölgesi, Myanmar-Çin ilişkilerinin geliştiği bir dönemde karıştırılıyor.  Myanmar’da askeri yönetimin 2015’ten itibaren tamamen görevden uzaklaşması ve San Suu Kyi’nin liderliğinde sivil yönetimin iktidara gelmesi ile ABD, Myanmar’a uyguladığı ambargoyu kaldırmış ve ticari ilişkiler gelişmeye başlamıştı. Ancak bu gelişme Çin - Myanmar ilişkilerini etkilemedi.
Malakka Boğazı ve Myanmar Avantajı. Çin, yumuşak karnı Malakka Boğazını kısa devre yapacak, Bengal Körfezinden Çin’e ulaşacak stratejik ulaşım hattı ile enerji rezervleri alanlarında  Myanmar’ın avantajını görüyor ve tedarik zincirinde Myanmar’a büyük önem veriyor. Myanmar da finans ve ticaret devi bu komşusundan, coğrafi avantajını kullanarak faydalanmak istiyor. Kısacası karşılıklı kazan kazan durumu söz konusu. Bu nedenle Başkan Suu ilk dış ziyaretini ABD ve Avrupa’dan önce Pekin’e yaptı. Her iki devlet pek çok engelle karşılaşılmasına rağmen, yüksek düzeyde görüşmelerle Çin’in Yunnan Eyaletindeki Kunming şehri ile Myanmar’ın  Bengal Körfezindeki Kyauk Phyu limanı arasındaki stratejik ulaşım koridoru/boru hattı ve Irrawady nehri üzerinde Çin finansmanıyla yapılan Myitsone baraj projesini tamamlamaya çalışıyor. Son dönemde Myanmar’ın  Pekin ile yakınlaşması Atlantik cephede  rahatsızlığa neden oldu. Asya'nın en verimli gaz ve petrol rezervlerine ev sahipliği yapan Bengal Körfezi'nde bulunan Myanmar'ın enerji piyasasında Pekin yönetiminin etkinliği her geçen gün artıyor. Çin’in Arakan sorununa yaklaşımı da ülkelerin iç siyasi sorunlarına karışmama prensibi ile uyumlu bir şekilde.  Soruna taraf olmaktan çok sorunu çözmeye odaklı tutumla dengeli bir siyaset yürütüyor. Asya Kalkınma Bankası önümüzdeki yıllarda Myanmar’ın ekonomik büyümesini % 8 civarında öngörüyor. Çin’in Myanmar ticaretindeki payı % 40. Çin Myanmar’a avantajlı krediler ve finansman sağlayarak karşılıklı ticareti artıracak alt yapı projelerini desteklemeye devam ediyor.
Yeni Ekonomik Girişimler. Diğer yandan 2013 yılından itibaren öncelik ve önemi artan BCIM (Bengaldeş-Çin-Hindistan-Myanmar) ekonomik koridorunda Myanmar’ın rolü öne çıkıyor. Kunming’den Mandalay ve Daka üzerinden Kalküta’ya uzanan bu enerji-telekom ve nakliyat koridorunda hub ( merkez) olarak Mynamar’ın Mandalay Şehri seçilmiş durumda. Bu koridoru OBOR’un CPEC- Gwadar/Pakistan - Çin koridoruna benzetmek mümkün. BCIM koridorunun gelecekte doğu batı arasındaki ticari trafikte Singapur’un mevcut stratejik önemini  zorlayacak bir  duruma geleceğini söylemek yanlış olmayacak. Myanmar, uzaktaki üretim merkezleri ile ucuz emeği buluşturacak merkezi konumu ile OBOR da ve bölgesel ekonomik girişimlerde lojistik dengeleri alt üst edecek şekilde kilit bir rol oynayacaktır. Bu etkileşimde demir yolu ve deniz yolu gibi ucuz ulaşım araçlarının büyük kolaylık sağlayacağı göz önünde tutulmalıdır. Myanmar, Çin yardımı ile geliştireceği derin su konteyner merkez limanları ve bu limanlara entegre hızlı demiryolu ağları ile OBOR’da kilit rol oynayacaktır.
Arakan sorunu bu gelişmeleri ne derece etkiler? Bu etkilemenin derecesi Myanmar Hükümetinin kriz menejmanı yeteneğine ve emperyalizmin tuzaklarına duyarlılığına bağlı. Çin’e yakın durarak ve Müslümanlara yönelik temel haklar sorununda Çin’in Sincan-Uygur bölgesinde uyguladığı politikaya benzer uygulamalarla sorunu kontrol altına almaya çabalaması gerekir. Diğer yandan tarihsel derinliği olan bir sorunun güncel stratejik çıkarlar uğruna, ABD’nin yakın müttefiki Suudi Arabistan destekli terör örgütleri üzerinden, bölgeye refah ve zenginlik getirecek OBOR gibi projelerin önlenmesinde kullanılmasından, Avrasya’da başta Türkiye olmak üzere her ülkenin ders çıkarması gerekir. Türkiye Arakan olaylarının insani boyutu ile  jeopolitik kırılma yaratma potansiyelini  dengeleyecek dikkat ve özenle hareket etmelidir.






6 Eylül 2017 Çarşamba

Gözüm Sakarya’da, Kulağım İnebolu’da.


 

Gözüm Sakarya’da, Kulağım İnebolu’da.
Bu köşede bir kaç yazımda Alman birliğini kuran Otto Von Bismarck’ın zamanında söylediği bir gerçeği hatırlattım. Savaş, demir ve kanla yürütülür. Bu tunç yasadır. Kurtuluş savaşının demiri, yani cephanesi ve silahlarının pek çoğu 233 deniz subayı ve Karadenizli yüzlerce gemicinin donattığı yaşlı ve zayıf teknelerle sağlandı. 5 ton üzeri sadece 28 gemiye sahiptiler. Toplam taşıma kapasitelerinin takriben 7800 ton olmasına karşılık Rusya’nın  Batum, Tuapse ve Novorosysky limanları üzerinden, İnebolu, Trabzon ve Samsun limanlarına 36 ayda toplam 300,000 ton harp malzemesi taşıdılar. General Karabekir’in 15. Kolordusunun doğudaki zaferi sonrası mevcut savaş malzemeleri de batı cephelerine taşınmak üzere Doğu Karadeniz limanlarından deniz yolu ile İneboluya getirildi. Gazal’da, Rusumat-4’de ve daha pek çok  Türk denizcisinin bulunduğu, irili ufaklı onlarca teknede sadece Kurtuluş Savaşının demiri değil, aynı zamanda bağımsızlık, hürriyet ve ulusal onur ateşi de taşındı. Onlar sayesinde Atatürk, “gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da kulağım İnebolu’da” diyebilmişti. Kurtuluş Savaşı’nda ikmal teşkilatının başında bulunan Korgeneral Muzaffer Ergüder’in, 1925 yılında bu başarı için sarf ettiği “Kurtuluş Savaşı’nda bir avuç deniz subayımız olmasaydı, ne İnönü’ler, ne Sakarya ve ne de Dumlupınar ve de dolayısıyla Kurtuluş Savaşı olmazdı” sözlerine ne eklenebilir ki?
İnebolu: Türk istiklaline demir ve kan taşıyan ana arter. Cephane taşımaya yönelik  deniz yolu ile değil, aynı zamanda Ankara’ya ulaşan kara yolu ile öne çıkan bu yoldan işgal İstanbul’undan  İnebolu’ya kaçabilen yüzlerce gönüllü kuvayı milliyeci de Ankara’ya intikal etmiştir. İnebolu–Kastamonu-Çankırı-Ankara yolu bu nedenle ‘’İstiklal Yolu’’ olarak bilinir.
İnebolu Kent Müzesi. 19 Ağustos’ta bir konferans için bulunduğum Kastamonu’da uçuş programına bağlı olarak bir gece konaklama fırsatım vardı. O zamanı 90 km kuzeyde bulunan Gazi İnebolu’ya giderek kullandım. Vardığımda saat 2000 sularındaydı. 90 km boyunca zaman zaman İstiklal yolunun dik yamaçlarını yalçın Küre Dağlarının denizden 1500 metre yükseklikte ürperti veren tepelerini gözlemledim. Yaz şartlarında bile görünüşü ile korku veren bu dağları kış ortamında kağnılarla geçen Gazi İnebolu’nun yiğit erkekleri ile başta Şerife Bacı olmak üzere kahraman kadınlarını düşünmeden duramadım. İnebolu’ya gitmemin iki amacı vardı. Birincisi Kurtuluş ve Kuruluşa giden tarihi süreçte yer alan tüm coğrafi mekanları görme vazifemi tamamlamaktı. Yurtışında Lozan (Chateau D’ouchy, Palais Rumine) ve Montrö (Palais de Montreux)  dahil, Türkiye topraklarında Kurtuluş savaş ve diplomasi tarihinin her düğüm noktasını görmüş ve o günleri yaşamaya çalışmıştım. Genç bir deniz teğmeni iken bulunduğum savaş gemisi ile 1982 yılında kısa bir süre için İnebolu’da demirlemiş, ancak nöbetçi subay olduğumdan gemiden karaya çıkamamış, bu kutsal toprağa ayak basamamıştım. Bu kez İnebolu’yu  görebildim. İkinci amacım resmi açılışı 29 Ekim 2017’de yapılacak İnebolu Kent Müzesini görmekti. Her iki amacımı da gerçekleştirdim. İnebolu gerek coğrafyası gerekse tarihi ile beni büyüledi. Müze ise başlı başına büyük bir başarı. Emeği geçenler, başta müze kurulmasına  öncülük eden Belediye başkanı olmak üzere  takdire şayan. İnebolu Belediyesi Kurtuluşa Giden Yolda, İnebolu Kent Müzesi ile Tarihi Kentler Birliği tarafından düzenlenen Müze Özendirme yarışmasında da Mayıs ayında özel  ödüle layık görüldü. Müzede Kurtuluş Savaşını yaşıyorsunuz.
Tarihe ve geçmişe sadakat. İnebolu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş ve kuruluşuna sahip çıkabilme onurunu dinamik bir şekilde korumaya devam ediyor. Tarihi mirasına kıskançlıkla sahip çkıyor. Kurtuluş Savaşı'nda düşman işgaline uğramamasına rağmen, cephe gerisindeki hizmetleriyle  "istiklal madalyalı tek ilçe" unvanını kazanmış bir ilçemiz. İnebolu’nun denk kayıkçıları, tarihe adlarını altın harflerle yazdırmıştı. İskele olmadığından alargadaki gemilerden cephane sandıklarını tahliye işini İnebolulu kahraman kayıkçılar üstlenmiş, "Denk kayığı" adıyla bilinen tekneleriyle, fırtınalı havalarda dev dalgalara göğüs gererek gemilerdeki binlerce ton cephaneyi emniyetle karaya çıkarabilmişlerdi. İnebolulu kayıkçılar, 3 yıl boyunca mücadele verdi. Atatürk başkanlığındaki TBMM'nin 11 Şubat 1924 tarihli oturumunda, Milli Mücadele'ye katkılarından dolayı İnebolu Mavnacılar Loncası'na (Kayıkçılar Cemiyeti) Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası verilmesi kararlaştırıldı. Kastamonu Havalisi Komutanı Muhittin Paşa, Genelkurmay Başkanlığı'na verdiği bir raporda İnebolu halkının fedakarlığını, 'İnebolu'nun vatansever halkının şimdiye kadar askerlere, dolayısıyla millete yaptıkları hizmet ve yardımları takdire şayandır. Yollamalar başladıktan bu yana her gün arkası kesilmeyen taşımalarda, malzemenin teslim ve yollanmasında parasız ve bir mükafat beklemeden çalıştıklarını gördüm' sözleriyle ifade ediyordu. (Lonca, Ankara Hükümetinin hizmet karşılığı verdiği parayı reddetmiş ve iade etmişti.)
Halkı seferber eden örnek müftü. İnebolu topyekun bir savaşa kadını erkeği, çocuğu ve yaşlısı ile Ramazan Bayramı srasında 9 Haziran 1921 günü maruz kaldı.  Yunan savaş gemileri Kılkış ve Panter cephane naklini durdurmak ve tüm deniz araçlarını batırmak için ilçe açıklarına geldi. Kayıkçılar gemilerden cephaneleri boşaltırken Yunan savaş gemileri ufukta göründü. Kaymakam ile liman başkanı, mahallelere ve yakın köylere haberci salarak  cephanenin bir an önce kayıklardan alınıp depolara taşınması için halkı limana çağırdı. Bu sırada Yahyapaşa Camisi'nde bayram namazı vaazı veren Müftü Ahmet Hamdi Efendi ise çağrıları duyunca, "Ey ahali, camiden çıkın ve peşime düşün" diyerek, camideki halkla birlikte sahile koştu. Çocuk, kadın, yaşlı demeden bütün halk seferber olarak kayıkların sahile çıkardığı cephaneleri tepenin arkasındaki güvenli yerlere taşıdı ve  bombardımana rağmen cephaneler teslim edilmedi.
 Bugün İnebolu Ruhuna İhtiyaç Var.    İnebolu’da kaldığım kısa süre içinde her yerde bu gazi ilçenin tarihi ile övündüğü, emperyalizme attığı okkalı tokadın gururunu her yerde yaşadığını gözlemledim. Kent Müzesi çatısına yerleştirilen denk kayığı aslında tüm Türkiye’ye mesaj veriyordu. Geçmişinizle övünün, Mustafa Kemal Atatürk’ün  ipine sarılın. Bu topraklar tarihi boyunca işgal edilemedi. 1918 sonrası toprak işgalini  denemeye kalkanlara dünyaya örnek direnç gösterildi.Şimdi fikirlerinizi işgal etmeye kalkışanlara da direnin. Genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuğun vatan ve istiklal için birleştiği İnebolu, herkese örnek olsun.







31 Ağustos 2017 Perşembe

Amerikan Donanmasının Kaza Sorunu


 




Amerikan Donanmasının Kaza Sorunu
Donanma dolaştırmak tüm devletler için pahalı ve zor bir iştir. Kazalar donanmaların en büyük düşmanıdır. Deniz, doğası gereği zaten acımasızdır. Karadaki hareket dinamikleri denizde çok farklıdır. Gemilerin manevrası karada otomobil kullanmaya benzemez. 4000 tonluk 140 metrelik bir firkateyn 25 deniz mili süratle giderken aniden durması gerekirse güçlü ana makinelerini tam yol tornistan (geri) çalıştırsa da en az 1-2 gemi boyu kadar mesafe sonra durabilir. 400 bin tonluk (320 mt) ticari  bir tankerde 20-25 personel bulunurken, 4000 tonluk bir firkateynde 220 kişi görev yapar. 400 bin tonluk tankerde köprüüstünde gemiyi kullanan ve seyir emniyeti sağlayan azami personel sayısı üç iken, bir firkateynde normal seyir koşullarında köprüsütünde ve savaş harekat merkezinde bulunan personel sayısı 15 civarındadır. Savaş gemisi seyir ve manevrası çok güçlü makinelere sahip olunsa da büyük dikkat ve disiplin gerektirir. Diğer yandan ticaret gemilerinin manevrası  çok kıstılıdır. Ticaret gemisi ile yol hakkı mücadelesine giren bir savaş gemisi onun çok hantal olduğunu ve kolay manevra yapamayacağını bilmelidir. 400 bin tonluk bir tanker 15 mil süratle giderken makinelerine stop emri verilirse ancak 4 kilometre sonra durur. Tornistan verilirse  bu mesafe ancak 800 metreye düşer. O nedenle gemi kullananlar o anı değil, bir sonraki anı düşünmeli ve yaşamalıdır. Diğer taraftan savaş gemileri devletlerin egemenliğini, gücünü ve prestijini temsil ettiğinden, gemi komutanı ya da onun namına gemiyi kullanan köprüüstü seyir timi, ticaret gemileri veya diğer deniz araçları kaptanlarından/ekiplerinden  çok daha fazla hassas ve dikkatli olmak zorundadır. Bir ticaret gemisinin bir başka ticaret gemisi ile çarpışması ya da karaya oturması medyada  manşet haber olmaz. Ancak bir savaş gemisinin  kazası manşetlik haberdir.
Savaş Gemileri de kaza yapar. Bu genelleme doğrudur ve normaldir. Ancak bir donanma bir yıl içinde çok sayıda çatma, karaya oturma, yangın vb kaza yaşarsa o zaman o donanmada ciddi sorunlar var demektir. Bu nedenle  yazının başlığı dikkatle seçilmiştir. Amerikan Donanmasının ciddi bir kaza ve seyir emniyeti sorunu vardır. ABD Donanması, Irak, Libya, Suriye ve Afganistan müdahalelelinde yani savaşta bile 2 ay içinde kaza nedeniyle kaybettiği kadar denizcisini kaybetmedi. 2000 yılından bu yana 8 büyük çaplı kaza geçiren donanmanın itibarı son derece kötü. Geçen hafta içinde 21 Ağustos’ta Singapur yaklaşma sularında  bir tankerle çarpışarak hasar gören ve 10 denizcisini kaybeden USS John S. Mc Cain ile aynı kaderi 2 ay önce 17 Haziran’da bir konteyner gemisi ile çarpışarak ve 5 denizcisini kaybederek paylaşan USS Flitzgerald muhripleri Arleigh Burke sınıfı muhriplerdir. Tanesi 2 milyar dolardır. Sadece büyük bir ateş gücüne değil aynı zamanda olağanüstü keşif gözetleme ve muhabere olanaklarına sahiptir. Japonyadaki Temple Üniversitesi Dekanı Kirk Patterson Arleigh Burke sınıfı dünyanın ne gelişmiş savaş gemilerinin tanker ya da konteyner gemisi ile çatmasını F1 Formula yarışına katılan bir otomobilin çöp kamyonu ile çarpışmasına benzetiyor.
Sorun nedir? Kaza sorununu Amerikan denizci çevreleri aralarında yoğun tartışıyor. Sorun büyük. Başkan Trump’ın gazetciler ilk yorumu ‘’Çok kötü, çok kötü’’oldu. Genelde yorumlar 277 gemi ile dünya denizlerinde boy gösteren ABD Donanmasının aşırı yorulduğunu, bu tempoya personelin dayanamadığı ve yorgunluk nedeni ile hatalar yaptığını söylüyor. Bazı uç yorumlar da var. 22 Ağustos 2017 günü donanmada dünya çapında bir günlük tüm faaliyetleri durdurma emrini (Operational Pause) veren ve Pasifik Donanam Komutanı Oramirali görevden alan ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral John Richardson twitter hesabından yaptığı bir açıklama ile Jaohn Mc Cain kazasında siber atak dahil her türlü ihtimalin değerlendirildiğini söyledi.  Washington Free Beacon gazetesi yazarı Bill Gertz ise daha da ileri giderek Çin’in Amerikan Aegis savaş yönetim sistemini kopyaladığını ve radara müdahae edebileceğini yazacak kadar akla hayale gelmeyecek yorumlarda bulundu. Gemiye ve navigasyona uzak kitlelerin kafasını karıştıracak bu yorumlar normal kabul edilebilir. Ama gerçekler yalın ve acımasızıdr. Dünyanın en gelişmiş bu sınıf muhriplerinde hazırlık  durumunun en düşük olduğu intikal seyrinde geminin SPS 67 suüstü arama radarı ile SPS 64 seyir radarları her an devrededir. Bunun dışında 2004 sonrası tüm ticaret gemilerinde mecburi olarak donatılan AIS (otomatik tanımlama sitemi) alıcısı sayesinde savaş gemileri ufuk menzili içinde tüm ticaret gemilerinin her türlü bilgisini radarları çalışmasa bile görebilirler. Bu sistemler ayrıca çatışma ikazı verecek kadar gelişmiştir. Şimdi her türlü elektroniği bir kenara koyalım ve insan gözü ve muhakemesine göz atalım. ABD savaş gemilerinde tipi ve tonajı ne olursa olsun her an için üç gözcü vardır. Sancak, iskele ve pupa gözcüleri 360 derecede göz ile kaplama sağlarlar. Köprü üstünde de en azından 5 kişi vardır. Bu sistemler haricinde ayrıca gece görüş sistemleri hem köprüsütünde hem savaş harekat merkezinde vardır. Yani çatışma radar arızası veya yokluğuna indirgenemez.
Temel nedenler Kazaların ana nedeni kanaatimce, aşırı merkeziyetçilik, inisiyatif kullanamama ve eğitim eksikliği ile çok sayıda niteliksiz gencin kısa sürede denizci yapılmasıdır. Harekat temposu yüksekliği bir mazeret olamaz. Bu yorum, barışta seyir emniyetini sağlayamayan bir donanmanın savaşta daha vahim hatalar yapabileceğinin kabulü olur. Tempo, mazeret olsaydı İkinci Dünya Savaşında 1941-1945 arasında Pasifik harekat alanındaki binlerce Amerikan savaş gemisi kaza üstüne kaza yapardı. ABD Pasifik Filosu Japonyaya karşı dünya deniz tarihinde görülmedik bir harekat temposuna sahipti. ABD Donanması inisiyatif kullanmayı teşvik etmeli ve komutanlar dahil gemi kullanan personelin eğitimini gözden geçirmelidir. Yoksa çatma ve karaya oturmalar devam eder.
(Deniz Ticaret Filosu camiasının mümtaz ismi, denizcilik kültürümüze yazdığı eserler ile büyük katma değer sağlamış olan değerli büyüğüm Kaptan Oktay Sönmez’i 26 Ağustos 2017 tarihinde sonsuzluğa uğurladık. Türk denizciliğinin başı sağolsun. Kendisine rahmet diliyor hatırası önünde saygı ile eğiliyorum. )


22 Ağustos 2017 Salı

Jeolojinin, Jeopolitik Üzerine Etkisi


 
 Jeolojinin, Jeopolitik Üzerine Etkisi
Geçen hafta içinde 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminin 18’inci yıldönümünü yaşadık. Kayıplarımızı hüzünlü törenlerle andık. Tüm deprem şehitlerine ve hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet diliyorum. Türkler depremle yaşayan ve depremden büyük acılar çekmiş bir ulustur. Anayurdumuz Anadolu bulunduğu coğrafi konum ve iklim koşulları ile insan hayatına son derece uygun şartlar sunmasına rağmen, jeolojik yapısı itibarı ile deprem kuşağındadır. Depremlerden ders çıkarılmadığı ve bilimsel metodoloji ile hareket etdilmediği için tarih boyunca  acı çekilmiştir. Bu acılardan ders alınmamıştır. Önümüzdeki büyük depremde de çok büyük kayıplar yaşanacağını bilim adamları haykırıyor. ABD, 1906 San Francisco depremi, Japonya 1923 Yokohama depreminde büyük kayıplar yaşamıştı. Her iki ulus da bu felaketlerden ders çıkarıp, bilim ve endstriyel medeniyetin olanaklarını kullandılar ve  20’nci yüzyılda depremi kitlesel ölümlere neden olacak felaketler arasından çıkarabildiler.
1999 Marmara Depremi ve Devlete Güven Sarsıntısı. 1999 Marmara depremi, bugün yaşayan nesillerin bu topraklarda gördüğü en büyük facia idi. Köyden kente göçün tetkilediği çarpık yapılaşma, yılların ihmali ve kaderciliği çok büyük can ve mal kayıplarına yol açtı. Deprem sonrası milli gelire en büyük katma değeri sağlayan Marmara Bölgesine müdahalede devletin yetersiz kalması,  afetten etkilenen vatandaşların temel ihtyaçlarının ve belediye hizmetelerinin uzun süre karşılanamayışı,  sosyal istikrasızlık ve devlete karşı güvensizlik yarattı. DSP liderliğindeki koalisyon hükümetinin depremden 3 yıl sonra kaybettiği seçimle iktidarı bırakmasının en önemli nedenlerinden birisi 2001 ekonomik krizinin yanısıra Marmara depremi olmuştu. Bu depremin yarattığı sosyal, ekonomik ve siyasi sorunları emperyal hegemonya sonuna kadar kullanmış ve depremden hemen sonra Marmara Bölgesine gönderdiği yardım ekipleri ve sivil toplum örgütleri  içine yerleştirilen istihbarat elemanları sayesinde Türkiye’de algı operasyonu yapabilecek tüm olanakları seferber etmişti. Bunun en büyük sonuçlarından birisi de Türk ordusunun afet sonrası dönemdeki müdahale yetersizliğinin öne çıkarılmasıydı. Marmara Depremi Türkiye’de sadece jeolojik fay hatlarını kırmamış, iç siyasette de fay hatlarını kırmıştı.
Donanma Depremden Büyi Zarar Gördü  Cumhuriyet Donanması, Marmara depremi ile savaşmadan insan gücü ve alt yapısında tarihinin en büyük yıkımını yaşadı. Görevdeki 420 personel kaybedildi, 307 personel yaralandı. 302 personel de birinci derece yakınlarını kaybetti. Deprem neticesinde Donanma Komutanlığı binası, suüstü eğitim merkezi  ve Gölcük Tersanesinin inşa kızakları gibi stratejik yerler yıkıldı. Televizyon kanallarının Tüpraş yangını nedeniyle 17 Ağustos öğleden sonra Poyraz limanını terk eden savaş gemilerini göstermesi her vatandaşın  kalbini yaralayacak görüntü sergiledi. Donanma denizde bir savaşa hazırdı ama doğal bir afete hazır değildi. Bırakalım Gölcük ve Değirmendere’deki sivil yerleşim alanlarını, kendi üssü içinde dahi enkaz kaldırma işlerini yürütebilecek yetenekte değildi.  İş makineleri sayısı çok azdı. 1949 yılında keşfedilen Kuzey Anadolu Fay hattının varlığına rağmen Ana Üssün Gölcük’te geliştirilmesine devam edilmişti. Daha da öte, fayın varlığına rağmen karşı sahilde 1950’li yılların başında rafineri kurulmasına onay verilmişti.
Donanma Deprem sonrası Marmara Dışına Çıktı. 1999 Depreminden donanma iyi dersler çıkardı ve her canlı organizma gibi homoestasis durumuna çok kısa sürede erişti. Deprem, Türk Deniz Gücünün tarihindeki en önemli politika değişikliklerine neden oldu. Bu değişikliklerin jeopolitik sonuçları da oldu. Donanmanın vurucu gücünün önemli bir bölümü yer yokluğu nedeni ile Ege’de Aksaz Deniz Üssünde konuşlandırıldı. Böylece 21’inci yüzyılda en önemli çıkar çatışmasının yaşanacağı Doğu Akdeniz’de çok kısa sürede varlık gösterebilecek bir stratejik avantaj 1999 yılında elde edildi. Deprem sonrası MİLGEM korvetini 2011 yılında Donanma ile buluşturacak Pendik’teki İstanbul Tersanesi devralındı. Mayın Filosu Erdek’e yerleştirildi. Bu ve benzeri kararlar daha sonraki yıllarda kumpas davalar sürecine kadar olağanüstü etkinlik ve evrimle gelişen donanmanın itici gücünü oluşturdu. Türk Donanması Anka Kuşu Gibidir. Küllerinden Doğar. Depremden bir buçuk ay sonra, görevim gereği  Yunanistan/Larissa’daki bir NATO Karargâhının açılış töreni için Yunanistan’a gitmiştim. Yunan Deniz Kuvvetleri Karargâhından subaylarla birlikte yediğimiz öğle yemeğinde, Yunan istihbarat  başkanı Amiral ‘’schadenfreude’’ bir tonda  bana dönerek “Albayım Donanmanızın yangından kaçarken İzmit körfezinde sergilediği tablo bizleri çok üzdü, içimiz parçalandı” demesi üzerine, ben de “Amiralim merak etmeyin Türk Donanması Anka Kuşu gibidir” demiştim. Dediğim bir yıl içinde gerçekleşti. Deprem, Türk donanmasının, hegemonyanın hayal bile edemeyeceği bir seviyeye gelmesini tetikledi. Jeoloji, jeopolitiğin taşlarını döşedi. Ancak bu çok nadir görünen bir durumdu.
Emperyalizm ve Doğal Afetler. Genelde emperyalizm doğa felaketlerinin siyasi ve sosyal sonuçlarını kendi lehinde kullanmak için gayret gösterir. Gelişmekte olan pek çok ülkede büyük afetler sonrası yaşanan kurtarma ve toparlanma süreci iktidarların gelecek seçimdeki karnesini oluşturur. Daha kötü senaryolarda büyük afetler sosyal patlamalara ve yönetim sorunlarına neden olur. Bu süreçleri hegemonya manipüle eder. Tarihte pek çok örneği vardır. 2010 Haiti depremi son yıllardaki örneklerden biridir.
Türkiye’nin jeopolitik kaderi ve jeolojik Risk. Türkiyenin güneydoğuda Kürdistan, Güneyde Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Yeki Alanları, Batıda Ege sorunları sarmalı ve içerde FETÖ belası ve her geçen gün artan keskin kutuplaşma sonucu ortaya çıkan karmaşık konjonktürde sadece can ve mal kayıplarını önlemek için değil, aynı zamanda jeopolitik fay hatlarını kırılmasına karşı başta İstanbul olmak üzere her türlü doğal felakete hazır olmak gerekir. Jeolojik risk asgaride tutulmak zorundadır. Bu hazırlık ancak akıl, bilim, dürüstlük ve ciddiyetle yapılabilir. Yoksa yönetilemeyen bir felaket, emperyalizme büyük fırsat sunar ve Türkiye’nin jeopoitik kaderini zorlar.  Bu işi çok ciddiye almak gerekir.
                                        




18 Ağustos 2017 Cuma

Pasifik Okyanusu Barış ve İstikrardan Uzaklaşırken


 
 Pasifik Okyanusu Barış ve İstikrardan Uzaklaşırken
Pasifik latin kökenli bir kelime. Barışçıl demek. (Pacificus - Pacific- Pacifique-) Dünyanın en büyük okyanusuna 1520 Kasım ayında Portekizli Kaşif Ferdinand Macellan bu ismi verdi. Kendi ismini verdiği boğazdan büyük uğraşlar, sıkıntı ve acılar sonunda geçtikten sonra, karşısına çıkan  dünyanın en büyük okyanus kitlesinin durgunluk ve görkeminden o kadar etkilendi ki, ağzından Pasifik kelimesi çıktı. Ancak bu okyanus, son 497 yıllık tarihinde ve de özellikle 20’nci yüzyılda pek de barış görmedi bu okyanus. İkinci dünya savaşı, Çin’in ve neredeyse Rusya hariç batı Pasifik sahillerinin ve adaların Japonya tarafından işgali, Amerikan nükleer bombaları, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve sonuçta ölen milyonlar. Sadece Çin, 1930-1945 arasında 60 milyon insanını kaybetti.
Pasifik’te savaş rüzgarları. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan Amerikan atom bombalarının yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde Pasifik’te gerginlik her geçen gün artıyor. Geçtiğimiz Perşembe günü (10 Ağustos 2017) ABD’ye ait USS John S. Mc. Cain muhribi, Güney Çin Denizinde Mischief ve Spratly kayalıkları civarında seyir serbestisi (FON - Freedom of Navigation)  adı altında Çin karasularından zararsız geçiş yaptı. Mischief kayalıkları Çin’in 9 nokta ile belirlenen Güney Çin Denizi deniz yetki alanları içinde. Ancak La Haye Daimi Hakemlik Mahkemesinin 12 Temmuz 2016 kararı bu suları Çin egemenliğinde göstermiyor. Çin de bu kararı tanımıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı, USS John S.  Mc. Cain kışkırtması üzerine resmi internet sitesinden, “ABD muhribi Çin kanunlarını ve uluslararası hukuku çiğnemenin yanı sıra, Çin’in egemenlik ve güvenliğine ciddi şekilde zarar vermiştir”  açıklamasını yaptı. Bu geçişten kısa bir süre sonra Kuzey Kore 3400 km ötesinde, ABD mandası  Guam Adasının  yakınlarındaki deniz alanına orta menzilli balistik füze (IRBM) saldırı planının hazır olduğunu açıkladı. Adada ABD’ye ait B-52 stratejik bombardıman uçaklarının konuşlandığı Anderson Hava Üssü ile deniz üssü ve 3800 Amerikan askeri bulunuyor. Kuzey Kore,  1998 yılında Taepodong–1 balistik füzesini başarıyla deneme sonrası, gerek uzun menzilli füze teknolojisi gerekse nükleer silah yapımında ABD ve Batı için en ciddi tehditler arasına girdi.
İngiltere’nin Kışkırtıcı Açıklaması.  Bu karmaşık sürece İngiliz Dışişleri Bakanının geçen haftaki açıklaması tuz biber ekti.  Bakan Boris Johnson, Avustralya’daki resmi ziyareti esnasında İngiltere’nin yeni uçak gemisi Queen Elizabeth- II’nin 2018 yılında Güney Çin Denizinde FON hareaktı yapacağını açıkladı. Tabi Çin’in tepkisi büyük oldu. Kışkırtamayın dediler. İngiltere bir yandan Çin ile OBOR (Bir Kuşak – Bir Yol) projesi üzerinden stratejik işbrliğini hedeflerken, diğer yandan bu tip Amerikan taktiklerini, taklit etmesi kimin işine yarıyor? İkili oynayan bir İngiltere’ye Çin ne kadar güvenebilir?
ABD ve Kuzey Kore Asimetrisi. Diğer yandan ABD ile Kuzey Kore arasındaki tansiyon neden bu kadar hızlı artıyor. Dünyanın en güçlü ülkesi ile en fakir ekonomisi arasında bu kadar derin bir asimetri olmasına karşı Kuzey Kore neden Başkan Trump’a hakarete varacak tonda; Trump da büyük bir devlete yakışmayacak kabadayılıkla laf savaşları yapıyor? Bu savaşa ipek Yolu projesinin en kritik döneminde barış ve isikrara ihtiyacı olan Çin nasıl çekiliyor? Aslında rasyonel devlet anlayışı ile hareket etmeyen Kuzey Kore, küresel jeopolitik kavganın bir nevi marş motoru görevini yapıyor.  Çin’in gücünü dolaylı olarak kullanıyor. Bir yandan da pek çok yönden bağımlı olduğu Çin’i dış politikada son derece zor duruma sokuyor.  Bölgede yükselen Kuzey Kore nükleer tehdidi ile küresel stratejik aktör Çin’in önlenemez jeopolitik basıncı, ABD temelli Pasifik ittifak sistemini her zamankinden farklı kapsam ve ölçekte şekillendiriyor ve güçlendiriyor. Bu gerilim, ABD sistemine ve özellikle Amerikan Savaş Sanayiine gereken yakıtı veriyor.
                                    Kuzey Kore: Jeopolitik Tampon. Batının gözü ile “rogue” devlet statüsünde olan Kuzey Kore, Çin ve Rusya için Atlantik sistem ile arada jeopolitik bir tampon görevi görüyor. Kuzey Kore’nin geleceğinin, Güney Kore’den çok Çin’in geleceğine bağlı olduğu da bir gerçek. Kuzey Kore’nin nükleer yeteneğini idame etmesi de başta Japonya olmak üzere bölgede füze kalkanı benzeri projeleri tetikliyor. Bu durum  başta Raytheon ve Lockheed Martin gibi savunma sanayi devleri için bulunmaz yatırım fırsatları sunuyor. Güney Kore’ye THAAD (Terminal High Altitude Area Defense-Yüksek İrtifa Son Safha Alan Hava Savunma Sistemi) yerleştirilme kararı alınması sadece Çin değil, Rusya’nın da tepkisini çekiyor. Güney Kore siyaseti de bu konuda bölünmüş durumda. Zira bu sistem, konuşlandırma gerçekleştiğinde Güney Kore’yi sadece Kuzey Kore’nin hedefi değil, aynı zamanda Çin ve Rusya’nın da hedefi yapıyor. Güney Kore savunması, her şeyi ile ABD’ye bağımlı bir ülke. Zira nükleer bir komşusu var. Bu ülke de aynı Japonya gibi bir savaş sonrası ABD tarafından kurtarılmış ve otoriter demokrasisi ile liberal ekonomisi ABD tarafından şekillendirilmiş. Donanması, Ordusu ve Hava Kuvvetlerinin Japonya gibi Amerikan kuvvetlerine gelecek bir savaşta entegrasyonu tam. Kuzey Kore’nin ABD’ye meydan okuması ABD güvenlik politikalarına büyük katkı sağlıyor. Çin’i ise çok zor duruma sokuyor. THAAD sisteminin Güney Kore’ye yerleştirilmesinin 1962 yılında Küba’ya Rus füzelerinin yerleştirilmesinden farkı yok. Bir yandan FON diğer yandan THAAD ile ABD Çin’i sıkıştırmaya devam ediyor. Kuzey Kore de bu sürece dolaylı katkı sağlıyor ve Çin’i zor duruma sokuyor. Yılda 5 trilyon dolar ticaretin geçtiği bu suların ısınmasının ABD ekonomisine ne kadar zarar vereceğini hesapladığını ümit edelim. Kuzey Kore bir çılgınlık yapar da Guam’a füze atar ve bunun sonucunda eğer ABD Kuzey Kore’ye cezalandırma operasyonu yaparsa  maddi hasar ile siyasi sonuç yaratmayacak insan kaybı yaşanır. Kuzey Kore’de Çin’e rağmen rejim değişikliği ya da işgal hayal edilemez.
                                   


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Tümamiral Necdet Uran’dan Koramiral Adnan Özbal’a


 

Tümamiral Necdet Uran’dan Koramiral Adnan Özbal’a
Geçtiğimiz hafta içinde 2017 yılı YAŞ kararları açıklandı. Bu YAŞ’ta Deniz Kuvvetleri için 1961 sonrası bir ilk yaşandı ve ilk kez mevcut kadroda, görev süresi kısıtlamasına tabi olmayan bir oramiral (Veysel Kösele) olmasına rağmen, bir koramiral (Adnan Özbal) Deniz Kuvvetleri Komutanı yapıldı.
60 yıl öncesine gidelim. Paris Deniz Ataşeliği görevinden yeni dönen Albay Necdet Uran 30 Ağustos 1957 tarihinde (1956 yılından geçerli olmak üzere) 46 yaşında Tuğamiralliğe terfi ettirilir ve Deniz Kuvvetleri Personel Başkanı yapılır. 7 Nisan 1958 tarihinde Personel Başkanlığında 7 ay görev yaptıktan sonra, aynı karargahta Harekat Başkanı olur. Bu görevde 5 ay kaldıktan sonra NATO’nun Malta’daki karargahında Türkiye Temsilcisi olarak görevlendirilir. 30 Ağustos 1959 tarihinde Tümamiral yapılır ve Harp Filosuna Komutan olarak atanır. Bu görevi sırasında 27 Mayıs 1960 müdahalesi gerçekleşir. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Fahri Korutürk emekli edilir ve Moskova Büyükelçisi olur. Yerine Yüksek Askeri Şura iyesi olan  Koramiral Zeki Özak getirilir. Özak, 19 Haziran 1961 tarihinde Milli Birlik Komitesinin kararı ile emekli edilir. Emekli olduğunda 11 yıılık amiraldi. Yerine Deniz Kuvvetleri Komutan Vekili unvanı ile atanan Tümamiral Necdet Uran, henüz 4 yıllık (kağıt üzerinde 5 yıllık) bir amiraldi. 2 hafta sonra Koramiralliğe terfi ettirildi. Cumhuriyet Donanması tarihinde 50 yaşında Kuvvet Komutanı olan en geç Amiraldi. Donanma Komutanlığı görevinde ya da herhangi bir ana ast komutanlığı görevinde bulunmamıştı. Bahriyede çok sevilen ve sayılan, kendisini çok iyi yetiştirmiş bir  deniz subayı ve amiraldi. Necdet Uran,  30 Haziran 1963 tarihinde Oramiralliğe terfi etti. 14 Haziran 1968 tarihinde fiilen 7 yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yaparak emekli oldu ve Vatikan Büyükelçiliğine atandı. Bu görevi esnasında 14 Şubat 1973 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonrası vefat etti. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı süresince sırasıyla Cemal Gürsel, İsmet İnönü, Suat Hayri Ürgüplü ve Süleyman Demirel hükümetleri ve Genelkurmay Başkanları Orgeneral Cevdet Sunay ve Orgeneral Cemal Tural ile çalıştı.
Üç Büyük Başarı. Deniz Kuvvetlerinde 27 Mayıs sonrası yaşanan büyük tasfiyeye ve yarattığı moral çöküntüye rağmen donanmayı kısa sürede toparladı ve sadece Türk deniz gücünün değil gelecekte Türkiye ve Kıbrıs’ın da kaderlerini değiştirecek üç karara imza attı. Birincisi Deniz Kuvvetleri bünyesinde amfibi, deniz piyade taburunu kurması; ikincisi önce TCG Koçhisar karakol gemisi ve daha sonra da TCG Berk refakat muhribinin Gölcük Tersanesinde azami milli olanaklarla inşa edilmesi kararlarını almış olması; üçüncüsü 46 yıl önce 1919 yılında kapatılan Donanma Cemiyetini, Başbakan Suat Hayri Ürgüplü ve Yardımcısı Süleyman Demirel’i de kurucu üyeler arasına alarak, 11 Mayıs 1965 günü İstanbul’da tekrar hayata geçirmesidir. Kara Kuvvetlerinin deniz piyade sınıfının kurulmasına karşı sergilediği büyük direnci Orgeneral Cemal Tural’ı ikna ederek kırmayı başarmış ve seçkin birliğin ilk tohumlarını ekmiştir. Donanma Cemiyeti sayesinde de Kıbrıs Barış Harekatına katılan hemen hemen tüm çıkarma gemileri Türkiye’de milli imkanlarla kısa sürede inşa edilebildi ve devletin jeopolitik kaderini değişitirecek kuvvet yapısına erişildi.  MİLGEM’in atası Berk ve Peyk refakat muhribi projeleri de benzer şekilde Amiral Necdet Uran sayesinde ete ve kemiğe büründü. Türkiye’nin ilk büyük çaplı savaş gemisi inşa projesi olarak, TCG Berk’in  12 Ocak 1967’de kızağa konan omurgası, 2011 yılında donanmaya katılan TCG Heybeliada (MİLGEM) korvetinin başlangıç sürecinin fitilini ateşledi. Kısacası Türk Deniz Gücüne olağanüstü katkıları olan bir amiralden bahsediyoruz. Göreve geldiğinde çok eleştiriler almıştı. ‘’Donanma Komutanlığı yok; Ana ast komutanlığı yok; Dört yıllık amiralden kuvvet komutanı mı olur?’’ Tüm eleştireler, yedi yıllık çok başarılı bir kuvvet komutanlığı döneminin katma değerleri altında yok olup gitti. Geride eserler bırakan seçkin amiralimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
Gelelim günümüze. Koramiral Adnan Özbal,   Cumhuriyet tarihimizin en zor döneminde Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu. Olağanüstü koşulların olağanüstü kararları olur. Güneyimizde bağımsız Kürdistan ve birleşik Kıbrıs tehdidi, içerde keskin kutuplaşma, dışardan psikolojik savaş dahil, açık tehditlerin NATO müttefiklerimiz tarafından açıkça dillendirildiği bir ortamda, jeopolitik kaderi ve refahı tamamen denizlere bağımlı ülkemizin Deniz Kuvvetleri, Koramiral Adnan Özbal’a emanet. 15 Temmuz 2016 hain FETÖ kalkışmasını en az yara ile atlatan, son bir yılda  donanmanın ateş ve manevra gücünün gerilemesine izin vermeyen Oramiral Bülent Bostanoğlu döneminde, Deniz Kuvvetleri FETÖ ile etkin mücadelede devletin diğer kurumlarına örnek oldu. Önümüzdeki dönemde Amiral Özbal ve amirallerini üç cepheli bir mücadele bekliyor. Öncelik sırasıyla yazarsak ilki içerdeki kripto FETÖ mensupları ile mücadele; İkincisi donanmanın harbe hazırlık seviyesini her zaman yüksek tutarak Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’deki hayati çıkarlarımızı korumaya devam etmek. Üçüncüsü de başta LHD (Doklu Helikopter Gemisi) ve Havadan Bağımsız Tahrikli Denizaltı projeleri olmak üzere, Deniz Kuvvetleri modernizasyon projelerini tamamlamak ve gelecek on yılların kuvvet yapısını ulusal deniz savunma yetenek artışıyla hazırlamak. Bu ağırlık merkezlerine  bahriye örf ve adetlerine bağlı, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Donanmasının değerlerine sadık, nitelikli, kişilikli deniz subay ve astsubayları yetiştirmeyi de eklemeliyiz.
Liyakat ve Devlete Sadakat. 2017 Şurası liyakat ve devlete sadakati öne çıkarmıştır. Bu yönü ile deniz tarihimizde önemli bir  dönüm noktasıdır. Özbal’ın gerek liyakatı gerekse liderliği ile bu zor dönemi başarı ile yöneteceğine inanıyorum. Ona ve amirallerine Necdet Uran döneminin bizlere miras kalan katma katma değerlerini hatırlatır, bu fırtınalı dönemde başarılar dilerim.


3 Ağustos 2017 Perşembe

Büyük Güçlerin Yükseliş ve İnişleri
Geçtiğimiz bir ay ve özellikle son hafta içinde küresel satranç tahtasında önemli hamleler oynandı. Şüphesiz en önemli olanlarından birisi dünya tarihinde ilk kez Çin savaş gemilerinin Baltık Denizinde varlık göstermeleri ve Rus Donanması ile ortak deniz tatbikatına katılmalarıydı. Tatbikatın tarihleri (24-25 Temmuz 2017) ABD tarihinde gelmiş geçmiş en yetenekli uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford’un Başkan Trump’ın huzurunda ve önde gelen Neocon siyasetçilerden Donald Rumsfeld ve Dick Ceheney’in de protokolde en ön sırada yer aldığı bir tören ile hizmete girdiği tarihe (24 Temmuz 2017) denk gelmişti. Bu bilinçli bir seçim mi, yoksa talihin bir cilvesi mi ? bilemeyiz.
Sona eren ABD liderliği.  Bu olayların yaşandığı haftadan 3 hafta önce de Amerikan Kara Harp Akademisi Stratejik Çalışmalar Enstitüsü, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Savunma Bakanlığı desteğinde bedava dağıtılmak üzere yeni bir kitap yayınladı. ‘’Kendi Tehlikemize Göre: Tek liderlik Sonrası Dünya Düzeninde Savunma Bakanlığı Risk Değerlendirmesi ‘’ adını taşıyan bu kitap, ABD yönetimine dünya liderliğinde tekrar söz sahibi olması için tehdit odaklı değil, hedef odaklı bir yaklaşım öneriyor.  Önümüzdeki 10 yılda yaşanacağı öngörülen ve ABD için tehdit olduğu belirtilen 23 farklı gelişme için 8 farklı müdahale yönteminin  önerildiği raporda, Türkiye'de bir “iç savaş”ın yaşanması ve  bu durumun askeri bir müdahale ile kontrol altına alınacağı ileri sürülüyor.
Türkiye Düşman mı? Tabi sormamız gerekir, ABD’li asker ve akademisyenlere  bir NATO üyesi ve egemen bir ülke hakkında bu denli tehditkar senaryo kurma hakkını kim veriyor? Dikkat edilmesi gereken husus, bu raporun bağımsız bir think-tank tarafından değil, devletin savunma bakanlığına bağlı, karacı kurmay subayların yetiştirildiği akademi tarafından yayınlanıyor olmasıdır. Türkiye’yi neredeyse düşman kategorisinde inceleyen bu kitap, ABD’nin 15 Temmuz sonrası oluşan konjonktürün, kendi çıkarları açısından küresel jeopolitikte yarattığı geri dönülmez  rahatsızlığın kaba bir şekilde dışa vurumunu oluşturuyor.  Hükümete 6 alanda öneri götüren raporda dikkat çeken husus, altı alanın da ancak güçlü bir donanma ile desteklenebileceği gerçeğidir.
Güç Donanma ile Korunur. ABD Donanması okyanuslarda geri ya da yetersiz kalırsa bu hedeflerin gerçekleşmesi olası değildir. İşte Çin ve Rus Donanmalarının Baltık Denizinde yaptığı varlık gösterme harekatına ve USS Gerald R. Ford’un hizmete girme töreninde ABD Başkanının konuşmasına bu perspektiften bakmak gerekir. Trump konuşmasında, geminin hizmete girişinin dünyaya yüz bin tonluk bir mesaj olduğunu vurguladı. Yani Amerikan sanayinin gücünü öne çıkardı. Ancak durum pek de iç açıcı değil. Ciddi bütçe sorunları var. Donanma her geçen gün büyüyen Rus ve Çin deniz varlığı karşısında soğuk savaş sonrası dönemde yaşanan ‘’belle epoque’’ dönemini hayal bile edemiyor. Sadece karada değil artık denizde de silah yayılması o denli büyüdü ki, ABD stratejistlerinin küresel müşterekler (Global Commons) adını verdiği  okyanus ve denizlerde Amerikan ateşgücü kısıtlanmış durumda.
Güç boşluk tanımaz. Doldurulur. 2003 yılında ABD’de katıldığım üst düzey bir toplantıda Amerikalı havacı bir Albay, görüşmelerimiz sırasında kullandığım ‘’süper güç’’ tanımlamasını düzeltmiş ‘’Biz artık süper güç değil, hiper (hyper) gücüz ‘’demişti. 14 yıl içinde yaşananlar ABD’yi bırakalım süper güç olmayı,  Harp Akademisi raporuna ‘’post primacy’’ başlığını  attıracak duruma getirdi. Hiper güç tanımını yapan Albay o gün, 14 yıl sonra Baltık Denizinde yani NATO’nun 6 üyesi tarafından çevrelenmiş bir deniz alanında Rus Çin tatbikatı yapılacağını tahmin edebilir miydi ?
ABD ve Akil Liderlik. Post Primacy Raporunun 3 kritik alanda tespit ettiği ABD zafiyetlerinin ilk sırasında sadece yakın dönem tehdit ve risklere odaklanma gösteriliyor. Bu durum ABD’nin soğuk savaş sonrası yaşadığı tüm başarısızlıkların temelini oluşturuyor. Amerikan pragmatizmi olarak pazarlanan yaklaşım, ABD’yi kısa dönem çıkarlara erişmek için cam dükkanına giren fil durumuna sokuyor. Bu da çok genç bir ulus devlet olmasından kaynaklanıyor. Akıl ve tecrübe ile davranmıyor. Neoliberal kapitalizmin çöküşe geçtiği bir dönemde üst üste hatalar yapıyor. Raporda Türkiye’de iç savaş borazancılığı yapmak bile ABD’nin gelecek planlaması yapamadığının tipik bir örneği. Türkiye’yi ‘’Bon pour L’Orient’’ görme hastalığının terminal safhasını yaşıyorlar. Bu ülkenin imparatorluk geçmişi ile  Mustafa Kemal Atatürk’ün  kurtuluş ve kuruluş geleneğini devam ettiren yegane varlık olduğunu neden düşünemiyorlar? Biraz tarih inceleseler! Türklerin tarihte bir başka ulus tarafından kurtarılmış olmadığını;  Ne Fransa, ne İtalya ne Japonya ne de Güney Kore’ye benzemediğini göremiyorlar mı?
(Menfur bir terör saldırısı ile 29 Temmuz 1992 tarihinde aramızdan ayrılan Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral Kemal Kayacan’ı tazimle anıyor, başta Kıbrıs Barış Harekatındaki hayati rolü ve katkısı olmak üzere Türkiye Cumhuriyetine sağladığı katma değerlerin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.)